Hicret olayı

Alm. Einwanderung (f), Fr. İmigration (f), İng. İmmigration. İslâm târihinde Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın Mekke'den Medîne'ye göçü. Hicret, lugatte göç etmek, bir memleketten başka bir memlekete gitmek mânâsınadır. Hemen hemen bütün peygamberler, dînin emirlerini yerine getirmek ve yaymak için hicret etmişlerdir. Bunlardan Lût, Mûsâ, İbrâhim ve Îsâ aleyhimüsselâmın hicretleri meşhurdur. Eshâb-ı kirâm da Medîne'ye hicretten önce iki defâ Habeşistan'a hicret etmiş

Hicret olayı hakkında ansiklopedik bilgi

Alm. Einwanderung (f), Fr. İmigration (f), İng. İmmigration. İslâm târihinde Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın ve Eshâb-ı kirâmın Mekke'den Medîne'ye göçü. Hicret, lugatte göç etmek, bir memleketten başka bir memlekete gitmek mânâsınadır. Hemen hemen bütün peygamberler, dînin emirlerini yerine getirmek ve yaymak için hicret etmişlerdir. Bunlardan Lût, Mûsâ, İbrâhim ve Îsâ aleyhimüsselâmın hicretleri meşhurdur. Eshâb-ı kirâm da Medîne'ye hicretten önce iki defâ Habeşistan'a hicret etmişlerdir. Ayrıca Eshâb-ı Kehf'in de Allah yolunda yaptıkları hicret Kur'ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

Hicrî târihin başlangıcı olan hicret, hem İslâm târihinin hem de cihân târihinin en mühim hâdisesidir.

Kıyâmete kadar nesh edilmeden (değiştirilmeden) bâki kalacak tek ve en son din olan İslâmiyet, hicret hâdisesi ile "devlet" olmaya doğru ilk adımlarını atmıştır. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ve ilk Müslümanlar; doğdukları topraklar olan Mekke'de kendilerine ve dinlerine tanınmayan hayat hakkını hicret ederek Medîne'de bulmuşlar, burada çoğalıp, güçlenip kuvvetlenerek Mekke'yi ve Arabistan Yarımadasındaki birçok beldeleri fethetmişler, ilk İslâm Devletini kurmuşlardır. Bundan sonradır ki, önünde durulmaz İslâm orduları asırlar boyu dünyânın dört bir tarafına bir îmân seli gibi akmışlar, İslâmiyetin nûrunu yeryüzüne yaymışlardır. Böylece İslâm medeniyeti bâtıl dinlerin, zulmün, hakâretin ve ilimde, teknikte geri kalmışlığın pençesinde inleyen insanlığı emniyete, adâlete, râhata, huzûra, dünyâ ve âhiret seâdetine kavuşturmuştur.

Hicret'ten evvel Peygamberimiz İslâmiyeti, önce yakın akrabâlarına anlatıyordu. Müslüman olanların sayısı çok azdı. Müslüman olanlar da Mekkeli putperest müşriklerden çok işkence ve eziyet görüyorlardı. Peygamberimize İslâmiyeti açıkça anlatmasını emreden; "Emr olunduğun şeyi apaçık bildir. Müşriklerden yüz çevir." (Hicr sûresi: 93) meâlindeki âyet-i kerîme gelince, açıkça İslâmiyete dâvet başladı. Bunun üzerine müşriklerin düşmanlıkları daha da arttı. Eziyet ve işkencenin sonu gelmiyor, gün geçtikçe daha da şiddetleniyordu. Mekke, Müslümanlar için yaşanmaz bir şehir hâline gelmişti. 615 yılında Peygamberimizin müsâdesiyle Müslümanlardan 10 erkek ve 5 kadın, bundan bir yıl sonra da Ebû Tâlib'in oğlu Ca'fer-i Tayyâr başkanlığında 82 erkek ve 10 kadın daha Habeşistan'a hicret ettiler. Orada râhat ve huzûra kavuştular.

İslâmiyetin günden güne yayılması üzerine şaşkına dönen müşrikler, bu sefer de Müslümanları Ebû Tâlib Mahallesinde kuşatma altına aldılar. Giriş-çıkışı yasakladılar.Yiyecek, giyecek ve hiç bir ihtiyâç maddesi sokmadılar. Üç sene büyük sıkıntılara mâruz bıraktılar.

Mekkeli müşriklerin her gün artan düşmanlık ve zulümlerine rağmen Müslümanların sayısı gittikçe artıyordu. Peygamberimiz hak dîni, insanlara duyurmaya ve öğretmeye sabır ve yumuşaklıkla devâm ediyor, karşılaştığı herkesi, Allahü teâlâya îmân etmelerini, kendinin Allah'ın resûlü olduğunu, putlara tapmaktan vazgeçilmesini anlatıyordu. 620 senesi hac mevsiminde Medîne'den gelenlerden 6 kişi Müslüman oldular. Bir sene sonra 12 kişi olarak geldiler ve Akabe denilen yerde Peygamberimize bîat ettiler. 622 yılı hac mevsiminde de 73'ü erkek 2'si kadın 75 kişi Akabe Bîatını yaptılar. Peygamber efendimizin uğrunda canlarını seve seve fedâ edeceklerine söz verdiler ve Medîne'ye döndüler. Peygamber efendimizi de Medîne'ye dâvet ettiler. Bundan sonra İslâmiyet, Medîne'de süratle yayıldı. İkinci Akabe Bîatını duyan Mekkeli müşriklerin tutumları, çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl aldı. Müslümanlar için Mekke'de kalmak tahammül edilemeyecek derecede idi. Peygamber efendimize durumlarını arz ederek, hicret için müsâde istediler. Bir gün sevgili Peygamberimiz, sevinçli bir hâlde Eshâb-ı kirâmın radıyallahü anhüm yanına gelip; "Sizin hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib (Medîne)dir. Oraya hicret ediniz." ve "Orada Müslüman kardeşlerinizle birleşin. Allahü teâlâ onları size kardeş yaptı. Yesrib'i (Medîne'yi) size emniyet ve huzûr bulacağınız bir yurt kıldı." buyurdu. Resûlullah efendimizin izni ile tavsiyesi üzerine, Müslümanlar, Medîne'ye birbiri ardınca bölük bölük hicret etmeye başladılar.

Resûlullah efendimiz, hicret edenlere son derece ihtiyatlı ve tedbirli davranmalarını sıkı sıkı tenbih ediyordu. Müslümanlar, müşriklerin dikkatini çekmemek için küçük gruplar hâlinde yola çıkıyor, mümkün olduğu kadar gizli hareket ediyorlardı. Medîne'ye ilk hicrette bulunan, müşriklerden çok eziyet görmüş olan Ebû Seleme'dir. Neden sonra işin farkına varan müşrikler, hicret etmek üzere yola çıkan Müslümanlardan görebildiklerini yoldan çevirmeye, kadınları kocalarından ayırmaya, gücü yettiklerini hapsetmeye ve çeşitli cefâlar yapmaya başladılar. Onları dinlerinden döndürmek için her türlü eziyeti yaptılar. Fakat bir iç harbin patlak vermesinden korktukları için öldürmeye cesâret edemediler. Ancak Müslümanlar da her fırsattan istifâde ederek Medîne'ye hicrete devâm ettiler.

Bu arada hazret-i Ömer bir gün kılıcını kuşandı, yanına oklarını ve mızrağını alıp Kâbe'yi açıkca tavâf etti. Orada bulunan müşriklere yüksek sesle şunları söyledi: "İşte ben de dînimi korumak için Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa önüme çıksın."

Böylece hazret-i Ömer ve yanında yirmi kadar Müslüman güpegündüz açıktan Medîne'ye doğru yola çıktılar. Onun korkusundan bu kâfileye hiç kimse dokunamadı. Daha sonra Eshâb-ı kirâmdan diğerleri de hicrete devâm ettiler. Bu arada hazret-i Ebû Bekr de hicret için izin istedi. Resûlullah efedimiz; "Sabreyle. Ümidim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Berâber hicret ederiz." buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr; "Anam babam sana fedâ olsun. Böyle ihtimâl var mıdır?" diye sordu. Resûlullah da; "Evet vardır." buyurunca sevindi. Sekiz yüz dirhem vererek hemen iki deve satın aldı. Beklemeye başladı. Nihâyet Mekke'de Peygamber efendimiz, hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ali, fakirler, hastalar, ihtiyarlar ve müşriklerin hapsettiği kimseler kaldı.

Diğer taraftan Medîneliler (Ensâr), hicret eden Mekkelileri (Muhâcirleri) çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi. Resûlullah'ın da hicret edip, Müslümanların başına geçeceği ihtimâliyle Mekkeli müşrikler telâşa kapıldılar.

Mühim işleri görüşmek için biraraya geldikleri Dârünnedve'de toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Bu toplantıya şeytan da "Şeyh-i Necdî" yâni Necdli bir ihtiyâr kılığında, düzgün kıyâfetli olarak katılmıştı. Çeşitli teklifler öne sürüldü. Hiç biri beğenilmedi. Kendisine söz verilen Şeyh-i Necdî kılığındaki şeytan onlara; "Sizin düşündüklerinizin hiçbiri O'na karşı çâre değildir. Çünkü O'nun öyle güler yüzü tatlı dili vardır ki; her tedbiri bozar.Başka çâre düşününüz." diyerek fikrini söyledi. Kureyş'in reisi ve en azılı İslâm düşmanı olan Ebû Cehil; "En doğru fikir şudur ki, her kabîleden bir kuvvetli kimse seçelim. Herbiri ellerinde kılıçları ile Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine saldırsın. Kılıç vurup kanını döksünler. Böylece kimin öldürdüğü belli olmaz. Zarûrî olarak diyete râzı olurlar. Biz de O'nun diyetini verir, bu sıkıntıdan kurtuluruz." dedi. Şeyh-i Necdî de bu fikri beğendi ve harâretle tasdîk etti.

Onlar bunun hazırlığı içindeyken, Allahü teâlâ, Peygamber efendimize hicret emrini verdi. Cebrâil aleyhisselâm gelerek müşriklerin kararını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi. Peygamber efendimiz hazret-i Ali'ye kendi yatağında yatmasını ve bıraktığı emânetleri sâhiplerine vermesini söyledi. Geceleyin Yâsîn sûresinin ilk sekiz âyetini okuyarak, kendisini öldürmek için evini sarmış kâfirlerin üzerine bir avuç toprak saçtı ve evinden çıktı. Müşriklerden hiç kimse onu göremedi. Peygamber efendimizin saçtığı topraktan kime isâbet ettiyse Bedr Savaşında öldürüldü.

Safer ayının yirmi yedinci Perşembe günü, Peygamber efendimiz ve hazret-i Ebû Bekr yanlarına bir miktar yiyecek alarak, bir kılavuz ile birlikte yola çıktılar. Bir saatlik mesâfedeki Sevr Dağında bulunan mağaranın önüne geldiler. Mağara'ya Resûlullah'tan izin alarak önce hazret-i Ebû Bekr girdi, içeriyi dikkatlice gözden geçirdi. Gördüğü çok sayıdaki delikleri, yılan ve akrep çıkmaması için gömleğini parçalayarak kapattı. Açık kalan bir deliği de ayağıyla kapayıp, Peygamber efendimizi içeri dâvet etti. Resûlullah'ın içeri girmesini müteakip Allahü teâlânın emriyle bir örümcek kapıya ağını ördü ve bir çift güvercin yuva yaparak yumurtladı.

Eve girip de Peygamber efendimizi yatağında bulamayan müşrikler, her tarafı aramaya başladılar. İz tâkib ederek mağaranın önüne geldiklerinde, bir örümceğin mağaranın ağzını örmüş ve bir güvercinin de yuva yapmış olduğunu gördüler. İçeriye bakmadan geri döndüler. Allahü teâlâ, bu mûcize ile Peygamberini ve O'nun arkadaşını müşriklerin kötülüklerinden korudu. Ayaklarının ucuna baksalardı her ikisini de göreceklerdi. Bu durum karşısında, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem için endişelenen hazret-i Ebû Bekr'i Peygamberimiz teselli ediyor ve ona; "Üzülme, Allahü teâlâ bizimle berâberdir." diyordu.

Mağarada Peygamber efendimiz başını hazret-i Ebû Bekr'in dizine koyarak bir miktar uyumuştu ki, bir yılan hazret-i Ebû Bekr'in ayağını ısırdı. Izdırapla gözlerinden yaş aktı. Peygamberimiz uykudan uyanıp; "Yâ Ebâ Bekr! Seni ağlatan şey nedir?" diye sorunca, hazret-i Ebû Bekr de; "Ayağımı bir şey ısırdı, canım yandı. Fakat anam, babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah!" dedi. Hemen Peygamberimiz yılanın soktuğu yere mübârek tükrüğünü sürdü ve Allahü teâlânın izniyle iyileşti. Peygamberimiz ve hazret-i Ebû Bekr üç gün üç gece bu mağarada kaldı. Hazret-i Ebû Bekr'in oğlu Abdullah, Mekke'de duyduklarını, geceleyin mağaraya gelip, haber veriyor, Ebû Bekr'in âzâdlı kölesi ve sürülerinin çobanı Âmir ise geceleri süt getiriyor ve izleri kayb ediyordu.

Dört gece mağarada kalıp, Rebiülevvelin birinci Pazartesi günü mağaradan ayrılarak Medîne'ye doğru yola çıkan Resûlullah'ı ve hazret-i Ebû Bekr'i her yerde aramalarına rağmen bulamayan müşrikler âdetâ çılgına dönmüşlerdi. En azılıları olan Ebû Cehil, Mekke civârında tellallar bağırtarak Muhammed aleyhisselâmı ve hazret-i Ebû Bekr'i bulup getirenlere ve yerlerini bildireceklere 100 deve vâdediyordu. Onun bu vâdini duyan ve mala tamah eden bâzı kimseler silâhlarını alıp atlarına atlayıp yola düştüler. Bunlardan biri de Sürâka idi. Peygamber efendimize yaklaşınca atının ayakları dizlerine kadar kuma gömüldü. Sürâka şaşkına dönüp af diledi ve kurtulması için duâ istedi. Resûlullah'ın duâsı ile kurtuldu ve Peygamber efendimizin emri ile geri döndü. Sürâka, Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olmuştur.

Peygamber efendimiz ve hazret-i Ebû Bekr yollarına devâm ederek mîlâdın 622. senesi Eylülün yirminci ve Rebiülevvelin sekizinci Pazartesi günü Medîne yakınlarındaki Kubâ köyüne vardılar. Bugün Müslümanların hicrî güneş yılının başlangıcı oldu. Bu senenin Mayıs ayının 16. Cumâ gününe tesâdüf eden Muharrem ayının birinci günü de Müslümanların hicrî kamerî yılının başlangıcı olması hazret-i Ömer'in hilâfeti zamânında söz birliği ile kabul edildi. Birkaç gün burada kalan Peygamberimiz ilk iş olarak Kubâ Mescidini yaptı. Rebiülevvelin 12. Cumâ günü Medîne şehrine doğru yola çıktı. Rânûna Vâdisinden geçerken, öğle vakti olmuştu. Burada ilk Cumâ namazını kıldı ve ilk hutbeyi okudu. Namazdan sora her ikisi ve yanındakiler develerine bindi ve Medîne'nin yolunu tuttular. Medîne halkı, Peygamberimizin mübârek yüzünü görebilme heyecanıyla, yolları kaplamış ve bayram sevinci yaşıyordu. Enes bin Mâlik, Peygamberimizin Medîne'ye girdiği günden daha güzel ve neşeli bir gün görmediğini ifâde eder. Kadınlar ve çocuklar hep bir ağızdan:

Seniyyet-ül-Vedâ'dan, Bedr doğdu üstümüze,

Hakka dâvet ettikçe, şükr vâcib oldu bize

Sen bize gönderildin, Emrullahı getirdin

Medîne'ye hoş geldin, şeref verir dâvetin

diyerek, kasîdeler söylüyorlardı. Medîne halkı görülmemiş bir tezâhüratta bulunuyor, herkes; "Bize buyrun, yâ Resûlallah!" diyerek, Peygamber efendimizi evlerine dâvet ediyorlardı. Resûl-i ekrem efendimiz devesini serbest bıraktı. Deve ilk defâ iki yetime âit bir arsaya çöktü ve çok durmadan kalktı. Biraz yürüdükten sonra tekrar aynı yere çöktü. Burası Peygamber efendimizin dayıları olan Neccâroğullarından Ebû Eyyûb-i Ensârî hazretlerinin evine yakındı. Peygamberimiz, bu zâta misâfir oldu (Bkz. Ebû Eyyûb-i Ensârî). Ensâr (Medîneli Müslümanlar) dîni için vatanını terk eden muhâcir kardeşlerini barındırdı, evlerine misâfir etti, iş buldu, mülklerinden yer verdi ve her yardımı yaptı.

Bu tür fedâkârlık ancak İslâm kardeşliğinde vardır. Nitekim Allahü teâlâ meâlen; "Ancak mü'minler kardeştirler." (Hucurât sûresi: 13) buyurarak, gerçek sevgi ve samimiyetin maddî menfaatle değil, îmân ve inançla var olabileceğini buyurmuştur. Bu da açıkca Ensar ve Muhâcirîn'in arasında görülmektedir.

Medîne'ye hicretin, İslâm târihinde büyük önemi vardır. Hicret'ten sonra Müslümanlığın kolayca ve süratle yayılması sağlanmış, İslâm dîninin merkezi Mekke'den Medîne'ye nakledilmiş oldu. Ensâr ve Muhâcirîn bu yeni İslâm merkezinde el ele vererek İslâm dîninin kuvvetlenmesi için her fadakârlığa katlanıyorlar, Resûlullah'ın etrâfında toplanarak ve İslâm dîninin esaslarına uyarak yeni bir nizam ve mesûd bir hayat kuruyorlardı. Eski sıkıntılı ve korkulu günler arkada kalmış, inançlarından dolayı insanlara işkence yapan müşriklerin ezâ ve cefâ veren ellerinin uzanamayacağı Medîne'de hürriyet ve emniyet havası içinde sâkin, tatlı bir hayat başlamıştı. Müslümanlar bir devlet olmuşlardı. Cihâd emri burada geldi. Medîne'deki kabîleler arasındaki kin ve düşmanlık kalktı, yerini İslâm kardeşliği ve sevgisi aldı.

Hicretten sonra İslâmiyet süratle yayıldı. Medîne üzerine yürüyen müşrik orduları, yapılan savaşlarda mağlûb edildi. Daha sonra Mekke de fethedildi. İslâmiyet Arap Yarımadasının her tarafına yayıldı. Bundan sonra da İslâm orduları asırlar boyu, dünyânın dört bir yanına bir îmân seli gibi aktı. İslâm nûrunu dünyânın her tarafına yaydı.



Yorumlar - Lütfen konu (Hicret olayı) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.

esra: müslümanlar mürşikler nedeniyle mekkeden medineye göç etmek zorunda kalmışlar kimileri evin kimeli ise çocuklarını bırakmış.müslümanlar medineye aç ve susuz kalmışlar ama sonunda istedikleri onların olmuş - 3 yıl, 10 ay önce yazıldı.
esra: HİCRET

Hicret, kelime anlamı olarak genelde bir kimsenin yurdunu terkederek başka bir yere gitmesi demektir. İslam termino­lojisinde ise Allah Resulünün (s.) Mek­ke'den Medine'ye göçmesi olayım ifade eder.Bu ikinci ve özel anlamında Hicret, İs­lam tarihînin en önemli olaylarından biri ve bu tarihin bir dönüm noktası saydır. İs­lam tarihinin ve takviminin başlangıcı Hic­ret olayına dayandırılır. İslam tarihini ko­nu alan kitaplar bu olayın coşku verici ev­relerini ayrıntılarıyla anlatırlar.İslam tarihinde iki önemli Hicret olayı gerçekleşmiştir: 1. ve 2. Habeşistan hic­retleri ve Medine hicreti. Mekke'den Medine'ye Hicreti zorunlu kılan nedenler kısaca şöyle özetlenebilir: İslam'ın ilk üç yılında tebliğ gizli ve birey­sel olarak yapılıyordu. Üçüncü yılda "Em-r olunduğun şeyleri açığa vur" buyruğu gel­di. O zamana kadar İslam'a karşı telaşlı bir tepki göstermemiş olan Kureyşliler, İs­lam bütün emirleri ve yasaklanyla ortaya konulmaya başlanınca, özellikle putları reddedilince tavırlarını değiştirdiler. Düş­manlık duygulan köpürdü, müslümanlar üzerindeki şiddet ve baskılan artü.

İslam tarihinde, Mekke dönemi denen ve Hicret'e kadar süren bu eziyet ve çile­lerle geçen yılların çarpıcı sahnelerle dolu ayrıntıları siyer kitaplarında anlatılmakta­dır. Ancak Hicret'in sırf zulümden kaç­mak için vuku bulduğunu sanmak yanlış olur. Ne var ki, hemen bütün tarih ve si­yer kitaplan Hicret olayını müslümanlar bakımından "edilgin (pasif) bir olay" ha­linde değerlendirmektedirler. Bu kitap­lar, Hicret'i ortak bir dil içinde, zulüm ve işkencesini artırmış olan Kureyş'in baskı­sından kurtulmak İsteyen müslümanlarra başvurduğu bir çare biçiminde ele almak­tadırlar. Konuya bu açıdan yaklaşılmasın­da özellikle Kureyş'in baskıcı, işkenceci, zalim tutumunu ortaya kovmak hususu başta rol oynamaktadır. Fakat bu yaklaşım tarzının, Hicret'in müslümanlar bakı­mından taşıdığı "etkin" (aktif) siyasal tav­rı, siyasal anlamı yeterince açığa vurmak­tan yoksun bulunduğu, bu etkin tavrı göl­gelediği söylenebilir. Mesele sadece küf­rün zulmüne işaret etmek olmamalı; müs­lümanların takındığı etkin tavır da belir­lenmelidir. Hicret olayında her ne kadar Kureyş'in zulmünün tahammül edilmez noktalara ulaşması önemli bîr sebepse de, İslami mücadeleyi Kureyş'in (Mek­ke'nin) dışına çıkararak bağımsız bir düz­lemde sürdürmek daha da Önemli bir fak­törsayılmalıdır.Gerçekten de, Hicret'ten önce, İslam'ın Medine'de yayılmaya başlamış olması ve müslümanların oraya yerleşebilmesi bakı­mından elverişli bir ortamın sağlanmış bu­lunması dikkate değer bir gelişmedir.Mekke döneminde birbirini izlemiş çe-Şİtli işkence ve boykot olaylarındım tümü­nü bir yana bırakarak, sadece bir "olay"a ve bir "teklife değinerek Hicret olayını-nın aktif niteliğini belirtmek mümkün­dür.Olay: Hz. Ebu Bekîr, Habeşistan'a git­mek niyetiyle (ki ilk Hicret Habeşistan'a­dır) Mekke'den yola çıkar. Fakat biraz ilerleyince bu niyetinden vazgeçer ve bu­lunduğu yerde Malik adlı birinin himaye­sine girer. Misafir edildiği evin kapısı önünde bir yer yapıp orada namaz kılma­ya başlar. O namaz kıldıkça müşriklerin karılan ve cariyeleri de toplanıp onu sey­retmeye başlarlar. Ebu Bekir gözü yaşlı bir insandı, namaz kılarken kendini tuta­mayıp ağlardı. Kureyşli'ler Ebu Bekir'in bu halini öğrenip Malik'e haber gönderir­ler: "Ebu Bekir'in açıkta namaz kılması­na razı değiliz. Kadınlarımız ve çocukları­mız onu seyrederek İslam'a yaklaşabilir­ler. Namaz kılacaksa kapalı bir yerde kıl­sın, yoksa evini terketsin". Malik, Ebu Be­kir'e bu haberi iletince o, "Bensenin komsuluğundan vazgeçtim, Allah'ın komşulu­ğuna gidiyorum" diyerek orayı terkeder.Teklif: Kureyşliler, Allah'ın Resulüne Şu teklifte bulunurlar: "Muradın nedir? Ne İstersen verelim. Zengin olmak istiyor­san sana servet toplayalım. Reislik dava-sındaysan gel üzerimize reis ve efendi ol. Ne istersen onu yapalım, ne istersen onu verelim, yalnız şu söylediklerinden vaz­geç". Kureyş'in bu teklifi, onların putları­na, kurulu düzenine ilişmemek şartıyla, Allah Resulünün bütün söylediklerine ra­zı olmayı kabul edeceklerinden başka bir anlama gelmiyordu ve böyle bir teklif el­bette kabul edilemezdi.Kureyş'in, İslam karşısındaki tavrını iyi­ce belirleyebilmek için şu olayı da anmak gerekiyor. Kureyş'in ihtiyarlarından bir kısmı, Allah Resulünün karşısına çıkarak derler ki: "Gel biz senin taptığına tapa­lım, sen de bizim taptıklarımıza tap, böy­lece bîz ve sen bu konuda ortaklık yapmış oluruz. Senİn taptığın bizim taptıklarımız­dan daha iyi ise biz bundan hissemizi al­mış oluruz; yok, bizim taptıklarımız senin taptığından iyi ise sen bundan nasibini al­mış olursun." Kureyş'in bu teklifi üzerine "Kafırûn" suresi nazil olur.Kureyş'in Allah Resulüne yaptığı teklif­lere ve takındığı tavra yakından bakılırsa, bunların adı konulmamış, gizli bir laiklik fikrini dile getirdiğini söylememiz müm­kündür. Onlar, İslam'ın mahiyetini he­nüz yeterince kavrayamadıklarından far­kına varmadan İslam'da da "Sezann hak­kı Sezar'a, Tann'mn hakkı Tanrı'ya" ilke­sinin geçerli olabileceği düşüncesini taşı­yorlardı. Ayrı bir konumda da olsa, İs­lam'ın küfür kurumlarıyla, küfür düzeniy­le uzlaşmacı bir tavra eğilim gösterebile­ceğini umuyorlardı.Kureyş'in bu nitelikteki bütün teklifleri, Resulullah tarafından kökten reddedil­miştir. Çünkü bu tekliflerin kabul edilroesi demek, müslümanların "kurulu düze­nin" kaidelerini kabul ederek o düzenin müsaadesi çerçevesinde faaliyet göster­mesi; daha baştan şartlı, kısıtlı, hatta İs­lam'ın hükümleri balonundan çelişkili bir statüyü benimsemeleri anlamına gelecek­ti. Bu tür teklifler İslam yönünden çelişki­liydi, çünkü böylece müslümanlar zulme rıza göstererek zulümle mücadele etmek zorunda bırakılmış olacaktı. Başka bir de­yişle, müslümanlar hem kurulu düzenin bîr parçası olarak bırakılmış olacaklar, hem böyle bir durumda kurulu düzene müdahale edeceklerdir. Kureyş de böyle­ce tıpkı Roma mantığını kullanmış oluyor­du.Müslümanlar gerçi Hicret anına kadar zulüm düzeninin bir parçası olarak yaşadı­lar. Her ne kadar onların bir "ara dönem" olarak yaşadıkları bu durum zulme rıza göstermek gibi bir anlamı ve niyeti içermi-yorduysa da, müslümanların îslam'ıbirey-sel planda yaşadıklarına da kuşku yoktu. Müslümanlar bu dönemi, yayılma ve ço­ğalma dönemi olarak değerlendirdiler. Müslümanların varlığı Kureyş nezdinde defacto (fiilen) kabul edilmişse de, müslü­manlar henüz dejtıre (hukuken) kendileri­ni "tanıtma" imkanını elde edememişler­di. Yani Kureyş karşısında "bağımsız bir taraf1 olma statüsünü kazanmışlardı. Me­dine'de İslam'ın hızla yayılmaya başlama­sına bu ortamın hazırlığı diye bakılabilir. Bu hazırlık, yapılan iki Akabe biatıyla ol-gunlaştırılmıştır.Akabe Hatlarından sonra müslümanla-nn Medine'ye göçü hız kazanmış, pek azı dışında hemen bütün müslümanlar Medi­ne'ye gitmişti. En sonunda da, Allah'ın Resulü vahiyle gelen emirle yanına en sa­dık arkadaşı Ebu Bekir'i alarak yola çık­mıştı.Müslümanların amacı sadece, içinde ya­şadıkları toplumu kendileri için rahat yaşanabilir bir hale getirmekten ibaret ol­saydı, her halde "hicret" gibi kendilerini ağır meşakkatlere katlanmak durumunda bırakan bir eyleme girilmezlerdi. Nite­kim Kureyş' in Allah Resulüne yaptığı tek­liflerden, şartlara bağlı kalınmak suretiy­le müslümanlara böyle bir yaşama ortamı­nın sağlanabileceği sonucunu çıkartmak mümkün görünmektedir.Ne var ki, Kureyş'in teklifini kabul et­mek İslam'ın öngördüğü ilkelerle bağdaş-tırılamazdı. Çünkü müslümanlar yalın bi-Çİmde içinde bulundukları toplumun yaşa­ma tarzını sadece "reorganizasyon" (yeni­den düzenleme) anlamına gelebilecek bir değişikliğe tabi tutmak istemiyorlardı. Ku­rulu düzenin her türlü kurumunu, putunu kaldırıp onun yerine İslam'm öngördüğü hayat tarzını getirmek istiyorlardı. Hicreti zorunlu kılan nedenler arasında onun görünen anlamının zulümden kur­tulmak, özgürlük ortamına varmak oldu­ğuna değinilmişti. Fakat Hicret'i sırf bu anlamıyla algılamak eksik olur. Bu anla­mıyla Hicret sırf edilgin, savunucu bir ey­lem biçimine girer.Hicret'in sırf edilgin (savunucu) bir bi­çimde ele alınmasında biraz da Batılı ta­rihçilerin "cihad" konusunda takındıkları olumsuz, hatta suçlayıcı tavırlarının etkisi olmuştur. Bazı müslümanlar, Batıkların bu tür eleştirilerine bakarak kendilerini gereksiz yere savunma zorunluluğunu his­setmişlerdir.Kuşkusuz ki, Hicret' in vuku bulmasında Kureyş'in zulmünü gözardı etmek mâm

  • kün değildir. Ancak Hicret, bir yanıyla "e-dilgin" bir olaysa, bir yanıyla da küfre kar­şı "etkin" bir tavır alma biçimidir. Nite­kim "cihad" emrinin Hicret'ten sonra gel­mesi de böyle bir anlayışı doğrulayacak ni­teliktedir.Gerçi Hicret'ten sonraki savaşların (za­ten Hicret'ten önce bir takım bireysel çataşmaların dışında Öz anlamıyla savaş ol­mamıştır) müsebbibi İslam düşmanlarıy­dı. Fakat önemli olan, müslümanlara Hic­ret' ten sonra kafirlerle savaşmalarına mü­saade, hatta emir verilmiş olmasıdır. Hic­ret'ten önce def İslam düşmanlarıyla sa­vaşmak için çeşitli sebepler ortaya çık­mış, fakat müslüm anların gerçek anlamıy­la bir sıcak savaşa girmelerine müsaade edilmemişti.Hicret, bu etkin yanıyla müslümanların zulüm düzeninin bîr parçası olarak yaşa­mayı reddedişleri ve küfrün karşısına "ba­ğımsız bir güç" olarak çıkmaları anlamına gelmektedir. Bu anlamıyla da zulme karşı zalim düzenin bir parçası olarak mücade­le verilmeyeceğinin, böyle düşünmenin eş­yanın tabiatına aykırı düşeceğinin bir İfa­desi sayılmalıdır. Müslümanlann Kureyş toplumunda uğradıkları sıkıntıların, zor­lukların bir sebebi orada baskı\altında tu­tulmaları ise, bir başka sebep de yürüttük­leri mücadelede inisyatifi ellerinde bulun-duramamış olmalarıdır. Hicret, İslami mücadelede müslümanlann inisyatifi ele geçirmek için, Allah'ın emriyle uyguladık­ları bir yöntemdir. Kısacası sadece zulüm­den kurtulmak gibi edilgin bir tavrı değil, fakat aynı zamanda zulme karşı çıkmak ve son vermek gibi etkin bir anlamı da içermektedir.Burada, dikkati çeken husus Hicret'in müslümanlar yönünden İslam'ı tebliğ hu­susunda bir "taraf haline gelmesi bakı­mından taşıdığı Önemdir. Kuşkusuz, İs­lam'ın tebliği Hicret'ten önce de yapılı­yordu. Ne var İd, bu dönemde yapılan teb­liğ Kureyş'in yaşadığı küfür düzenine doğ­rudan müdahale edebilecek bir konumda değildi. Tersine, Kureyşüler, müslüm an­ları kendi toplumlannın bir üyesi diye gör­düklerinden onlara karşı zecri tedbirler, müeyyideler uygulayabilme hakkını kendi­lerinde görebiliyorlardı. Gerçekten de,Peygamber'e uygulanan ve birkaç yıl sü­ren "boykot" olayı bu durumun örneğidir. Kureyşlileri, böyle bir müeyyide uygula­maya götüren sebep Allah Resulü'nün, kendi toplumlarının bir üyesi olarak gör­mekten başka bir şekilde yorumlanamaz. Müslümanlar, bu dönemde elbette gene m üslumandılar, fakat İslamlannı ancak bireysel planda yaşayabiliyorlar ve birey­ler olarak çoğalmaya çalışıyorlardı. Ger­çek anlamıyla cemaat haline gelmeleri ve devlet haline dönüşerek bağımsız sulta'la-nna kavuşabilmeleri ancak Hicret'ten sonra mümkün olabilmiştir.Hicret teorik değil, fiili bir olaydır. İn­san kendini Hicrette farzetmekle Hicret etmiş olmaz. Hicret, zulümle, küfürle mü­cadele etmek için zulüm ve küfür ülkesini terketmekdİr. Resulullah (s.)'ın "kafirler­le savaşıldiğı sürece hkret bitmez" şeklin­deki hadisi Hicret'in sürekliliğini vurgula­maktadır.Ancak buradan hareketle, her türlü kü­für ölçüsünü terketmeyi, simgesel anlam­da bir Hicret diye görmek de mümkün­dür.

    - 3 yıl, 2 ay önce yazıldı.