Bulaşıcı Hastalıklar

Bulaşıcı hastalıklar, ENFEKSİYON HASTALIKLARI olarak da bilinir. Alm. Ansteckende Krankheiten (f.pl.), Fr. Maladies contagieuses (f.pl), İng. Contagious diseases. Hastalık yapıcı herhangi bir yolla insana geçme özelliğindeki mikropların veya parazitlerin vücuda girmesiyle ortaya çıkan hastalıklar. Hastalığı yapan organizmalar, virüsler, bakteriler, riketsialar, mantarlar olabilir. Bütün bulaşıcı hastalıklar bir veya birkaç yolla insana geçebilme özelliğindedir. İnsandan insana, hayvandan

Bulaşıcı Hastalıklar hakkında ansiklopedik bilgi

Bulaşıcı hastalıklar, ENFEKSİYON HASTALIKLARI olarak da bilinir. Alm. Ansteckende Krankheiten (f.pl.), Fr. Maladies contagieuses (f.pl), İng. Contagious diseases. Hastalık yapıcı herhangi bir yolla insana geçme özelliğindeki mikropların veya parazitlerin vücuda girmesiyle ortaya çıkan hastalıklar. Hastalığı yapan organizmalar, virüsler, bakteriler, riketsialar, mantarlar olabilir. Bütün bulaşıcı hastalıklar bir veya birkaç yolla insana geçebilme özelliğindedir. İnsandan insana, hayvandan insana olduğu gibi, topraktan insana da bulaşma husûle gelebilir. Bulaşma şekillerinden başlıcaları şunlardır: 1. Aksırırken, öksürürken, konuşurken ağızdan çıkan damlacıkların başkası tarafından teneffüs edilmesiyle (verem, boğmaca ve çeşitli solunum yolu hastalıkları); 2. Direk deri temâsı ve cinsî temâsla; 3. Hastanın kullandığı çamaşır, yatak eşyâsı ve yiyecek eşyâları gibi malzemeler vâsıtasıyla; 4. Hayvanların insandan insana veya hayvanlardan insana hastalık taşımasıyla (Bunun en canlı örneği anofel cinsi sivrisineklerin taşıdığı sıtmadır. Yine aynı şekilde güvercinler "psittakoz" hastalığını taşırlar.); 5. Hastalandırıcı mikroplarla kirlenmiş yiyecekler ve içeceklerin alınmasıyla (Suyla bulaşan hastalıkların başlıcaları tifo, dizanteri, kolera, paratifo olarak sayılabilir.Yiyeceklerle de besin zehirlenmeleri ve gastroenteritler meydana gelebilir.); 6.Hastalıklı bir anneden hâmilelik sırasında veya doğum esnâsında bebeğe hastalık bulaşmasiyle (Frengi, kızamıkçık, gonore konjonktiviti, yâni belsoğukluğu mikrobunun yaptığı göz iltihâbı bu yolla bulaşabilir.).

Hastalık yapıcı (pato­jen) canlıların, özellikle mikroorganizmala­rın vücuda girmesinden ileri gelen ve aynı bulaşma(
  • ) zinciriyle hasta bireylerden sağ­lıklı bireylere geçebilen hastalıklar grubu. Vücuda bulaşan mikroorganizmalar her za­ man hastalığa yol açmayabilir; dokuların bu mikoorganizmalara tepkisi, klinik belirti vermeyen hafif bir bağışıklık yanıtıyla sınırlı kaldığında yalnızca bir enfeksiyon söz konu­ sudur. Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için kullanılan aşılar bunun en somut örne­ ğidir; örneğin kızamıktan sorumlu olan virüs, hastalık yapıcı etkisi zayıflatılarak vücuda verildiğinde, aşılanan kişinin sağlı­ ğında belirgin bir değişikliğe yol açmaksızın bir kızamık enfeksiyonu yaratarak bu hasta­lığa karşı bağışıklık sağlar. Buna karşılık, dokuların vücuda giren mikroorganizmalara karşı tepkisi kişinin sağlığını bozacak kadar ağır olduğunda ve klinik bulgularla tanım­landığında, artık bulaşıcı bir hastalık söz konusudur.

    Bulaşıcı hastalığa yol açan canlıya hastalık etkeni ya da etmeni, kendisi hasta olsun ya da olmasın vücudunda bu etkeni barındıran insan ya da hayvana konak, kendisi hasta-lanmaksızın hastalık etkenini başka canlıla­ ra bulaştırabilen canlıya da taşıyıcı denir. Bulaşıcı hastalıklara yol açabilen canlıların büyük bölümü, bazen mikroskopla bile gözlemlenemeyecek kadar küçük mikroor­ ganizmalardır; askarit ve uyuzböceği gibi bazı iç asalaklar çıplak gözle bile görülebi­ lir, bazı bağırsak solucanlarının uzunluğu ise 10-20 cm'yi aşar. Bütün bu canlıların tek ortak noktası, yaşam çevrimlerinin tümünü ya da bir bölümünü insanların ya da hayvanların vücudunda asalak olarak geçir­mek zorunda olmalarıdır. Bir virüs canlı bir hücrenin içine girmedikçe yaşamını sürdü­rüp çoğalamazken, bakterilerin çoğu cansız maddelerin üzerinde, solucanlar ise bağım­ sız olarak belli bir süre yaşayabilir. Böyle bir canlının boyutuyla hastalık yapma gücü arasında doğrudan bir bağlantı yoktur, hat­ ta en ağır bulaşıcı hastalıkların temelinde en küçük mikroorganizmalar yatar. Örneğin çocuk felci virüsü yalnızca 25 milimikro­ metre (0,0000025 mm) çapındadır.

    Mikroorganizmaların konağın vücuduna girmesini önleyen en önemli engeller deri ve üst solunum yollarını örten mukozalar­dır. Bu dokuların örselenmesi ya da başka bir hastalık nedeniyle zayıflamış olması mikroorganizmaların bulaşmasını kolaylaş­tırır. Vücuda yerleşen mikroorganizmaların etkisi, apse ya da çıban gibi yerel bir enfeksiyonla sınırlı kalabileceği gibi, kan yoluyla vücuda dağılarak kan zehirlenmesi­ ne (septisemi) ya da giriş kapılarından uzaktaki bir dokunun, örneğin beyin ve omurilik zarlarının iltihaplanmasına (me­nenjit) yol açabilecek kadar yaygın ve uzun erimli de olabilir. Solunum yollan, sindirim kanalı, göz küresinin dış yüzeyi ve üreme yolları, mikroorganizmaların başlıca giriş kapılarıdır. Yiyecek ve içeceklerle alınan mikroorganizmalar bağırsak duvarlarına yerleşerek yerel ya da genel hastalıklara, gözün konjonktiva katmanını delerek giren virüsler yerel bir enfeksiyona ya da kana karışarak kızamık, çiçek gibi daha ağır ve genel hastalıklara, üreme yollarından vücu­ da giren mikroorganizmalar ise bu organla­ rın iltihaplı hastalığı olan belsoğukluğuna ya da başka organları da tutabilen, frengi gibi çok daha kronik ve yıkıcı bir hastalığa yol açabilir. Hatta gebelik sırasında eteneden (plasenta) dölüte geçebilen virüsler ve öbür hastalık etkenleri, gelişmekte olan hücrele­re yerleşerek çocuğun hasta ya da sakat doğmasına neden olabilir.

    Kısacası tüm insanlar, ana rahmindeki döllenmiş yumurta aşamasından ölünceye değin, bütün canlıları barındıran aynı or­ tamda kendilerine yer edinebilmek için yaşam savaşı veren sayısız canlının hedefi durumundadır. Ama insan vücudu da bütün bu tehlikeler karşısında tümüyle savunmasız değildir; mikroorganizmaların saldırısına anında ve özgül biçimde tepki gösterebilen duyarlı mekanizmalarla donatılmış olma­saydı, insan soyu çağlar boyunca varlığını sürdüremezdi. Biyolojik yönden kendisine düşman bir çevrede yaşayan insan, çevresin­ den gelebilecek saldırıları bir ölçüde dene­tim altına alabilmiş, ama saldırıları tümüyle önlemeyi başaramamıştır; kimi zaman bu çevredeki küçük bir değişiklik, insan ile biyolojik rakipleri arasındaki dengeyi önce­ den kestirilemeyecek biçimde bozabilir.

    Hastalık etkenleri. Bulaşıcı hastalığa yol açabilen canlılar, boyutlarına, biyokimyasal özelliklerine ya da konak durumundaki insanla etkileşim biçimlerine göre çeşitli gruplara ayrılabilir. Bu canlıların başlıcaları bakteriler, virüsler, Chlamydia cinsinden mikroorganizmalar, riketsiyalar, mikoplaz- malar, üreplazmalar, mantarlar ve tekhüc- reli ya da çokhücreli asalaklardır.

    Virüslerden daha büyük boyutta olan bak­teriler genellikle optik mikroskopla görüle­ bilir. Kızıl hastalığının etkeni olan strepto­ kok bakterilerin çapı yaklaşık 0,75 mikro­ metre, frengi ve leptospirozdan sorumlu olan spiroketlerin uzunluğu ise 5-15 mikro­ metre kadardır. Yaşamlarını canlı hücre dışında da sürdürebilen, kimisi yalnızca oksijensiz ortamda (anaerob), kimisi ancak oksijenin varlığında (aerob) yaşayabilen bakterilerin çoğu, hastalık yapıcı etkisinde önemli rol oynadığı sanılan bir kapsülle sarılıdır ve bazı türleri, dokuları ¦ yıkıma uğratan toksinler salgılar. Bakteriler hem dezoksiribonükleik asit (DNA), hem de ribonükleik asit (RNA) içerir ve antibiyo­ tiklerden etkilenir.

    Virüsler tipik hücre içi asalaklardır; bu nedenle laboratuvarda, ancak canlı hücre içeren besi yerlerinde virüs üretilebilir. Virüsler boyutlarına, biçimlerine, DNA ya da RNA içermelerine dayanarak sınıflandı­rılır. Bu canlılardan bazılarının hücresinde DNA, bazılarınınkinde RNA vardır, ama hiçbirinde bu iki madde bir arada bulun­ maz. Virüsler antibiyotiklerden etkilenmez, ancak elektron mikroskobuyla görülebilir ve boyutları 25 milimikrometre (çocuk felci virüsü) ile 250 milimikrometre (çiçek virü­ sü) arasında değişir.

    Chlamydia cinsinden mikroorganizmalar, 250-500 milimikrometre çapında hücre içi asalaklardır. Hem DNA, hem RNA içeren ve antibiyotiklerden etkilenen bu miroorga- nizmalar insanda başlıca zatürree, üreme yolları enfeksiyonları ve yeni doğandaki konjonktivit gibi çeşitli iltihaplı hastalıklara yol açar.

    Boyutları 250 milimikrometreden başlayıp 1 mikrometreyi aşabilen riketsiyaların hücre duvarları yoktur, çevreleri yalnızca bir hüc­ re zarıyla kuşatılmıştır. Q hummasının (Bal­ kan gribi) etkeni olan ve sütte, lağım sularında ya da havadaki asıltı damlacıkla­rında yaşayabilen Coxiella burnetii dışında, riketsiyaların hepsi hücre içi asalaklardır. İnsanlara eklembacaklılar aracılığıyla bula­ şır. Riketsiya hastalıklan antibiyotiklerle tedavi edilebilir.

    Boyutları 150-850 milimikrometre arasın­ da değişen mikoplazma ve üreplazmalar, hücre dışı ortamda gelişebilen canlıların en küçükleridir. Zatürree ve üreme yolları enfeksiyonlarının yanı sıra, beyin, omurilik, karaciğer ve öbür organlarda da enfeksi­yonlara yol açabilen bu mikroorganizmalar antibiyotiklerden etkilenir.

    Maya ya da küf biçiminde olabilen mantar­lar, çevre koşullarına bağlı olarak bir biçim­ den öbürüne dönüşebilir. Mayalar, 3-5 mik­ rometre çapında basit hücrelerdir; küf man­tarlarında ise, uç uca eklenmiş çok sayıda hücreden oluşan, 2-10 mikrometre çapında ve dallanmış yapıda lifler bulunur. Histo- plazmoz, koksidiyodomikoz ve blastomikoz gibi mantar hastalıkları, bazen üst solunum yollarında hafif bir enfeksiyonla sınırlı kalır­ken, bazen kan dolaşımını ve bütün organla­rı tutan ağır bir hastalık tablosu gösterebilir. Tedavide antibiyotikler etkilidir.

    Bulaşma yoluyla hastalık yapan asalakların en önemlileri, Protozoa filumu içinde sınıf­ landırılan ve hücre duvarı bulunmayan tek- hücreli canlılardır. Sıtmadan sorumlu olan bu asalakların bazı türleri yaklaşık 4 mikro­ metre çapındadır. Oysa, önemli bir asalak grubu olan bağırsak şeritlerinin (tenya) uzunluğu metrelerle ölçülür.

    Etkenlerin yaşama biçimleri. Bulaşıcı has­ talık yapan etkenler birbirlerinden çok de­ ğişik yaşama biçimleri gösterir. Bazıları, örneğin kızamık ve grip virüsleri hızla çoğalır ve hemen konak değiştirir; salgın hastalıklardan genellikle bu tür mikroorga­nizmalar sorumludur. Buna karşılık, verem gibi daha yavaş gelişen ve daha güç bulaşan hastalıklarda, mikroorganizmalar (verem basilleri) konağın vücudunda uzun bir süre kalarak, yavaş yavaş dokulara yayılan kro­nik iltihaplanmalara yol açar. Bazı mikroor­ ganizmalar ise, sıcağa, soğuğa, kuraklığa ve kimyasal etkilere dayanıklı sporlar oluştura­ rak durgun ya da hareketsiz bir evreye girer. Bu tür canlılar en kötü koşullarda bile aylarca, hatta yıllarca yaşayabilir, ama has­ talık yapıcı etkileri çok güçlü değildir. Örneğin tetanosun sorumlusu olan Clostri- dium tetani, insanların yaşadığı çevrede çok yaygın olarak bulunduğu halde (toprak, toz, kapı, pencere ve yer döşemeleri), özellikle gelişmiş ülkelerde tetanos son derece seyrek rastlanan bir hastalıktır. Aynı durum şarbon basili (Bacillus anthracis) için de geçerlidir; post, yün ve kıl işlenen fabrikalarda bol miktarda basil bulunur, ama çalışanlar arasında tek tük şarbon olayı görülür. Botülizmin etkeni olan ve insanlar için en öldürücü zehirlerden birini üreten Clostridium botulinum da, insanın asalağı olmayan sporlar biçiminde yaşamını sürdü­rebildiği için çok ender olarak hastalığa yol açar.

    Hiç değilse yaşamlarının bir bölümünü insan vücudu dışında geçirebilen bu görece bağımsız canlılara karşılık, frengi ve belso­ ğukluğuna yol açan mikroorganizmaların yaşamı tümüyle insana bağımlıdır. Bazı canlılann yaşam çevrimi ise çok daha kar­ maşıktır ve birden fazla sayıda konak gerek­tirir. Örneğin sıtma asalağı yaşam çevrimi­nin bir bölümünü sivrisineğin vücudunda geçirmek zorundadır; karaciğer kelebeği ise yaşamının bir bölümünü koyun vücudunda, bir bölümünü su salyangozunda, bir bölü­münü de kist olarak otlann üzerinde geçirir.

    İnsan vücudunun bütün dış yüzeyi, olağan koşullarda insana zarar vermeyen, hatta yararlı olabilen sayısız mikroorganizmayı banndınr. Ağızdan anüse kadar uzanan sindirim kanalını da, bu anlamda vücudun dış yüzeyi olarak kabul etmek gerekir. Konakla salt asalaklık ilişkisi kurmadıkları için ortakçı denen bu küçük canlılar, deri üzerinde yaşadıklan zaman, ölü deri hücre­ lerinin ve deri yüzeyine açılan sayısız küçük bez ile gözenekten salgılanan artık maddele­ rin yıkımına yardımcı olur. Bağırsaklara yerleşmiş olan ortakçı canlıların birçoğu karmaşık artıkları daha basit maddelere parçalarken, bir bölümü de, insan yaşamı için temel önem taşıyan vitaminler gibi birtakım kimyasal maddelerin yapımına ya da bireşimine yardımcı olur.

    İnsanın boğazında aylarca hatta yıllarca hiç zarar vermeden yaşayan hemolitik streptokokların nasıl olup da birdenbire bademcik iltihabına yol açtığı ya da zararsız gözüken pnömokokların neden bir zatürree başlattığı bugüne değin tam olarak açıklana­mamıştır. Benzer biçimde B tipi Haemophi-lus influenzae'yi herhangi bir zarar görmek- sizin boğazında banndırabilen bir insanın, bu mikroorganizmanın vücuda yayılmasıyla menenjitin en ağır biçimine yakalanması da gene anlaşılamayan bir olgudur. Bu tür olaylarda, sıcaklık ya da nem oranı değişik­ liği gibi dış etkenlerin ya da vücuda giren yeni bir saldırganın konak ile asalak arasın­ daki dengeyi bozduğu düşünülebilir. Ayrı­ca, konağın bağışıklık ya da iltihap siste­ mindeki herhangi bir değişiklik de (diren­cin kırılması) bu mekanizmalarda rol oyna­yabilir. Antibiyotiklerin özensiz kullanılma­ sı çoğu kez ortakçı canlıları öldürerek, bunların yerini daha zararlı canlıların alma­ sını kolaylaştırır. Örneğin ağız ve boğazdaki streptokokları, pnömokoklan ve öbür du­yarlı mikroorganizmaları yok eden bir peni­silin tedavisinden sonra, Cartdida albicans gibi penisiline duyarlı olmayan canlılar bu bölgede gelişme fırsatı bulur ve pamukçuk denen iltihaba yol açar. Salmonella cinsin­den hastalık yapıcı mikroorganizmaların bağırsaklara yerleştiği anda uygulanacak bir antibiyotik tedavisi, bağırsakların olağan konuklan olan ortakçı bakterileri öldüre­ rek, Salmonella bireylerinin daha kolay üreyebiİeceği bir ortam yaratır.

    Bağışıklık. Hastalık yapıcı bir mikroorga­ nizma vücuda girdiği anda, çeşitli savunma mekanizmaları harekete geçer. Bunların bir bölümü, hastalık yapsın ya da yapmasın, canlı ya da cansız, vücuda yabancı bütün maddelere karşı koyan genel savunma me­ kanizmalarıdır (deri ve mukoza engeli, kandaki akyuvarlar gibi). Bunun yanı sıra vücudun, hastalık etkenini "tanıyan" ve yalnızca bu etkene karşı kendini savunan özgül mekanizmaları da vardır; en iyi bili­ nen özgül mekanizma, vücudun her etken için ayrı ve özel bir antikor üretmesidir. Bu özgül mekanizmaların tümüne birden bağı- şıklık(
  • ) adı verilir.

    Bazı canlı türlerinde birtakım hastalıkların hiç görülmemesi, örneğin farelerin hiçbir zaman difteriye yakalanmaması doğuştan bağışıklıktır. Kazanılmış ya da edinilmiş bağışıklık ise canlının hastalık efkeniyle karşılaşmasından sonra gelişir. Bu süreçte, hastalık etkeninin yerel bir enfeksiyon oluş­ turması ya da kan akımına karışması, vü­ cutta bir dizi karmaşık olayın başlaması için ilk uyarıdır. Kemik iliğinde üretilen ve kan dolaşımına boşaltılan granülosit türünden akyuvarlar hemen enfeksiyon bölgesine doğru hareket eder. Bu hücrelerin bazıları rasgele yol alarak enfeksiyon yerine şans eseri ulaşırken, bir bölümü kanın doğal bileşenlerinden olan komplemanın ya da hastalık etkeninin yaydığı kimyasal madde­ lerle uyarılarak, kimyasal yönelim ya da kemotaksi denen bir süreçle enfeksiyon bölgesine doğru bilinçli olarak yol alır. Bu akyuvarlar saldırgan mikroorganizmaya ulaştığı anda onu yutmaya çalışırken, kanda bulunan, protein yapısındaki opsoninler de bakteriyi yutulmaya hazır duruma getirerek akyuvarlara yardımcı olur. Bu arada, bakte­ri hücresinin parçalanmasıyla kan dolaşımı­ na kansan çeşitli hücre ürünleri, lenfosit denen ve vücudun savunma mekanizmasın da çok önemli rol oynayan başka türden akyuvarlarla karşılaşır. Bu kan hücrelerinin T-lenfosit olarak bilinen türü, karşılaştığı bakteri ürünlerini vücuda zararlı yabancı madde olarak "bağışıklık belleği"ne kayde­der ve aynı ürünle ikinci kez karşılaştığında daha hızlı bir savunma mekanizması gelişti­ rir. T-lenfosİtlerin yanıtından sorira B-len-fositler savunmaya katılır ve kan dolaşımına karışacak olan çeşitli immünoglobülinleri (antikor) üretir. Aynı mikroorganizma vü­ cuda yeniden bulaştığında B-lenfositler he­men bu özgül antikorları üreterek hastalığın başlamasını önler. Doğal yoldan kazanılmış aktif bağışıklık denen bu bağışıklık türü^ kızamık ya da kızamıkçıkta olduğu gibi ömür boyu sürebilirse de, bazı mikroorga­ nizmalara karşı etkisini birkaç gün içinde yitirebilir. Vücudun yabancı maddelere kar­ şı antikor oluşturarak kazandığı bu doğal bağışıklık süreci, vücuda antijenler vererek yapay yoldan bağışıklık sağlama düşüncesi­nin çıkış noktası olmuştur. Yapay bağışıklık iki yoldan sağlanabilir. Aktif yapay bağışık-lamada, vücuda ölü ya da etkisi zayıflatılmış hastalık etkeni (aşı) verilerek özgül bağışık­ lığın oluşması beklenir. Bu zayıflatılmış etkenler vücudun antikor üretimini başlata­bilir, ama hastalığa yol açmaz; üstelik bu antijenlere yanıt olarak üretilen antikorlar hastalığın gerçek etkenine karşı da duyarlı­dır. Böylece, aşılama denen bu aktif bağı- şıklama yöntemiyle, birkaç hafta sonra başlayan ama etkisi oldukça uzun süren bir korunma sağlanır. Pasif yapay bağışıklama- da ise, vücuda, başka bir canlının kanından alman antikor ya da antitoksinler (serum) verilir. Bu durumda bağışıklık yanıtı hemen başlar, ama vücut kendisine yabancı olan bu koruyucu maddeleri bir süre sonra parçala­yacağından etkisi çabuk geçer. Daha çok difteri, tetanos ve botülizm gibi toksinlere bağlı hastalıklarda, yılan, akrep ve örümcek ısırmasında ya da kuduzdan kuşkulanıldı­ ğında geçici bir korunma sağlamak amacıyla uygulanan bu yöntemin bir başka sakıncası da, özellikle hayvanlardan alınan bağışık serumun insanda istenmeyen etkilere yol açabilmesidir.

    Aktif yapay bağışıklamâda, antikorlann oluşabilmesi için genellikle üç haftadan az olmayan bir süre geçmesi gerekir; bu ne­ denle aşılama, hastalık etkeniyle karşılaşma­dan belli bir süre önce yapılmalıdır. Aşılan­mamış kişilerde bir bulaşıcı hastalık başlan­ gıcından kuşkulanıldığında yapılabilecek iki şey vardır: Ya hastalık henüz kuluçka dönemindeyken bağışık yanıt için geç kalın­madığı düşüncesiyle hemen aşı yapılır ya da önce bağışık serum verilip daha sonra uygun bir zamanda aşıya başlanır. Aşılama­ nın en sık uygulandığı dönem yaşamın ilk iki yılıdır. Hastalıkların görülme sıklığı, uygulanan aşılama yöntemi, kullanılan aşı tipi, iklim koşulları, ailelerin bakım alışkan­ lıkları, hizmet olanaktan gibi çeşitli etken­ ler göz önüne alınarak her ülkede bir aşı takvimi düzenlenir ve ilk yaşlardaki aşılar buna göre uygulanır. Bu nedenle ülkelerin aşı uygulamaları arasında çeşitli farklar bulunabilir.

    Genellikle karma aşı halinde yapılan difte­ ri, boğmaca ve tetanos aşılan, çocuk felci aşısı, gene çoğu zaman karma aşı olarak uygulanan kızamık, kızamıkçık ve kabaku­ lak aşılan dünyada en sık uygulanan aşılar­ dır. Veremin çok azaldığı bazı ülkelerde, tanı yöntemi olarak kullanılabilmesi için yaygın uygulamasından vazgeçilmişse de, BCG aşısı dünyanın çok geniş bir kesiminde en önemli aşılardan biri olma özelliğini korumaktadır. Bunlann yanı sıra, pnömo- kok ve meningokok türü bakterilerin en sık görülen tiplerine karşı geliştirilen aşılar, hepatit B ve grip aşılan da aynı yaygınlıkta olmamakla birlikte kullanılmaktadır. Öte yandan suçiçeğirie, sitomegalovirüse ve özellikle altı yaşından küçük çocuklarda ölüme yol açabilen Haemophilus influen- zae'ye karşı aşı geliştirme çalışmalan henüz araştırma düzeyindedir.

    Sınıflandırma. Bulaşıcı hastalıklar, tuttuk­ ları organlara göre şöyle sınıflandınlabilir: Üst solunum yolu enfeksiyonlan (soğuk algınlığı, grip, sinüzit, farenjit, bademcik iltihabı, orta kulak iltihabı), alt solunum yolu enfeksiyonları (bronşit, bronşiyolit, zatürree), kalp-damar sistemi enfeksiyonla- n (endokardit, perikardit, miyokardit, ateş­ li romatizma), merkez sinir sistemi enfeksi­ yonlan (menenjit, ensefalit), idrar ve üre­ me yolu enfeksiyonları (üretrit, sistit, piye-lonefrit, prostat iltihabı, loğusa humması, frengi, belsoğukluğu), sindirim sistemi en­ feksiyonlan (kolera, dizanteri, tifo, parati- fo, virüs kökenli gastroenteritler, karaciğer iltihabı, safra kesesi iltihabı, pankreas ilti­habı),, kemik ve eklem enfeksiyonları (osteomiyelit, artrit)^ deri enfeksiyonları (dermatofitoz, pamukçuk ve dölyolu iltiha­bına yol açan Candida enfeksiyonları, siğil, impetigo, selülit), şöz enfeksiyonları (tra­ hom, arpacık, konjonktivit, gözkapağı ve gözyaşı kesesi iltihaplan).

    Bulaşıcı hastalıklar, özgül etkenlerine göre de şöyle sınıflandınlabilir:

    Bakteri enfeksiyonlan: Şarbon, tularemi, Malta humması, botülizm, tetanos, cüzam, verem, difteri, dönüşlü humma, basilli di­zanteri, boğmaca, zatürree, kan zehirlenme­si, menenjit, şark çıbanı, impetigo, yılancık, veba, kızıl, fare ısınğı humması, leptos-piroz.

    Virüs enfeksiyonlan: Grip, soğuk algınlığı, bulaşıcı mononükleoz, çiçek, suçiçeği, kıza­ mık, kızamıkçık, kabakulak, beşinci hasta­ lık (bulaşıcı eritem), sarı humma, çocuk felci, kuduz, uçuk, zona, deng, tatarcık humması, AİDS.

    Riketsiya enfeksiyonlan: Tifüs, Kayalık Dağlar humması, Q humması.

    Mantar enfeksiyonlan: Koksidiyodami- koz, histoplazmoz, asperjilloz, pamukçuk, dölyolu iltihabı, blastomikoz.

    Asalak enfeksiyonları: Trişinoz, kelebek hastalığı, kalaazar, şistozomiyaz, filaryoz, uyuz, sıtma, uyku hastalığı, amipli dizante­ ri, Giardia ve askarit enfeksiyonlan.

    Bulaşma yolları. Bütün bulaşıcı hastalık­ lar, hastalık etkeninin cansız çevreden ya da canlı konaktan sağlıklı bir insana geçmesiy­le ortaya çıkar. Salmonella cinsinden bakte­rilerin yol açtığı gıda zehirlenmesinden tifo ve koleraya kadar tüm bulaşıcı bağırsak hastalıktan, daha çok hastalık etkenini taşı­yan yiyecek ve içeceklerle bulaşırken, bir bölümü hastalıklı insanın soluğu ya da öksürüğüyle çevreye yaydığı mikroplardan kaynaklanır (doğrudan bulaşma); bazı bula­şıcı hastalıklar ise evcil hayvanların ya da böceklerin taşıyıcılığı olmadıkça insanlara bulaşamaz (dolaylı bulaşma).

    Her hastalık etkeninin bulaşma yolları ve koşullan farklı olduğundan, bulaşıcı bir hastalıkla savaşabilmek için bu yollann ve bulaşma özelliklerinin bilinmesi büyük önem taşır.

    Bulaşıcı hastalıklar, başlıca bulaşma yolla- nna göre şöyle sınıflandırılabilir:

    Havayla (damlacık enfeksiyonuyla) bula­şanlar: Kızamık, grip, suçiçeği, kabakulak, menenjit, akciğer veremi, boğmaca ve bü­ tün üst solunum yolu enfeksiyonlan.

    Su ve besinlerle bulaşanlar: Kolera, tifo, paratifo, dizanteri, yaz ishali, çocuk felci, Malta humması, bulaşıcı hepatit.

    Taşıyıcı hayvanlarla bulaşanlar: Sıtma, veba, tifüs, tatarcık humması, uyku hastalı­ ğı, deng, san humma, Q humması.

    Cinsel ilişkiyle bulaşanlar: Frengi, belso-ğukluğu, Chlamydia enfeksiyonları, yumu­ şak şankr.

    Hayvanlardan bulaşanlar: Kuduz, tulare- mi, şarbon, leptospiroz, hidatik kist, psit- takoz.

    Bazı bulaşıcı hastalık etkenleri bu yollar­ dan yâlnızca biriyle yayılabildiği gibi birden çok yolla da bulaşabilir. Örneğin şarbon etkeninin solunum, deri ya da sindirim yoluyla bulaşması sonucunda değişik şarbon biçimleri gelişebilir.

    Bulaşıcı hastalıkların yayılmasını kolaylaş­ tıran çevre koşullarının başında kalabalık ve sıkışık yaşama, sağlık ve temizlik koşulları­ na dikkat edilmemesi, vücudun direncini kıran çevre ve iklim değişiklikleri, beslenme alışkanlıkları gelir. Cansız çevreden ya da bir konaktan sağlıklı bir insana bulaşarak bu yeni konağın vücudunda çoğalıp üreyen mikropların yeni soyları başka insanlara bulaşır, böylece bulaşıcı hastalığın yayılma şansı giderek artar, hatta büyük bir salgına dönüşebilir. Bulaşıcı hastalıklarla savaşabil­ mek için, bulaşma zinciri denen bu süreci bir noktasından kırmak gerekir. Bunun ilk yolu hastaları tedavi etmek, bulaştırma evresindeyken sağlıklı kişilerden uzak tut­mak ve aşılama kampanyalarıyla sağlıklı kişileri korumaktır; birçok ülkede, kamu sağlığı açısından bulaşıcı hastalıkların hükü­ mete bildirilmesi zorunlu tutulmuştur. Tür­kiye'de tifo, pratifo, tifüs ve bütün riketsiya hastalıkları, kızıl, kızamık, difteri, çiçek, ensefalit, kolera, veba, san humma, amipli ve basilli dizanteri, salgın menenjit, çocuk felci, trahom, Malta humması, cüzam, tetanos, toplu gıda zehirlenmeleri, leptospiroz, psitta- koz, boğmaca, dönüşlü humma, loğusa hum­ması, sıtma, tularemi, şarbon, kuduz, sakağı (ruam), bulaşıcı hepatit, frengi, uyku hastalı­ ğı ve AiDS'in bildirimi zorunludur.

    1976'da lejyoner hastalığının etkeni olarak tanımlanan Legionella pneumophila gibi yeni etkenlerin bulunmasına ve bazı hasta­ lıkların, özellikle cinsel ilişki yoluyla bula- şanlann yayılmasını önleme konusunda ba­san sağlanamamasına karşın, bulaşıcı hasta­ lıkların çoğu ciddi bir tehlike olmaktan çıkmıştır. 1970'lerin sonunda çiçek hastalığı hemen hemen tümüyle ortadan kalkmış, kızamık, kızıl, difteri ve çocuk felci gibi hastalıklar çağdaş tıbbi tekniklerin kullanıl­dığı bölgelerde çok seyrekleşmiştir. Buna karşılık, nüfusun kalabalık, çevre koşulları
  • mn kötü, beslenmenin yetersiz olduğu böl­ gelerde bulaşıcı hastalıkların yayılma ve ölümle sonuçlanma oranı kitlesel boyutları­ nı sürdürmektedir. Hindistan'da her yıl veremden 500 bin kişi, mikroorganizmala­rın yol açtığı ishal ve bağırsak iltihabından 1,5 milyon kişi ölmektedir. Tifo, kolera, filaryoz, şistozomiyaz gibi ağır bulaşıcı has­talıklar da insan sağlığı için hâlâ büyük bir tehlikedir.



    Yorumlar - Lütfen konu (Bulaşıcı Hastalıklar) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.