Küreselleşme

Küreselleşme, ülkeler arasındaki iktisadi, sosyal ve siyasal ilişkilerin gelişmesi , farklı toplum ve kültürlerin inanç ve beklentilerinin daha iyi tanınması, uluslararası ilişkilerinin yoğunlaşması gibi birbiriyle bağlantılı konuları içeren bir kavramdır. Küreselleşme çağı olarak adlandırılan yaşadığımız dönemde hemen her alanda çarpıcı değişiklikler görülmekte, karmaşık bir çevre içinde yaşama zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Küreselleşme hakkında ansiklopedik bilgi

Küreselleşme, ülkeler arasındaki iktisadi, sosyal ve siyasal ilişkilerin gelişmesi , farklı toplum ve kültürlerin inanç ve beklentilerinin daha iyi tanınması, uluslararası ilişkilerinin yoğunlaşması gibi birbiriyle bağlantılı konuları içeren bir kavramdır. Küreselleşme çağı olarak adlandırılan yaşadığımız dönemde hemen her alanda çarpıcı değişiklikler görülmekte, karmaşık bir çevre içinde yaşama zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Günümüzde daha çok insan birbiriyle eski dönemlere oranla daha fazla bağlantı içindedir. Milyonlarca insan, farkına varmaksızın uzak mesafeler ötesinden hayatlarını değiştirmekte olan küresel ağlara takılmaktadır.

Küreselleşme olgusuyla birlikte bazı endişeler çeşitli gruplar tarafından dile getirilmiş, buna karşın bazı kesimler ise küreselleşme ile bilgi toplumunu ilişkilendirerek, sınırların ortadan kalkması ve küresel köy söylemleriyle küreselleşmenin yanında yer almışlardır. Küreselleşme kendini 20. Yüzyılın sonunda dünya çapında yaşanan, toplumlar ve devletler için aynılaştırıcı sonuçları olan bir fenomen olarak sunmaktadır.

Küreselleşme süreci kazananları ve kaybedenleri fırsatları ve dezavantajları içinde paradoksal olarak bulunduran bir süreçtir. Giddens küreselleşmeye yaklaşımları şüpheciler ve radikaller olmak üzere 2 bölüme ayırmaktadır. Şüpheciler daha çok siyasal solda özellikle eski solda toplanmaktadır. Hükümetler ekonomik yaşamı hala denetimleri altında tutabilmekte ve refah devleti varlığını sürdürmektedir. Şüphecilere göre , küreselleşme nosyonu , refah sistemlerini ortadan kaldırmak ve devlet harcamalarında kısıntı yapmak isteyen serbest piyasacıların ortaya attığı bir ideolojidir. Gördüklerimiz ise olsa olsa yüz yıl önceki dünyanın bir tekrarından ibarettir. Para ticareti dahil olmak üzere yoğun ticaretin yapıldığı, açık bir küresel ekonomi on dokuzuncu yüzyılın sonunda da vardı.I Giddens bu tartışmada radikallere hak vermektedir. Dünya ticaretinin bugünkü düzeyi eskisinden çok daha fazla ve çok daha kapsamlı mallarla hizmetleri içeriyor. Ancak en büyük farklılık, finans ve sermaye akışının düzeyinde görülüyor.

KÜRESELLEŞMENİN KÖKENİ , GELİŞİMİ VE DÜNYAYA ETKİLERİ:

Bir çok araştırmacıya göre temel anlamda küreselleşme,kökenleri 1960'larda ortaya çıkan dönüşüm ve hızlı değişimlere dayalı, politik sonuçları beraberinde getiren ekonomik bir süreçtir. Küreselleşme, ulus aşırı şirketlerin uluslararası yatırım stratejilerinde, özellikle üretimin yerel olmaktan çıkarılıp farklı bölgelerde gerçekleştirilmesini içeren radikal bir yeniden konum belirleme çabası gerektirmektedir. 1970'lerdeki iktisadi krizler sonucunda ulus aşırı firmalar ulusal üretim hatalarını artık uluslararası hale getirmek zorunda kalmışlardır. Bu durum , üretimin uluslararasılaşması olarak anılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD önderliğinde oluşturulan yeni ekonomik ve siyasi dünya düzeni , yani Pax Americana, uluslararası ekonomide karşılıklı değişim yaklaşımına dayanmaktadır. Uluslararası mal, sermaye ve bilgi akışının kolaylaşması ve güvenli bir hale gelmesi ile Pax Americana uluslar arası ekonominin karşılıklı değişim yaklaşımından küresel üretime dönüşmesine yardımcı olmuştur.

Küreselleşme hareketlerinin yaklaşık son 20 yılda ortaya çıktığı ve hız kazandığı görülmektedir. Küreselleşen dünyanın anlaşılması bir çok açıdan oldukça karmaşıktır. Küreselleşme, bünyesinde farklı boyutlarda bir çok konuyu barındıran karmaşık bir sosyal, ekonomik ve politik içeriğe sahiptir. Ekonomistler ve ekolojistler benzer şekilde "küresel yerelleşme (küyerelleşme)" kavramından söz edilmektedir. Bu yaklaşım "küresel düşün, yerel faaliyet göster" sloganıyla ifade edilmektedir. Gerek piyasa koşullarının zorlaması, gerekse sosyal yapı nedeniyle değişik piyasalar , şirketler ve sektörler değişik şekillerde örgütlenmektedir. Öte yandan , esas itibariyle ekonomik bir olgu olarak görülen küreselleşmeye, sosyologlar kültürel bir süreç olarak bakmaktadırlar. Sıkça değinildiği gibi dünya küçülmekte ama bütünleşmemektedir. Ekonomiler birbirine yaklaştıkça uluslar, kentler ve bölgeler birbirinden ayrılmaktadır. Küresel ekonomik bütünleşme süreci politik ve sosyal dağılmayı hızlandırmaktadır. Aile bağları kopmakta, yerleşik otoriteler sarsılmakta, yerel toplum bağları zorlanmaktadır. Uluslar da tıpkı hücreler gibi bölünerek çoğalmaktadır.

Küreselleşme süreci hızlandıkça her biçimiyle yöreselliğin etkilerinin arttığı görülmektedir. Dünyanın her tarafındaki insanların büyük kısmı için bir yere bağlı olmak her zamanki kadar önem taşımaktadır. Kimlikleri bir yere bağlı olan ve başka bir yerde yaşamayı düşünemeyen bu insanlar yaşamak için belli bir toprağa ve kendilerini daha iyi hissetmek için kendi kültür ve dillerine dayanma ihtiyacı hissetmektedirler.

Küreselleşmeyle beraber dünyada artan kutuplaşmalar ve oluşturulan birlikler , küreselleşmenin getirdiği sonuçlardan yalnız biridir.Nitekim, Birleşmiş Milletler 1945'te sadece 51 ülkeyle kurulmuştu. 1960 yılında 100,1984'te 159 ülkenin BM’e kayıtlı olduğu görülmektedir.1993 ortalarında ise, Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte üye sayısı184'e yükselmiştir.Başlangıçta Rusya’ya karşı kurulan NATO , küreselleşmeyle beraber şekil değiştirmiştir. Bu günlerde ise Rusya’nın da NATO ile flörtü sürmektedir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından dünyada askeri açıdan tek süper güç olarak ABD'nin kalmasına rağmen , ekonomik olarak üç süper gücün varlığından söz etmek mümkündür. Altın Üçgen ya da kısaca Üçlü olarak isimlendirilen bu güçler ABD, AB ve Japonya'dır. Söz konusu üç güç, dünya üzerindeki doğrudan dış yatırımlar ve uluslararası ticaretin büyük bölümüne hakimdirler. Bu üçlünün ilişkileri yakın coğrafyalarını da önemli ölçüde etkilemektedir. Nitekim, ABD; Kanada, Orta ve Güney Amerika ülkeleri, AB; Doğu Blok Ülkeleri ve Japonya da Pasifik bölgesindeki ülkelerle yakın ilişki içindedir. Doğudan dış yatırımlar; ticaret, mali kaynak akışı ve teknoloji transferi ile yakın ilişkisi nedeniyle iktisadi gelişme açısından önemli bir hale gelmiştir. Ancak, tüm gelişmekte olan ülkelerin üçlü gücün yatırımlarını çekmekte başarılı olduğu söylenemez. Bu yatırım fonlarının büyük bölümü çok uluslu işletmeler tarafından , en yakın komşu ülkeden başlayarak bölgesel iletişim ağları kurma amacıyla kullanılmaktadır. Nitekim, Meksika'daki toplam doğrudan dış yatırımların yüzde 61'i ABD kökenli işletmelerden gelirken , Güney Kore'nin doğrudan dış yatırımlarının yüzde 52 'si Japon firmalarınca sağlanmaktadır. 1990'ların başında gelişmekte olan ülkelere yapılan tüm yatırımların yarısından fazlası Brezilya, Çin, Hong Kong ,Meksika ve Singapur'a yapılmaktaydı. Bu durumun en önemli sebeplerinden biri , söz konusu ülkelerin üçlü güçle olan yakın ilişkileridir. II

Dünyadaki değişim eğilimini gözlemlediğimizde globalleşme ile birlikte dikkati çeken bir diğer olgunun yerelleşmeolduğunu görüyoruz. Glokalleşme son zamanlarda yaygın olarak benimsenen ve kullanılan kavramlardan birisi. Glokalleşme, kısaca “uluslararası ilişkilerde global gerçeklerden hareket ederek global düşünmeyi, otarşizm yerine dışa açılmayı, dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi; ülke içinde ise merkezi yönetim kanalıyla ekonomiyi ve siyaseti yönlendirme yerine yerel yönetimleri daha fazla güçlendirmeyi” ifade ediyor. Yerelleşmenin siyasal gücün tek elde toplanmasını önleyeceği ve böylece yerel demokrasiyi güçlendireceği ifade ediliyor. Desantralizasyon ya da adem-i merkeziyetçi yönetim kavramları yerelleşme ile aynı anlama geliyor. Yerelleşme, gerçekten de yerel demokrasiyi güçlendirmek için çok önem taşıyor. Yerel özerklik için yerel yönetimlerin merkezi yönetimlerin boyunduruğundan kurtarılmaları gerekiyor. Ancak yerelleşme bir taraftan, yerel halkın yönetime katılmasını sağlayarak demokrasiyi geliştirecek bir görevi yerine getirirken, öte taraftan yerel tiranlığı ve despotizmi de ortaya çıkarabilecek bir etki gösterebilir.

Küreselleşme süreci içinde paradoksal bir çatışmayı bulunduran bir süreçtir. Ülkeler arasında da ülke içinde de , sektörler arasında da sektör içinde de kaybedenler ve kazananlar bu süreçte birlikte barınmaktadır. Küreselleşme sürecinden ülkeler, kurumlar , meslekler, ve kişiler açısından kazanan ve kaybedenler bulunmaktadır. Özellikle son dönemde küreselleşme sürecinin yarattığı toplumsal eşitsizliklere ilişkin önemli eleştiriler yapılmaktadır. Bunun yanında küreselleşme sürecinde kuralların konulmasında ve çözüm önerilerinin hayata geçirilmesine dair ciddi tartışmalar yapılmaktadır.

Küreselleşme sürecinin hız kazanmasında enformasyon teknolojilerinin önemli bir rol oynadığını aşikardır. Özellikle 1970' li yıllarda hız kazanan enformasyon teknolojilerinin yükselişi ve kitle üretim ve tüketiminin krize girmesi üretimin yapısında ciddi dönüşümler yaşanmasını beraberinde getirdi. Bilgi ve hizmet işleri ve işçileri yaşanan süreçte önem kazanırken mavi yakalı işçiler, ve imalat işleri eski önemlerini kaybetmeye başladılar

Bilgi ve enformasyon sektörlerinin öne çıkması sanayi toplumunun mavi yakalı işçisine olan talebi azaltmış ve belirli sektörler dışında firmalar küçülme yoluna gitmişlerdir. Aynı zamanda bu süreç beyaz yakalı bilgi işçisine olan talebi arttırırken milyonlarca mavi yakalı işçi istihdam sürecinin dışında kalmıştır. Yaşanan gelişmeler hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde işsizlik sorununu ortaya çıkarmıştır. Bilgi ve hizmet işlerinde çalışan son derece vasıflı, eğitimi , yaratıcılığı, yüksek bilgi işçileri bu dönüşümden kazançlı çıkan grubu oluşturmaktadır.

Toffler işsizliğin artık niceliksel olmaktan çıktığını ve niteliksel olduğunu belirtmektedir. Yeni iş alanları açmakla işsizlerin sayısı azaltılamamaktadır, çünkü sorun artık sayı sorunu değildir. Toffler her işsize karşı on tane işçi aranıyor ilanı da çıksa , on milyon işçi aranırken ortada bir milyon işsiz de olsa , o bir milyon kişi , yeterli beceri ve bilgiye sahip olmadıkça , istenen işi yapamayacağını belirtmektedir. Beceriler artık öyle çeşitlidir ki ve öyle çabuk değişmektedir ki, işçilerin geçmişteki kadar ucuza değiştirilip yerine yenilerinin alınması düşünülemez. Para ve sayı artık sorunu çözemez hale gelmiştir.III Dolayısıyla hızlı değişen teknoloji ve yenilikler karşısında bunları kullanabilecek beceri ve bilgiye dayalı işçilerin önemi büyük önem kazanmaktadır.

Son çeyrek yüzyılda istihdam ve sektörel yapıdaki dönüşüm, bilgi ve hizmet işlerinin öne çıkması sonucu sendikal yapıda da ciddi sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Küreselleşme sürecinde sendikal yapının gittikçe zayıfladığı görülmektedir. Toffler sendikaların daha çok zanaat veya seri üretime göre tasarlanmış oldukları için , ya tümüyle değişmeleri ya da süper-sembolik ekonomiye uygun yeni örgütlenme biçimlerinin düşünülmesinin şart olduğunu belirtiyor. Sendikaların devam edebilmesi için işçileri tek bir kitle olarak düşünmekten vazgeçip , tek tek bireyler olarak düşünmeye başlamaları gerekir.IV

Sendikalar vasıfsız işçiler için aidiyet duygusu sağlamaktaydı. Sendikaların zayıflaması ve işsizlikteki artış işçilerin yeni aidiyet alanları arayışına yol açmıştır. Ayrıca işsiz kalmış ve yakın zamanda iş bulamayacak durumda olan büyük bir kitle için geleceğe yönelik güvensizlik ve belirsizlik artmıştır. Bozkurt, küreselleşme sürecinin en çok tartışılan sonuçlarından birisinin gittikçe artan belirsizlik ve güvensizlik olduğunu belirtmektedir. Bu sadece gelir düzeyi düşük gruplar arasında değil, orta sınıflar arasında da giderek yaygınlaşıyor.V Gittikçe artan belirsizlik ve güvensizlik kişilere aidiyet ve kimlik sağlama işlevi gören fundemantalist ve milliyetçi akımların güçlenmesini de beraberinde getirmektedir. Nitekim dünyada milliyetçi hareketlerin güçlenmesi , ırkçılık, dini hareketlerin artışı küreselleşme sürecinin ivme kazandığı gelişmelerdir. Küreselleşme sürecinde işsiz kalan veya gelecek belirsizliği ve ümitsizliği bulunan kesimler kendilerine parlak bir gelecek vaat eden büyük hayaller sunan söylemlere kolayca yönelebilmektedirler.

Ekonomik küreselleşme gelir eşitsizliğini hem ülke içinde hem de ülkeler arasında dramatik olarak arttırmaktadır . Dünyanın zengin ülkelerinde yaşayan %20 üst gelir dilimiyle fakir ülkelerde yaşayan %20 lik alt kesim arasındaki gelir farkı 1960 yılında 30 kat iken bu oran 1997 'de 74 katına fırlamıştır. Dünyanın en zengin 200 insanı net kazancını 1994-1998 yılları arasında iki kat arttırarak 1 trilyon doların üstüne çıkarmışlardır. En zengin 3 milyarderin servetlerinin toplamı 600 milyondan fazla nüfusun yaşadığı az gelişmiş ülkelerin GDP' sinden daha fazladır.1970'den beri Amerika'da en üstteki %1 lik hane halkı ulusal gelirden aldığı payı iki kat artırmıştır. En üst %1 lik kesim halen alttaki %95 lik gruptan daha fazla zenginliğe sahiptir.

Bilgi ve enformasyon teknolojilerinin rekabette üstünlüğü yarattığı bir dönemde , yeni enformasyon teknolojilerini yaratan ve kullanan ülke ve grupların gelişmiş ülkeler olması ülkeler arasındaki eşitsizliği daha da arttırmaktadır. Nitekim 2000 İnsani Kalkınma Raporuna göre internet dünyadaki en zengin %20'nin internet kullanımındaki oranı %93,3 iken en fakir %20 sinde bu oran %0.2 dir. Dolayısıyla yakın gelecekte de eşitsizliğin giderilmesine yönelik büyük bir umut yok gibidir. Eşitsizliğin artışı bir çok ülkede , 1998 Endonezya örneğinde olduğu gibi sosyal patlamaları ve huzursuzlukları da beraberinde getirmektedir. Aynı zamanda gelişmiş ülkeler arasında ticari blokların oluşması ve bölgeselleşme iddiaları bu bloklar dışında kalan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin durumunu daha da güçleştirmektedir.

Küreselleşmeye yöneltilen en büyük eleştirilerin ve yaşanan sorunların merkezinde çokuluslu sermayenin küreselleşme sürecinde kuralları koyduğu ve bu kurallar karşısında ulusal hükümetlerin politika oluşturmakta yetersiz kaldığıdır. Aynı zamanda enformasyon ağlarıyla finans piyasalarının birbirine bağlı olduğu bir küresel ekonomide uluslar üstü sermayenin çok kısa zamanda mevcut ülkeyi terk etmesi Rusya ve Asya krizlerinde görüldüğü gibi küresel krizlere neden olmaktadır.Dünya ihracatında önemli bir gücü elinde bulunduran küresel şirketlerin merkezi birkaç ülkede odaklanmaktadır.

Uluslar arası sermayenin ve küresel şirketlerin kuralları belirlediği ve piyasaları biçimlendirdiği küresel ekonomide sosyal politikaların ve maliyetlerinin sorumluluğunu üstlenen çıkmamaktadır. Her ne pahasına olursa olsun ekonomik gelişme hedeflenirken , sosyal gelişmenin ve adaletin göz ardı edilmesi eşitsizlik, yoksulluk ve dışlanma sorunlarının uluslar arası boyut kazanmasını hızlandırmaktadır. Dolayısıyla eğitim ve sağlık alanlarında sorunlar yaşanmakta, doğanın tükenme hızı artmakta , çevre sorunları şiddetlenmekte, uluslararası çalışma standartları aşınmakta, gerçek ücretlerde gerilemeler gözlenmekte, çocuk işçi istihdamı artmakta , işten çıkarmalar yoğunlaşmakta, işsizlik sorunu yapısallaşmakta, sosyal huzursuzluklar ve şiddet artmaktadır.

Yeni küresel elektronik ekonomide , fon yöneticileri, bankacılar, büyük şirketler ve onların yanı sıra milyonlarca bireysel yatırımcı , büyük miktarda sermayeyi tek bir tuşu tıklayarak dünyanın bir ucundan öbür ucuna aktarabiliyorlar. Ve bu hareketleriyle , Asya'daki olaylarda seyrettiğimiz üzere , kaya gibi sağlam görünen ekonomilerin tüm istikrarını bozabiliyorlar.VI Yaşanan krizlerin bir çoğu çokuluslu şirketlerin ve uluslarüstü sermayenin kendilerine daha cazip imkanlar ve ortamlar ortaya koyan ülke ve finans piyasalarına gitmesinden kaynaklanmaktadır. Uluslar üstü sermayeye yapılan kısıtlamalar ülkeden çokuluslu şirket ve sermeyenin kaçmasına neden olmaktadır.

Mevcut kurumlar günümüzde finans piyasalarında yaşanan krizlere çözüm bulamamaktadırlar. Uluslar üstü sermayenin kontrol edilememesi ve tek tuşla bulunulan ülkeyi terk edebilme hareketliliğinin yüksekliği önümüzdeki dönemde tartışılacak en önemli konulardan birini oluşturacaktır. Çözüm olarak önerilen uluslar arası para hareketlerinin uluslar arası vergilendirmeyle kontrol altına alınması ve yabancı sermayeye belli koşullarda izin verilmesi gibi yöntemlerin uygulanabilirliği ülkeler arasındaki eşitsizlikler de dikkate alındığında mümkün gözükmemektedir. Küreselleşme süreciyle birlikte ulus devletin konumuna yönelik tartışmalarda şiddetlenmektedir.

Dünyada bir globalleşmeden söz ederken Türkiye’nin konumu ve geleceği nasıl olur veya nasıl olacak diye bir soru sormamız gerekir. Globalleşen dünyada bir çok kutuplaşmalar ve çeşitli bloklar oluşmaktadır. Türkiye bu gibi yapılara entegre mi olmalı yoksa , otarşik bir yapıda mı bulunmalıdır? Bütün bu sorulara cevap vermek için ülkelerin politikalarına bakmamız gerekir. Örneğin ABD’nin politikası menfaat politikasıdır, eğer bir şeyden çıkar sağlıyorsa ya da faydalı görünüyorsa ABD, o ise girer. ABD için ülkesinin menfaatleri en yüksek seviyededir. Yeri geldiğinde en azılı düşmanıyla bile dost olabilir. Küreselleşme bir taraftan gelişmiş ülkeleri daha zengin yaparken diğer taraftan da fakir ülkeler daha fakir olmaktadır.Dünyanın giderek küresel bir yoksullaşmasından söz edilmektedir. Belli kurum ve devletler dünya ekonomisinin yarıya yakın payını alırken,diğer devletler daha azını almak zorunda kalıyor. Bu da küreselleşmenin devamında sekteye yol açmaktadır. Giderek küreselleşmeye karşı protestolar ve mitingler yapılmakta, yeni sosyal ve siyasal yapı biçimleri ortaya çıkmaktadır. Artık, küreselleşme taraftarları ve karşıtları diye belli gruplar var.

Küreselleşme içinde Türkiye’ye baktığımızda etkin bir siyaset ve politikadan söz edemeyiz. Her ne kadar dünya küreselleşse de , her ne kadar ülkeler bir birine yakınlaşsa da, Türkiye etkin ve tavizsiz bir politika gütmedikten sonra ve daha da önemlisi iyi bir ekonomiye sahip olmadıktan sonra globalleşen dünyada herhangi bir söz hakkının bulunmayacağı çoğu tarafından bilinmektedir. Politikacılar da bunun bilincinde ve bundan dolayı AB’ye girmek için yoğun bir çapa harcamaktadırlar.Ayrıca küreselleşmenin getirdiği bir çok sorun da belirmektedir.

Küyerelleşme ve ekolojik tehlike giderek önem kazanmakta, ulusal olan değersizleşmededir. İşte bu noktada bir ülke vatandaşından veya ulustan söz etmek de olanaksızlaşıyor. Artık, ülkeler politikalarını gözden geçirmekte ve baskıcı zihniyete sahip yönetimler yerini gederek demokratik yönetimlere bırakmaktadır. Bunda da etkin olan olgu ise küyerelleşmedir. Ülkeler içinde bir çok etnik unsurları barındırmaktadır ve bu topluluklar özerkliklerini isteme hakkına sahip olmaya başladılar küreselleşmeyle. Nitekim çoğu ülke politikaları da bu yönde bir politika gütmek zorunda kalmıştır. Bu çok kültürlülük siyasi doğruculuk ile ülke politikalarında güvence altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu ABD’de totaliteryen bir yapıya dönüşürken, bizde ise başı boşluk söz konusudur.

Küreselleşme postmodernizmin bir söylemi gibidir. Postmodernizmin söylemlerinde insana değer verilmekte, çoğulculuk önemsenmekte ve insanın topluma yabancılaşması hoş görülmemektedir ama, her zaman söylemler pratikte uygulanamamaktadır. Bildiğimiz gibi küreselleşme yeni bir kapitalizm oluşturmaktadır. Bu da yeni liberallerin politikalarından türemektedir. Fukuyama, dünyanın artık liberal ekonomi ve politikalara bağlı olacağını ve giderek liberal politikaların ülke politikalarını belirleyeceğinden söz etmektedir. Tabi ki bu da yeni bir kapitalizm oluşturacaktır.

Bütün bu söylem ve beliren yapılara bakarsak, Türkiye için bir gelecek profili çizebilmek mümkün gözükmektedir. Türkiye’nin şu anki politikasına baktığımızda ABD yanlısı bir yanı var, bu da bize ileride Türkiye’nin de bu yeni liberal politikalara uyum sağlayacağı ve ülke içindeki sosyo-politik yapısını bu şekilde ayarlayacağı izlenimini bize vermektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki, eğer Türkiye akıllı bir politika öne sürmezse yeni sosyo-ekonomik krizlere ulaşabilir. İlk önce Türkiye’nin yapması gereken; IMF’nin elinden kurtulması ve kendi sanayisini kurmasıdır. Yabancı sermayeden çok ülke vatandaşına güvenmeli, bir şey ortaya sunulurken vatandaşın fikri alınmalı ve daha doğrusu ülke içindeki çeşitli etnik kimliklere olanaklar sunulmalı,dışlanmamalı ve onlara demokrasinin gereği olan her türlü etkinliğe katılma imkanı sunulmalı. Bu ülke içinde yaşayan bütün vatandaşlara sunulması gereken haktır ayrıca. Örneğin; insanlar istediği sendika ya da sivil toplum kuruluşlarına üye olabilmelidir. Ama Türkiye’de bu, pek de mümkün değil, çünkü daha demokrasi kültürü, diyalojik demokrasi ve sivil itiraz gibi kavramlar gelişmemiştir. Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’deki millet vekillerini çoğu bu kavramları dahi bilmemektedir. Bu gibi kavramları bilmeyenlerden nasıl böyle bir istekte bulunabiliriz ki? O zaman yapılması gereken politika yapanların bilgilenmesi ve değiştirilmesi gerekir. Bunu da yapacak olan halktır, halk da kendini yetiştirmeli ve sorumlu bir vatandaş olmalı, dahası hak ve özgürlüklerinin bilincinde olmalıdır.

Özellikle son dönemde finans piyasalarında yaşanan ve etkileri global düzeyde görülen krizlerin engellenmesine yönelik olarak ciddi arayışlar söz konusu.Küresel düzeyde kuralların ve kurumların oluşturulmasında ciddi bir belirsizlik var. Bu konuda ulus devletler tek başlarına yetersiz kalmaktadır.Nitekim çokuluslu sermaye ulusal engellerle karşılaştığında kendisine çok daha cazip imkanlar sunan başka bir ülkeye çok hızlı bir şekilde gidebiliyor.

Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar da Uluslar arası krizlere çözüm bulmada ve kuralları oluşturmada çok yetersiz kalmaktadır.Küresel bir yönetimin kurulması ve ülkelerin küresel düzeyde belli konularda işbirliği yapması küresel kuralların oluşturulmasında ve krizlerin çözümlenmesinde getirilen bir öneri ama, yakın bir dönemde küresel yönetimin etkin bir şekilde kurulması mümkün görünmemektedir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı ve eşitsizliğin giderek artması ülkeler arasında küreselleşmeye tepkileri arttırmaktadır.

Enformasyon teknolojilerini kullananların küreselleşme sürecinde avantaj kazanması ve bu teknolojilere ve alt yapıya sahip ülkelerin gelişmiş ülkeler olması aradaki gelişmişlik farkını açmaktadır. Küreselleşme sürecinde gelişmiş ülkelerde de az gelişmiş ülkelerde de bu sürece tepkiler yükselmekte ve içe kapanmaya yönelik sesler gelmektedir. Milliyetçi partilerin ve ırkçı hareketlerin yükselişine bu süreçte tanık olunmaktadır. Gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yönelik olarak dolaylı ve doğrudan yardımların artması küresel huzursuzlukları azaltmada izlenebilecek bir yoldur. Ve bunun örnekleri de son dönemde sıkça görülmektedir. Buna rağmen özellikle bu süreçte hem sermaye hem de teknoloji ve insan gücü açısından çok geride bulunan bir çok Afrika ve üçüncü dünya ülkesinin durumu karamsar gözükmektedir.

Sürekli öğrenme, ülke , kurum ve kuruluşlar açısından rekabette avantajın temel anahtarı olacaktır. Sendikalar geçmişten farklı olarak yeni işlevler yüklenmek zorunda kalacaklardır. Bilgi işçileri ve yeni ekonominin yükselişi sendikaların güç kaybının devam etmesine neden olacaktır. Sendikaların varlığını devam ettirebilmeleri amacıyla uluslar üstü sermaye gibi sendikalarında küresel gelişmeleri takip etme ve küresel düzeyde işbirliğine gitmeleri gerekmektedir.

SONUÇ:

Eğer bir küreselleşme varsa, bütün bu değişen ve gelişen yapılar karşısında ülkeler aynı gemide oldukların bilincinde olmalıdırlar ve politik kararlarını kendileri için değil, bütün dünya insanları için almalıdırlar.

Böyle bir yapı içinde Türkiye ne yapmalıdır? Türkiye önce kalkınmaya ve gelişmeye dayalı bir ekonomi kurmalı, parayla oynamamalı, ayrıca IMF’nin elinden kurtulmalıdır. En önemlisi ülke içinde yaşayan insanına güvenmesini bilmeli, onları potansiyel bir tehlike olarak görmemelidir ve vatandaşlarına demokratik haklarını vermelidir.

ALINTILAR:

I-Giddens,Anthony ,(2000), Üçüncü Yol, Birey Yayıncılık s.20-21.

II-AKIN, H.Bahadır (1998) "21.Yüzyılın Eşiğinde Küreselleşme ve Küresel İşletmeler", Finans Dünyası Dergisi (Ocak Sayısı ).

III-Toffler, Alvin(1992), Yeni Güçler Yeni Şoklar,( çev. Belkıs Çorakçı), Altın Kitaplar, s.87-88.

IV-Toffler, Alvin (1992), Yeni Güçler Yeni Şoklar,( çev. Belkıs Çorakçı), Altın Kitaplar,s.88.

V-Bozkurt ,Veysel, (2000),Küreselleşme:Kavram, Gelişim ve Yaklaşımlar, Küreselleşmenin İnsani Yüzü(Der:Bozkurt, Veysel), Alfa Kitabevi ,s.101.

VI-Giddens,Anthony, (2000) Elimizden Kaçıp Giden Dünya,(Çev.Akınhay,Osman),Alfa Yayınları ,s22.

KAYNAKÇA:

1-AKIN, H.Bahadır (1998) "21.Yüzyılın Eşiğinde Küreselleşme ve Küresel İşletmeler", Finans Dünyası Dergisi (Ocak Sayısı ).

2-Bozkurt ,Veysel, (2000),Küreselleşme: Kavram, Gelişim ve Yaklaşımlar, Küreselleşmenin İnsani Yüzü (Der:Bozkurt, Veysel), Alfa Kitabevi.

3-Giddens,Anthony, 2000 Elimizden Kaçıp Giden Dünya,(Çev.Akınhay,Osman),Alfa Yayınları .

4-Giddens,Anthony ,(2000), Üçüncü Yol, Birey Yayıncılık.

5-Toffler, Alvin(1992), Yeni Güçler Yeni Şoklar, ( çev. Belkıs Çorakçı), Altın Kitaplar.



Yorumlar - Lütfen konu (Küreselleşme) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.