Boğazlar Sorunu

Boğazlar Sorunu İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının statejik askeri önemi nedeniyle hem Osmanlı Devleti'ni hedef alan, hem de Avrupa ülkelerinin kendi aralarında çekişmelere yol açan sorundur.

Boğazlar Sorunu hakkında ansiklopedik bilgi

İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazının tabi olacağı hukuk rejimi dolayısıyla doğan meselelere Boğazlar meselesi denmek âdet olmuştur.

Karadeniz'i Akdeniz'e ve Avrupa kıtasını Asya kıtasına bağlayan boğazların iktisadi, askeri ve siyasi bakımlardan büyük önemi vardır ve Boğazlar rejimi, Boğazlar meselesi deyimleri daima kullanılmış ve dünya ölçüsünde bir mesele olarak devletlerin ilgisini üzerine çekmiştir. Tarih boyunca büyük devletler arasında bir mücadele konusu olan Boğazların hukuki durumunu I. Türk hâkimiyetinden önceki devre; II. Türk hâkimiyeti devresi olmak üzere iki dönemde incelemek gerekir.

I. Boğazların Türk hâkimiyetinden önceki devresi.

Boğazlar eski Yunanlılar zamanında da tarihin ve mitolojinin konusu oldu. Truva savaşlarının gerçek sebebini Yunanlıların boğazlardan geçen ticaret yolunu elde etmek isteğinde aramak mümkündür. Romalıların hâkimiyeti altına girinceye kadar da Perslerin, Atinalıların ve Ispartalıların hâkimiyet mücadelesine sahne oldu. Romalılar devrinde, boğazlar, bir süre önemini kaybetti ise de Doğu Roma imparatorluğu kurulduktan sonra önemi büsbütün arttı. Hunlar, Avarlar, Sasaniler ve Araplar İstanbul'u almak ve Boğazlara hâkim olmak için zaman zaman Bizans'a hücum ettiler.

Boğazlar meselesinin temelinde jeopolitik faktör kadar iktisadi faktörün yattığını ilk keşfeden yine Bizans oldu. Karadeniz limanları ile Avrupa limanları arasındaki ticareti; Avrupa'nın tüccar devletlerine birer imtiyaz halinde vererek problemi bir bakımdan çözme çaresini onlar aradılar. İlk ticari imtiyaz Venedikli tüccar ve gemilere tanındı. Buna göre Venedik ticaret gemileri boğazlardan vergi vermeden geçecek; gemilerdeki yük ve eşya için de bir resim ödenmeyecekti. XII. yüzyılda Cenova ve Piza cumhuriyetlerine de buna paralel imtiyazlar tanındı.

XIII. yüzyılda bu ticari imtiyazlar için İtalya'daki devletler arasında şiddetli bir rekabet ve mücadele görülür. Özellikle bu devletlerden ikisi Venedik ve Cenova, imtiyazlar konusunda Bizans'ı devamlı bir baskı altında bulunduruyor ve elde ettikleri imtiyazları sürdürmek için İstanbul'da devamlı elçilikler tutuyor ve koloniler kuruyorlardı.

XIV. yüzyılda Boğazlar yine Bizanslıların hâkimiyeti altına girdi. Ancak, Osmanlı devleti Boğazlara ve İstanbul'a doğru yayılmakta ve ele geçirdiği topraklara bütünüyle yerleşmekteydi. Türk akıncıları bu yüzyıl başlarında Marmara kıyılarına ulaştılar. 1321 Yılında Bursa ile İstanbul'un arasındaki deniz yolu kesildi, Mudanya, Türkler tarafından zaptedildi ve Osmanlı devleti kıyıya yerleşti.

1353'te Türkler Çanakkale boğazını aşarak Avrupa kıyısına ayak bastılar; 1356 yılında da Çanakkale boğazının her iki kıyısı Türk hâkimiyeti altına girdi. XIV. yüzyıl sonlarında Çanakkale boğazı ile Marmara kıyılarının büyük bir kısmı Türk hakimiyetindeydi. İstanbul boğazının en dar yeri olan ve bugün Anadoluhisarı denilen yerde Yıldırım Bayezid tarafından Güzelcehisar yaptırıldı.

XV. yüzyılın ilk yarısı Yıldırım Bayezid-Timur mücadelesi, Fetret devri ve Murad II'nin Balkan devletleriyle mücadelesi gibi çeşitli olaylarla geçtiğinden; Türklerin Boğazlar ve Bizans üzerindeki baskısı çok azaldı ise de, 1451'de Fatih Sultan Mehmed'in tahta çıkmasıyla İstanbul ve İstanbul boğazı meselesi yeniden ön plana geçti. 21 Mart 1452'de Fatih Sultan Mehmed'in emriyle Güzelcehisar karşısına Mimar Muslihiddin nezaretinde Boğazkesen hisarının (şimdiki Rumelihisarı) yapımına başlandı ve üç aylık bir çalışma sonunda tamamlandı.

Edirne'de dökülmüş toplar, hisarın kıyı burcu olan Çandarlı Halil Paşa burcuna yerleştirilerek, boğazdan geçecek gemilerin iki hisar arasında yelkenlerini indirmesi ve geçiş resmi vermesi şartı konmuştu. Bu şarta ilk önce bir Venedik gemisi uymadı; ve Halil Paşa burcundaki toplar tarafından açılan ateş ile batırıldı. Bu olay boğazlar rejimine Türklerin ilk müdahalesidir. Türklerin Boğazlar üzerindeki kesin hâkimiyetleri 29 mayıs 1453'te İstanbul'un zaptı ve Bizans imparatorluğunun yıkılmasıyla başladı. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'un zaptından sonra Çanakkale boğazının tahkimi ile de uğraştı. Kilidülbahir ve Seddülbahir mevkilerinde tahkimat ve kaleler yaptırdığı gibi Çanakkale sırtlarında Sultan tabyalarını da inşa ettirerek boğazların mutlak hâkimi oldu.

II. Türk hâkimiyeti dönemi. Boğazların durumunu, 1453'te Türk hâkimiyetine geçişinden günümüze kadar tabi bulunduğu hukuk rejimine göre birtakım devrelere ayrılır:

Boğazlar üzerinde Osmanlı imparatorluğunun mutlak hâkim bulunduğu devre. 1453'ten 1841 tarihine kadar süren bu devrede Osmanlı imparatorluğu boğazlar üzerinde mutlak hâkimdir; bu hâkimiyet 1841 tarihine kadar hukuk batınımdan varlığını muhafaza etmekle birlikte; fiili bakımdan birtakım değişiklikler gösterir. Bu bakımdan bu devreyi de şu tali dönemlere ayırmak gerekir.

1453-1774 Dönemi. Bu dönemde Boğazlar üzerindeki Türk hâkimiyeti kesindir. Boğazlardan geçiş imparatorluğun tespit ettiği esaslar içinde yapılmaktadır. İstanbul'un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed bir taraftan Balkanlarda ve bir taraftan da Anadolu'da fetihlerde bulundu. Karadeniz'in bir Türk gölü haline getirilmesi planlandı. Sinop ve Trabzon alındı ve Anadolu'nun Karadeniz kıyıları Türk hâkimiyetine sokuldu. Bunu Kırım'ın alınması izledi.

Fatih Sultan Mehmed'in ölümü üzerine (1481) yerine geçen oğlu Bayezid II de bu planın gerçekleştirilmesine çalıştı. Karadeniz'in batı kıyıları ele geçirildi. 1484'te Boğazların yabancı gemilere kapandığı ilân edildi. Ancak bu yasaklama .uzun sürmedi. Türk ticaret filosu henüz yeterli kuvvet ve kudrette değildi. Bunun için yine Bayezid II devrinde Venediklilere ticari birtakım imtiyazlar verildi. Bu imtiyazlar Yavuz Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde de, Türk ticaret filosu kuvvetleninceye kadar tanındı.

1540 Yılında Venediklilere tanınan imtiyazlara son verildi. Buna karşılık yine Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1535'te Fransa kralı François I ile yapılan dostluk ve ticaret antlaşmasıyla bu defa Fransızlara ticari imtiyazlar tanındı. Bu imtiyazlarla Fransız tüccarlarına ye Fransız bayrağı taşıyan gemilere boğazlardan serbest geçiş ile Türk liman ve denizlerinde ticaret hakkı veriliyordu. Aynı şekildeki imtiyaz 1579'da İngilizlere ve 1612'de de Hollandalılara verildi.

XVII. Yüzyıl sonlarında Avusturya imparatorluğu ile Rusya'nın da boğazlarla ilgilenmeye başladıkları görüldü. 1695'te Rus çarı Petro İ, Azak kalesini ele geçirmeğe çalıştı, önce başarısızlığa uğradıysa da, büyük kayıplar vererek 1696 ve 1697 çarpışmaları sonunda Azak Rusların eline geçti. 1699'da Rus çarı, Azak ve Kerç Rusya'ya bırakılmak ve boğazlardan Rus ticaret gemilerinin geçmesine izin verilmek şartıyla barış yapmak üzere İstanbul'a elçi gönderdi.

Uzun görüşmelerden sonra 13 haziran 1700 yılında Azak kalesi ve yakınları Ruslara bırakılmak ve Rus gemilerine Azak denizinde seyrüsefer hakkı tanınmak üzerine Ruslarla anlaşmaya varıldı. Rusların ticaret gemilerinin Boğazlardan serbest geçişine ise yanaşılmadı. Esasen 1711'de çıkan Osmanlı-Rus harbi sonunda Ruslar yenilmiş; Azak ellerinden alınmış ve Karadeniz yeniden bir Türk gölü haline getirilmişti: Ancak Rusya da Karadeniz siyasetinden vazgeçmiş değildi.

Çariçe Anna İvanovna 1736'da Azak kalesini dört aylık bir kuşatma sonunda ele geçirdi. Ruslar böylece yeniden Azak denizine indiler. 1739 Yılında yapılan antlaşmaya göre Ruslar Karadeniz ve Azak denizinde savaş ve ticaret filoları bulundurmak emellerine ulaşamadılar ise de bu arzudan vazgeçmediler.

1774-1841 Dönemi. Bu dönemde boğazlar üzerindeki Osmanlı imparatorluğu hâkimiyeti hukuk bakımından devam etmekle birlikte bazı devletler Boğazlardan serbestçe geçiş hakkını aldılar.

1768 Yılında çıkan savaşta Rusya, Osmanlı devletini denizde ve karada yenilgiye uğrattı. 1774'te yapılan savaşla Ruslar Azak denizi ve Karadeniz kıyılarında hayli toprak kazandıkları gibi hem Karadeniz'de hareket ve hem de boğazlardan serbestçe geçiş imkânını elde ettiler. Böylece üçyüz yıla yakın bir zaman sürmüş olan, Karadeniz'in bir Türk gölü olma niteliği ortadan kalktı. Bundan sonra Rusların boğazlar üzerindeki baskıları gittikçe arttı. Fransız ihtilâlinden sonraki günlerde, Fransa'nın sürdürdüğü yanlış siyaset, Osmanlı imparatorluğuyla Rusya'yı birbirine yakınlaştırdı.

1797'de İstanbul'da iki devlet arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Buna göre Rus savaş gemileri ortak bir savaşta yardım amacıyla boğazlardan serbestçe geçecek, buna karşılık boğazlardan yabancı hiç bir devletin savaş gemileri geçirilmeyecekti. Sekiz yıl için imza edilen bu antlaşma 1805'te yenilendi. Boğazlarda uygulanan bu yeni rejim tamamen Rusya lehindeydi. Bu durum 1807 tarihinde Osmanlı-Rus savaşına kadar sürdü.

1809'da Osmanlı imparatorluğu ile İngiltere arasında yapılan antlaşma boğazlara yeni bir rejim getirdi. Bu antlaşmanın on birinci maddesi ile savaş sırasında bütün devletlerin savaş gemilerine boğazların kapanması kabul edildi. Böylece boğazların kapalı olması kuralı milletlerarası bir belgede yer alıyordu. 1826 Tarihinde imza edilen Edirne antlaşmaları ile Rus gemileri ve diğer bütün devletlerin ticaret gemilerine, boğazlardan serbest geçiş hakkı kabul edilmiştir.

1832'de bir Osmanlı valisi olan Mehmed Ali Paşanın Mısır'da devlete karşı isyanı ve ordularının Osmanlı ordularını yenerek Kütahya'ya kadar gelmesi üzerine Sultan Mahmud II'nin daveti ile bir Rus savaş filosu İstanbul'a gönderildi. Arkasından 15 000 kişilik bir Rus ordusu Hünkâr iskelesinde karaya çıkarıldı. Bu, Rusya'nın boğazlara bilfiil yerleşmesi demekti. Bundan çekinen Avrupa devletleri duruma el atarak Mehmed Ali Paşa kuvvetlerinin Torosların gerisine çekilmesini sağladılar.

Osmanlı devleti ile Rusya'yı da boğazlardaki kuvvetlerin çekilmesine zorladılar. Bunun üzerine Osmanlı devleti ile Rusya arasında 1833'te Hünkâr
  • iskelesi antlaşması imza edildi. İki devletin birbirlerine karşılıklı yardım edecekleri şeklinde olan bu antlaşmanın gizli hükümlerine göre Osmanlı devleti Rusların yardımlarına karşılık Boğazları bütün devletlerin savaş gemilerine kapamak suretiyle Rusya'ya yardımda bulunmayı taahhüt etmekte idi.

    1841 Antlaşması ve ondan sonraki devre. Bu devreye, boğazların Milletlerarası bir rejime tabi olması devresi denilebilir. Mısır meselesinin çözümünden sonra ve Hünkâr iskelesi antlaşmasının sona ermesi üzerine Avrupa devletleri, Osmanlı imparatorluğu ile Rusya arasında Hünkâr iskelesi antlaşmasının uzatılması veya başka bir antlaşma yönüne gidilmesi endişesi ile Londra'da bir konferans toplamaya karar verdiler. Londra konferansı sonunda yapılan sözleşmeyle boğazlar yeni bir rejime tabi tutuldu.

    Buna göre, boğazlardan geçiş, Osmanlı devletinin hukuk kuralları veya Türkiye ile çeşitli devletlerin yaptıkları antlaşma hükümlerine tabi olmaktan çıkarılmış ve milletlerarası bir düzene tabi tutulmuştur. 1841 Londra konferansına Osmanlı devleti, Avusturya, Fransa, İngiltere, Rusya ve Prusya katıldılar. Konferans yalnız boğazlar meselesini ele aldı.

    Boğazlar barış zamanında bütün harp gemilerine kapalı kalacaktı. Antlaşmaya katılan devletler bu kurala uymayı kabul etmişlerdi (md. 1) Padişah dost devlet elçilerine ait hafif savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine ferman verebilecektir (md. 2). Bu yeni rejim de 1856 Paris antlaşmasına kadar sürdü. Rus çarı Nikola I'in saldırışı ile başlayan Osmanlı-Rus harbine İngiltere ve Fransa'nın da katılması ve sonunda Rusya'nın yenilmesi üzerine 1856'da imza edilen Paris barışında Karadeniz ve boğazlar meselesi yeniden ele alındı.

    Antlaşmanın 11. maddesi gereğince Karadeniz tarafsız bir duruma getirilecek, gerek bu denizde kıyısı olanların, gerekse diğer devletlerin savaş gemileri Karadeniz'e giremeyecekti. Antlaşmanın 13. maddesi ile de Osmanlı imparatorluğu ve Rusya, Karadeniz'deki tersanelerini yıkacaklar ve yeniden tersane kurmayacaklardı. Ancak, şu üç konu bu kararların dışında kalacaktı:

    a) Tuna ırmağı ile ilgili kararların uygulanmasına yardım bakımından antlaşmayı imza eden devletler Tuna ırmağı ağzında ikişer ufak savaş gemisi bulundurmak ve bu gemileri boğazlardan geçirmek hakkına sahiptirler (md. 19).

    b) Elçilikler hizmetinde bulunması gelenekleşmiş hafif savaş gemilerinin boğazlardan geçmesi konusunda padişahın müsaade verme hakkı devam edecektir.

    c) Osmanlı devleti ve Rusya Karadeniz'deki kıyı görevleri gereği onar hafif savaş gemisini Karadeniz'de bulundurabileceklerdir. (Paris'te, aynı zamanda imza edilen Osmanlı-Rus ikili antlaşması).

    1856 Paris antlaşması Rusya'nın, Karadeniz üzerindeki emellerine ulaşmasını hayli engelledi. Bu antlaşmanın korunmasında birinci derecede sorumlu bulunan Fransa'nın kuvvet durumu Rusya'yı düşündürüyordu. Beklediği fırsat 1870-1871 Fransa-Almanya savaşı içinde ortaya çıktı. Fransa'nın yenilmesi üzerine Rusya Paris antlaşmasını imza eden devletlere birer genelge göndererek, kendisini bu barışın Karadeniz ile ilgili hükümleriyle bağlı saymadığını bildirdi.

    Bu hareket milletlerarası bir antlaşmanın tek taraflı bozulması demekti ve devletler hukuku prensiplerine aykırıydı. Bu yüzden meselenin yeniden gözden geçirilmesi ve karara bağlanması için 1871 yılında Londra'da bir konferansın toplanmasına karar verildi. 13 Mart 1871'de toplanan Londra konferansı aşağıdaki kararları aldı.

    a) 1856 Paris antlaşmasının boğazlara ait hükümleriyle aynı yılda Osmanlı devleti ile Rusya arasında imza edilen Karadeniz ile ilgili ikili antlaşma kaldırılmıştır (md. 1).

    b) Boğazların savaş gemilerine kapalı bulundurulmasıyla ilgili daha önceki antlaşma hükümleri doğrulanmakla birlikte Osmanlı padişahının barış zamanlarında dost ve müttefik devletlerin savaş gemilerine boğazları açabileceği kabul edilmiştir (md. 2).

    c) Ticaret gemilerinin boğazlardan serbestçe geçme hakkı vardır (md. 3).

    1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Avrupa devletlerinin işe karışması üzerine 1878'de toplanan Berlin konferansında boğazlar rejimini değiştiren bir karar alınmadı; 1871 Londra antlaşması hükümlerinin yürürlükte olduğu belirtildi (md. 63). Berlin konferansından Birinci Dünya savaşının çıkısına kadar geçen devre sırasında Boğazlar rejiminde yine bir değişiklik olmadı.

    1914'te başlayan Birinci Dünya savaşında itilâf devletlerinin müttefikleri Rusya'ya deniz yoluyla yardımda bulunmak zorunluluğu, Boğazları yine ön plana çıkardı ve dünya tarihine Türklerin Çanakkale müdafaası gibi parlak bir başarısını kaydettirdi. Harbin sonunda imza edilen Sevr antlaşması 20 ağustos 1920'de boğazlar rejimini temelinden değiştirdi. Antlaşmaya göre:

    a) Gerek savaş ve gerekse barış zamanlarında bütün devletlere ait her nevi ticaret ve savaş gemileri boğazlardan serbestçe geçme hakkına sahiptir (md. 37).

    b) Kaderi boğazlarla sıkı sıkıya bağlı bulunan İstanbul şehri de Sevr antlaşmasında yer almaktadır. Buna göre Osmanlı devletinin İstanbul'a .sahip olması kabul edilmekle birlikte, Padişah, İstanbul'da yaşayan azınlıkların her nevi hukukuna riayet etmediği ve antlaşma hükümlerini yerine getirmediği taktirde İstanbul'un durumu yeniden ele alınabilecektir. Osmanlı hükümeti bu yolda alınacak bütün kararları önceden kabul etmektedir (md. 36).

    c) Boğazların yeni rejiminin iyi bir şekilde işletilebilmesi için Boğazlar komisyonu adiyle milletlerarası bir komisyon kurulmuştur (md. 38).

    Görülüyor ki Sevr antlaşmasıyla Osmanlı devleti Boğazlar ve İstanbul üzerindeki hâkimiyetini kaybetmektedir. Sevr antlaşmasının diğer maddeleriyle Türkiye'nin bağımsızlığı da zedelenmiştir. Padişah hükümeti antlaşmayı kabul ettiği halde Türk milleti bunu kabul etmeyerek milli mücadeleye girişti, istiklâl savaşı sonunda (24 temmuz 1923)’te imza edilen Lozan barışında Boğazlar meselesi yeniden ele alındı ve Boğazlar için ayrı bir antlaşma yapılması kararlaştırıldı (md. 33). "Boğazların tabi olacağı usul hakkında mukavelename" adını alan bu antlaşmanın birinci maddesine göre boğazlardan savaş ve barış zamanlarında havadan ve denizden serbest geçiş esası kabul edilmekle birlikte savaş ve ticaret gemileri için ayrı rejimler uygulanması kararlaştırılmıştı.

    TİCARET GEMİLERİ

    (Normal ticaret gemileri, hastahane gemileri, yatlar, balıkçı gemileri ve askeri olmayan uçaklar), Barışta sancağı ve yükü ne olursa olsun, .gece ve gündüz boğazlardan serbest olarak geçeceklerdir;

    Savaşta ve Türkiye tarafsız olduğu takdirde, barış zamanındaki rejim uygulanacaktır;

    Savaşta ve Türkiye savaşa girdiği takdirde, tarafsız "emi ve uçaklar, düşmana gerekli savaş malzemesi, düşman askeri, düşman tebaası veya düşmana yardımcı kuvvet taşımamak şartıyla, geçişte serbesttirler. Türkiye bu gemileri kontrol hakkına sahiptir. Türkiye düşman gemileri hakkında devletler hukuku prensiplerine uygun kararlar alabilir.

    SAVAŞ GEMİLERİ

    (Normal harp gemileri, yardımcı gemiler, asker tasıma gemileri, uçak gemileri ve uçaklar),

    Barışta sancağı ne olursa olsun bütün savaş gemileri, Karadeniz'de kıyısı olan devletlerden deniz kuvvetleri en fazla olanın donanmasından fazla olmamak şartıyla, Boğazlardan geçebilirler;

    Savaşta ve Türkiye tarafsız olduğu takdirde, barış zamanındaki rejim uygulanacaktır;

    Savaşta ve Türkiye harbe girdiği takdirde, tarafsız gemiler barış zamanındaki muameleye tabi olacaklardır.

    Lozan barışında Boğazlardan geçiş serbestliğini sağlamak üzere sahilin iki tarafında askerlikten arınmış bir bölge bulunacak ve geçişi düzenlemek üzere Türk delegesinin başkanlığında bir Boğazlar komisyonu kurulacaktır.

    Lozan antlaşması boğazları askerlikten arınmış bir duruma getirmek suretiyle Türkiye'yi, Boğazlar gibi hayati önemi olan bir bölgede gerekli tedbirleri almaktan alıkoymuş ve Türkiye herhangi bir saldırıya uğradığı takdirde savunmasını güçleştirir duruma sokmuştu. Ancak Lozan barışı imzalandığı sırada Milletler cemiyetinin kurulmuş olması ve bu topluluğun barışı koruyabileceği düşüncesi hâkimdi. Kısa bir süre sonra bu düşüncenin bir hayal olduğu anlaşıldı.

    Çeşitli devletler savaş hazırlıklarına başladılar. 1933'te Japonya Milletler cemiyetinden çıktı. 1935'te İtalyanlar, Habeşistan'a saldırdılar. 1936'da Almanlar askerlikten arınmış olan Ren bölgesini işgal ettiler. Bu hâdiseler karşısında Milletler cemiyetinin aldığı tedbirler fayda vermedi. Böylece Milletler cemiyetine bağlanan ümit boşa gitti. Bunun üzerine Türkiye 11 nisan 1936 tarihinde; Lozan barışını imzalamış olan devletlere birer nota vererek Lozan Boğazlar mukavelenamesinin değiştirilmesini, Türkiye'nin ve Boğazların güvenliğini sağlayacak yeni bir antlaşmanın imzalanmasını istedi.

    Bunun üzerine 22 haziran 1936'da İsviçre’nin Montrö (Monreux) şehrinde Avustralya, Bulgaristan, Büyük Britanya, Fransa, Japonya, Romanya. Sovyetler birliği, Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan'ın katılmasıyla başlayan konferans 20 temmuz 1936'da yeni bir boğazlar rejimi meydana getirdi. Buna göre:

    Ticaret gemileri barışta sancak ve yükü ne olursa olsun, gece ve gündüz Boğazlardan serbest olarak geçerler. Kılavuz almak isteğe bağlıdır (md. 2).

    Türkiye, kendisini pek yakın bir savaş tehlikesi ile karşı karşıya gördüğü zaman sulh zamanındaki rejimin uygulanmasına devam edilecek; ancak bu takdirde gemiler Boğazlara gündüz girecekler ve Türk makamlarının göstereceği yollardan geçeceklerdir. Türkiye isterse kılavuzluğu zorunlu kılabilir (md. 6).

    Savaşta ve Türkiye tarafsız ise gemiler sancağı ve yükü ne olursa olsun barış zamanındaki rejime tabidir (md. 4). Savaşta ve Türkiye de savasın içindeyse, tarafsız devletlere ait gemiler düşmana yardım edici bir durumda olmamak şartıyla ve gündüz boğazlara girerler ve Türk makamlarının göstereceği yollardan geçerler (md. 5). Savaşta sözleşmedeki sınırlamalara uymak ve sekiz gün önceden Türkiye hükümetine itibarda bulunmak şartıyla savaş gemileri Boğazlardan geçebilirler.

    Sözleşmeye göre hafif su üstü gemileri, küçük savaş gemileri ve yardımcı gemileri toplam tonajları 15 bin tonu ve sayıları dokuzu geçmemek şartıyla Boğazlardan geçebilirler. Boğazlardaki bir limana yapılacak nezaket ziyaretleri bu sınırlamalara tabi değildir. Ayrıca Karadeniz'de bulunan devletlerin savaş gemileri de tonaj ve sınıf sınırlamalarına tabi olmayan geçiş hakkına sahiptir (md. 10-14).

    Türkiye, kendisini pek yakın bir savaş tehlikesiyle karşı karşıya hissettiği zaman tam bir hareket serbestliğine sahiptir. Gerekli bütün tedbirleri alabilir. Ancak aldığı tedbirlerin yersizliği hakkında Milletler cemiyeti Konseyi 2/3 çoğunlukla karar verir ve antlaşmayı imza eden devletlerin çoğunluğu da aynı fikirde bulunurlarsa Türkiye aldığı tedbirleri kaldırır (md. 21).

    Savaşta ve Türkiye tarafsız olduğu zaman tarafsız devletlerin gemileri barış zamanındaki kurallara uymak zorundadır. Savaştaki devletlerin gemileri Boğazlardan geçemezler (md. 19).

    Savaşta ve Türkiye savaşa girdiği zaman savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi tamamen Türk hükümetinin isteğindedir. Lozan antlaşmasındaki Boğazların askerlikten arınması hususu bütünüyle kaldırılmış ve Boğazlar komisyonunun bütün yetkileri Türkiye'ye devrolunmuştur.

    7 Ağustos 1946 tarihinde S.S.C.B. Türkiye'ye bir nota vererek:

    Boğazların tabi olduğu rejimin değiştirilmesi; meselenin sadece Karadeniz'de kıyısı bulunan devletlerden kurulu bir konferansta çözümü, Boğazların muhtemel bir saldırıya karşı S.S.C.B. ve Türkiye tarafından birlikte savunulması teklifinde bulundu. Bu teklifi Türkiye Cumhuriyeti hükümeti; gerektiğinde Boğazlar rejiminin Montrö antlaşmasını imza eden bütün devletlerin katılacağı bir konferansta değiştirilebileceği ve şimdilik Türkiye’nin Boğazları her türlü saldırıya karşı korunmaya muktedir bulunduğu şeklindeki 22 ağustos 1946 tarihli cevabi nota ile reddetmiştir.

    Aynı konuda, S.S.C.B.'nin 24 eylül 1946 tarihindeki ikinci notası da 18 ekim 1946 tarihli cevabi nota ile reddedildi. o Boğazların müdafaası. Türk topraklarının müdafaası bakımından İstanbul ve Çanakkale boğazları askeri bölge olarak çok önemlidir. Karadeniz ile Akdeniz kıyılarındaki devletlerin deniz yoluyla bağlantısını sağlaması bakımından Boğazlar, bütün dünya milletlerini ilgilendirir.

    XVII. yy.dan beri Karadenizli ve Akdenizli devletlerarasında siyasi ve askeri bir konu olan Boğazlar, son yıllarda Amerika Birleşik devletlerinin de ilgilenmesi ile daha geniş bir önem kazandı, ikinci Dünya savasında uçakların ve uçak gemilerinin oynadığı rol göz önünde bulundurulursa. Karadeniz'in ve onun kapısı olan Boğazların askeri önemi daha iyi anlaşılır. Bu arada. Karadeniz'den Akdeniz'e doğru yapılacak teşebbüslerde de Boğazlar önemlidir. Marmara ve Karadeniz'de kuvvetli deniz üslerini elinde bulunduran bir devletin Akdeniz'e yönelteceği hareketlerde başarılar sağlaması imkânı artar.

    Boğazların durumu ve ileri müdafaa hatları, İstanbul veya Karadeniz boğazının uzunluğu 31,7 km; eni Karadeniz girişinde 4,7 km, Marmara girişinde de 2,5 km'dir. Yunanlılar devrinden son zamanlara kadar İstanbul boğazının strateji merkezleri Kavaklar ile Rumelihisarfnda bulunuyordu. Uzunluğu 61,8 km, eni ise 1,25-7,5 km olan Çanakkale veya Akdeniz boğazı, strateji bakımından üç bölgeye ayrılır:

    1. Ege methalinden Çanakkale şehrine kadar olan 23 km'lik mesafe; buradaki en geniş yer 7,5 km'dir;

    2. Çanakkale'den Nağara burnuna kadar olan 6,5 km'lik mesafe, boğazın en dar kısmı buradadır.

    3. Nağara'dan Gelibolu'ya kadar olan 32 km'lik mesafe. Bu kıyıların engebeli ve oldukça yüksek yamaç ve tepelerle çevrili olması, özellikle uçak devrinden önce. Boğazların savunmasında tabii bir yardım teşkil etmiştir.

    Karadeniz tarafında önü açık bulunan İstanbul boğazına göre, Çanakkale boğazının müdafaası bazı özellikler taşır. Birçok ada ve takımadalarla dolu bulunan Ege denizi, uçak devrinden önce, Çanakkale savunmasının denizdeki ileri hattını teşkil eder. Mayın ve denizaltı devrinde de. Ege denizinin bu özelliği sürmüştür. Bu denizdeki geçitlerde denizaltı gemileri ve mayınlarla bir savunma düzeni kurarak Ege'ye girecek olan düşman savaş ve ticaret gemilerinin geçişlerine engel olmak mümkündür.

    Nitekim ikinci Dünya savaşında almanlar Girit adasını işgal ederek bu hatlarda engeller meydana getirdiler ve Akdeniz'e hâkim olan müttefik donanmasının ve ticaret gemilerinin Ege'ye girmesine engel oldular. Birinci Dünya savaşında, Çanakkale yakınlarındaki adaların Boğaz; karşı üs olarak kullanılması, Lozan antlaşmasınca da İmroz ile Bozcaada'nın Çanakkale için bir ileri savunma hattı kabul edilmesi, Ege denizinin bu özelliğini gösterir. İstanbul boğazının savunulmasında, tabii bir ileri deniz hattı yoktur. Bu görevi mayın, uçak gemileri ve donanma üzerine almıştır.

    Tarih boyunca, Boğazları elinde bulunduran devletler genellikle Anadolu'ya da hâkim oldukları için, Boğazların karadan savunulmasında daha çok Avrupa tarafından gelecek bir akın göz önünde bulundurulmuştur. Bu savunmanın kara ileri hatları geniş ölçüde Doğu Trakya'da, daha dar ölçüde de, Balkan savaşı (1912-1913) sıralarında teklif edilen Enez-Midye hattında bulunmaktadır.

    Sevr antlaşmasında, Rumeli tarafında kesiksiz bir bölge olarak, Saros körfezinde Karaçalı-Karadeniz sahilinde Podima; Anadolu tarafında da yine kesiksiz bir bölge olarak, Edremit körfezinde Kemer İskelesi-Karadeniz kıyısında Akabedr hattı tespit edildi ve sadece İstanbul boğazının en dar müdafaası için de Marmara kıyısından Çekmece-Çatalca ve Sinekli-Podima hattı bırakıldı. Bu hattın askersiz bölge hattı olması onun stratejik önemini belirtir. Lozan antlaşması, her iki boğazı da ayrı ayrı ele aldı ve Boğazların müdafaasını askersiz bölge olarak ikiye böldü:

    1. Çanakkale için, Rumeli tarafında, Saros körfezinde Bakla burnu-Marmara'da Kumbağı; Anadolu tarafında da, Bozcaada karşısında Eski İstanbul burnu-Marmara'da Karabiga hattı;

    2. İstanbul boğazı için Rumeli yakasında Marmara'da Küçük Çekmece-Karadeniz kıyısında Çifte Alan; Anadolu yönünde de, Marmara'da Maltepe-Karadeniz kıyısında Karaburun hattı. İstanbul boğazı için çok daha dar bir ölçüde de Çatalca hattı tabii bir müdafaa hattı (eskil eder.

    Türklerin Rumeliye geçişine (1356) kadar boğazlar: Avrupa ve Asya kıtaları arasında bir köprü vazifesini gören İstanbul ve Çanakkale boğazlarının stratejik ve jeopolitik önemi, tarihten önceki cağlarda başladı. Asya'dan Avrupa'ya göç eden Alpin ırkın bir kısmı, daha sonra da Avrupa'dan Asya'ya taşınan Helen öncesi kavimlerden birçoğu bu geçitlerden yararlandı.

    Yunan sömürgeciliği devrinde Boğazlarda bugünkü anlamda müdafaa tesisleri yoktu. Ancak stratejik noktalarda kale ve hisarlar yapılmıştı. Bu bölgelerdeki ilk büyük askeri olay M.Ö. VI. yy.da oldu. 512'de, Pers kralı Dara. işkilleri batıya doğru takip ederken, İstanbul boğazının en dar yerinde. Sisamlı mühendis Mandrokles'a sallar üstüne bir köprü kurdurdu ve 700 000 kişilik ordusunu Anadolu'dan Kümeliye geçirdi. Pers-Yunan savaşları sırasında da, Kserkses I Çanakkale'den Avrupa'ya geçti. M.Ö. 334'te Büyük İskender, Çanakkale boğazından Anadolu'ya geçti. M.Ö. 191'de Roma orduları da Çanakkale boğazından Asya'ya geçmişlerdi.

    Bizans imparatorluğu kurulduktan sonra, İstanbul ve Çanakkale boğazları tahkim edildi ve surlar yapıldı. 627'de Avarlarla İranlılar İstanbul boğazına saldırdılar. 668'de Emevi donanması Çanakkale'yi geçti ve Haliç’e kadar sokuldu. 717'de Arap donanması tekrar Çanakkale'de göründü. IX. yy.da Arap akınları devam etti. 813 ve 924 yıllarında Bulgarlar İstanbul'u kuşattılar. 860 ve 1048 yıllarında da Varyag (Vareg) gemileri Karadeniz boğazını geçip Marmara'ya girdiler 922'de, uzun bir mücadeleden sonra Bizanslılar ile Venedikliler arasında Çanakkale hakkında bir antlaşma yapıldı.

    1906'da Godefroy de Boulin kumandasındaki birinci haçlı ordusu Boğaziçi'nde Büyükdere çayırında karargâh kurdu. 1190'da üçüncü haçlı ordusu Çanakkale yoluyla Asya'ya geçti. 1203'te dördüncü haçlı ordusu da aynı yoldan faydalandı. Bu seferden sonra Boğazların hâkimiyeti bir süre Venediklilere geçti, fakat Latin imparatorluğunun yıkılışı ile bu hâkimiyet Bizanslılara geri verildi. XIII.-XIV.yy.larda Çanakkale, Venedik-Cenova rekabetine sahne oldu. Venedik donanması İstanbul önlerinde Ceneviz donanmasıyla birkaç kere çarpıştı.

    XIV. yy. başında Çanakkale'nin hâkimiyeti bir süre için Katalonyalıların eline geçti. Aynı yıllarda Türkler de Çanakkale'de göründüler. 1332'de Aydınoğlu Umur Bey Gelibolu'yu kuşattı. Bu kuşatma hareketi 1341'de de tekrarlandı. Nihayet VI. İoannes Kantakuzenos devrinde, 1356 yılında, Orhan Beyin oğlu Süleyman Paşa kumandasındaki kuvvetler Gelibolu yarımadasına geçtiler ve Gelibolu'yu zaptettiler.

    1356'dan günümüze kadar Boğazlar. 1356'da Türklerin eline geçen Gelibolu, 1366'da tekrar Bizans idaresine geçti, fakat ertesi yıl yine Türkler tarafından geri alındı. Yıldırım flayezid 1390'da Çanakkale'de Boğazlar muhafızlığını kurdu ve 1393'te de İstanbul boğazında "Güzelcehisar"ı (Anadoluhisarı) yaptırdı.

    1403'teki Ankara bozgunundan sonra, Çanakkale'nin hâkimiyeti tekrar Bizanslıların eline geçti. Mehmed l devrinde hâkimiyet tekrar Osmanlılara geçti ve Gelibolu tahkim edildi, fakat 29 mayıs 1416'da Osmanlı donanması Çanakkale'ye giren Venedik donanması tarafından yenildi. Bunun üzerine boğazın Anadolu tarafında yeniden Türk tahkimatı yapıldı ve 1427'de İtalyan donanması Çanakkale'de durduruldu.

    1444'te, Murad II devrinde Segedin antlaşmasını bozan Avrupalıların Çanakkale'yi abluka etmelerine rağmen Türk kuvvetleri İstanbul boğazından Avrupa'ya geçti. İstanbul'un fethinden önce Mehmed II, 1452'de Rumelihisarı’nda "Boğazkesen" kalesini yaptırdı. Nihayet 29 mayıs 1453'te İstanbul'un fethi ile Boğazlar kesinlikle Türklerin eline geçti ve XVII. yy. ortalarına kadar her iki boğaz da sakin bir devir geçirdi.

    1635'te, Murad IV devrinde başlayan Girit seferinden itibaren 1657'ye kadar Çanakkale birçok deniz savaşına sahne oldu. Bu savaşlardan sonra, 1659'da Köprülü Mehmed Pasa, Çanakkale'yi, bir kere daha tahkim ettirdi. Bu arada, 1624'te Don Kazakları gemileriyle Karadeniz'den İstanbul boğazına akın ettiler ve Boğaziçi'ni yakıp yıktılar. Bunun üzerine Boğaziçi'nde de yeni tahkimat yapıldı.

    3 Temmuz 1700'de Rusların Boğazlardan geçme isteği reddedildi ve neticede başlayan savaşlar sebebiyle boğazların önemi bir kat daha arttı. 1768 ve 1773 yıllarında yapılan tahkimat ile yedi kale "Boğaz nazırı" unvanlı bir kumandanın emrine verildi ve gece boğazdan geçmek yasaklandı. Bu teşkilât Cezayirli Gazi Hasan Paşa tarafından meydana getirildi. Selim 111 zamanında, 1794'te Fransa ve İsveç'ten getirtilen uzmanların tavsiyesiyle Boğazlardaki kalelerin takviyesine devam edildi. Fakat Napolyon savaşları sırasında, İngiliz amirali Sir John Duckworth 19-20 şubat 1807'de Çanakkale boğazını topa tuttu ve İstanbul önlerine kadar geldi. Bu olay. Boğazların tahkimatına önem verilmesine sebep oldu.

    1809'da Babıâli ile İngiltere arasında imzalanan antlaşmadan sonra Boğazların müdafaası ile rejimi milletlerarası bir mesele halini aldı. 1821'deki Mora savaşı sırasında Boğazlardaki tahkimat kuvvetlendirildi. 1836-1850 Yıllarında ve 1853-1854 (Kırım savaşı) sıralarında Çanakkale boğazında bir geri müdafaa hattı inşa edildi. 1864-1877 Yılları arasında Çanakkale'ye Krupp topları yerleştirildi. 1877-1878 Rus savasında (93 Harbi) Çanakkale yeniden takviye gördü; İstanbul müdafaası için de 30 km'lik Çatalca hattı meydana getirildi. 28 Eylül 1911'de patlayan Osmanlı -İtalyan (Trablusgarp) savasına kadar iki boğaz da bir sükûnet devresi geçirdi. Savasın patlaması üzerine, 22 ekimde İtalyan donanması Çanakkale boğazını abluka etti.

    18 Nisan 1912 tarihli savaşta, İtalyan donanması imparatorluk topçusunun ateşi karşısında Çanakkale'den kaçtı. 19 Nisanda Çanakkale boğazı ilk defa olarak mayınlandı. 18 Temmuz 1912'deki hücumda da İtalyan donanması Cehennem derelerinin ateşi karşısında kaçmak zorunda kaldı. 8 Ekim 1912'de başlayan Balkan harbinde, Bulgarlar Çanakkale ve İstanbul boğazlarını tehdit ettiler, fakat boğazlara giremediler.

    1913-1914 Yıllarında her iki boğaz da modern uzun menzilli ağır top ve obüslerle kuvvetlendirildi.

    Birinci Dünya savaşında, Almanların Goeben ve Breslau zırhlılarının Çanakkale'den Marmara'ya geçmeleri üzerine, İngilizler Çanakkale boğazını abluka ettiler. Osmanlı imparatorluğunun savaşa girmesinden sonra, İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale boğazına saldırdılar ve böylece burası 8 ocak 1916'ya kadar tarihin en kanlı deniz savaşlarına sahne oldu. Bu arada Rus donanması da mayıs 1915'ten itibaren İstanbul boğazını birkaç kere bombardıman etti. Savaşın sonunda, Mondros mütarekesinden (30 ekim 1918) sonra Boğazlar müttefikler tarafından işgal edildi.

    İstiklâl savaşında, yunan ordularının denize dökülmesinden sonra Türk kuvvetleri Boğazlara yöneldiler. Mudanya mütarekesine (11 ekim 1922) göre Boğazlar bölgesine yalnız Türk özel birlikleri girebilecekti. Lozan antlaşmasına (24 temmuz 1923) göre bu anormal durum hafifletildi, yabancı işgal kuvvetleri Boğazlardan çıkarıldı ve Boğazlar askersiz bölge sayılmakla beraber İstanbul'a 12 000 kişilik bir Türk tümeni yerleştirildi.

    20 Temmuz 1936'da imzalanan Montrö antlaşmasıyla Boğazlar tamamen Türk hükümetinin idaresine geçti ve her iki boğaz bölgesinde müdafaa ve tahkim tesisleri modern bir şekilde yeniden kurularak kara, deniz ve hava yasak bölgeleri tespit ve ilân edildi. İkinci Dünya savaşından sonra, bütün tesisler bugünün tekniğine uygun bir duruma getirildi. Şimdi Boğazlar, askeri bakımdan, Boğazlar ve Marmara Deniz kumandanlığına bağlıdır.



    Yorumlar - Lütfen konu (Boğazlar Sorunu) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.