Laiklik

Devletin dinler arasında ve dini görüşlerle dini olmayan görüşler arasında pozitif veya negatif ayrımcılık yapmaması gerektiği temel düşüncesine dayanan siyasal ve hukuki ilke.

Laiklik, devletin dinler arasında ve
Devlet, çağdaş anlamıyla, belirli bir ülkede yaşayan insan topluluğunun, egemenlik ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu siyasal örgütlenme. Günümüzde ulusal devletle özdeşleşen devlet kurumunun tanımı, niteliği, işlevleri ve toplumla olan ilişkisi çağlar boyunca değişik biçimler almıştır.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
dini görüşlerle dini olmayan görüşler arasında
Din, insanın kutsal saydığı gerçeklikle ilişkisi; bu ilişkinin çerçevesini oluşturan inançlar, öğretiler, değer yargılan, davranış kuralları, tapınma biçimleri ve kurumsal yapılar. Dinlerin temelini oluşturan kutsal gerçekliğin doğaüstü ya da kişileşmiş bir varlık, bu anlamda bir "tanrı" biçiminde tasarımlanması zorunlu değildir; bu tür bir "tanrı" kavramını bütünüyle ya da büyük ölçüde dışlayan dinler de vardır. Dolayısıyla din kavramı, insanın Tanrı'yla ya da tanrılarla ilişkisinden çok
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
pozitif veya
Pozitif olumsuz anlamına gelir. Matematikte 0 hariç 1,2,3,4.....gibi giden sayılara da pozitif tam sayılar denir. Z üzeri artı (+) ile gösterilir.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
ayrımcılık yapmaması gerektiği temel düşüncesine dayanan siyasal ve
Ayrımcılık (Diskriminasyon) Kişilere ve gruplara gerçekten sahip oldukları veya sahip oldukları varsayılan bir özellikten dolayı diğerlerine olduğundan daha farklı muamele etmek. Farklı muamelenin ille de negatif (negatif ayrımcılık) olması gerekmez; pozitif de olabilir (pozitif ayrımcılık).

İlkinde, muhtemelen, bir haksızlığa uğrama; ikincisinde ise, muhtemelen, bir imtiyaza mahzar olma, imtiyazlı bir konum verilme durumu söz konusudur.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
hukuki ilke. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak, devlet işlerini dini prensiplerin dışında tutma.

Laik kelimesi,
Hukuk, belirli bir toplumda kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen ve devletin yaptırım gücüyle uyulması zorunlu kılınan davranış kurallarının oluşturduğu düzen. Yazılı olsun olmasın, hukuk kurallannı öteki toplumsal kurallardan ayıran en önemli özellik devletin yaptırım gücüyle desteklenmiş olmasıdır.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
Latincedeki “laicus” sözünden gelen “laik” deyimi,
Latin Dili ve Edebiyatı ile Yunan Dili ve Edebiyatı iç içe iki ana bilim dalıdır ve Klasik filoloji olarak bilinmektedir. Latince'nin günümüzdeki önemi bilim dalı olmasıdır; bu nedenle batı dillerinin ve yazınlarının yanı sıra Eskiçağ ve Ortaçağ Tarihi, felsefe tarihi, epigrafi, tiyatro tarihi, Roma Hukuku gibi bir çok alanda, ayrıca Osmanlı arşivlerinde bulunan Latince yazılmış belgeler üzerinde bilimsel araştırma yapmak için gereklidir.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
Türkçe’ye
Türkçe, diğer Türk dilleriyle birlikte Altay dil ailesinin bir kolunu oluşturur. Bu ailenin diğer üyeleri Moğolca, Mançu-Tunguzca ve Korecedir. Japoncanın Altay dil ailesinin bir üyesi olup olmadığı konusu tartışılmaktadır.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
Fransızca’daki “laice” ya da “laique” sıfatından geçmiştir. İlk kullanıldığı batı dillerinde “dine ya da kiliseye ait olmayan” anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı Yunanca Laikos sıfatıdır. Yunancada, din adamı sıfatı taşımayan kişilere “laikos” denilmekteydi. Lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip demektir.

Fransızca Hint-Avrupa dillerinden, Fransa ve Fransız uygarlığının etkilediği toplumlar tarafından kullanılan dil.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
Meydan Larousse’un laiklik maddesinde "Laiklik, dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak amacını güder" denilirken devamında “devlet ile din işlerinin ayrılması; devletin din ve vicdan hürriyetinin gerçekleşmesi bakımından tarafsız olması” şeklinde ifade edilmektedir.

Laikliğin diğer tanımı da daha geniş ve kapsamlı olanıdır. Laiklik, insanın inanç, ibadet, vicdan ve düşünce hürriyetinin devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Bir din veya mezhep mensuplarının başka din veya mezhep mensuplarına karşı ya da kişinin inanç, ibadet, vicdan ve düşünce hürriyetini yaşamasına yönelik her türlü baskı ve tahakkümü önlemek laik devletin görevidir.

En çok bilinen şekliyle tanımlanışı ise; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laik devlette devletin siyasi yapısını, hükümet ve idarenin işleyişini, toplumun yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralları dini prensipler değil; bilimsel yaklaşımlar, toplumsal ihtiyaçlar ve hayatın gerçekleri tayin eder. Bu devlette din ise; tamamıyla fertlerin dini inançlarını kendi özgür iradeleri ile yaşamasını öngören ve bununla ilgili kuralları düzenleyen bir müessesedir. Bu bağlamda laiklik; dinsizlik olmadığı gibi din karşıtlığı da değildir.


...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk, "Bizim dinimiz en makul, en tabii dindir ve ancak bundan dolayı en son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uymaktadır" demek suretiyle dini kaygılarla laikliğe karşı çıkılmasının ne kadar anlamsız olduğunu vurgulamıştır.

Zira laiklik, kesinlikle dinsizlik demek değildir ve devletin vatandaşlarına din ayrımı yapmaksızın hizmetlerini sunmasını gerektirir. Din ve vicdan hürriyetinin teminatı olan laiklik, herkesin istediği dini seçme ve gereğini yerine getirme hakkını öngörür. Bu temel prensiplerin ise İslam dini ile ters düştüğünü söylemek, ancak ve ancak İslam dininin, gerçekte ne olduğunu bilmemekle izah edilebilir.Yukarı

Laikliğin tarihsel gelişimi



Batıda, Hristiyanlıktan evvel devlet sistemi teokratikti, krallar ilâh sayıldıkları için kudretli idiler, bundan dolayı tek bir otoritede din ve siyaset birleşmişti. Hukuk da dinden bir parça olarak düşünülür ve tatbik edilirdi. Eski Yunan sitelerinde ve Roma’da hristiyanlığa kadar aynı usul devam etmiştir.

Hristiyanlık devrinin başlarında, din doğrudan doğruya vicdana, ruha hitap eden, insanların bu yolda inanç ve mutluluklarını temin eden bir yol olarak benimsetiliyordu. Hristiyanlığın yayılmaya başladığı tarihlerde, idarî otoriteler bu anlayışa karşı her türlü caydırıcı tedbirler alıyorlardı. Fakat, Hristiyanlığın yayılmasını önleyemediler. Kiliseler ruhani iktidarın, dünya iktidarından üstün olduğu iddiasını geliştirerek idarî iktidara sahip olmak istiyorlardı, bundan dolayı papa ile imparator ve kralların arası açıldı. Kilisenin amacı bir bakıma Tanrı devletini kabul ettirmekti. Önceleri İmparator ve krallar kilisenin nüfuzundan çekinip dinî liderleri büyük yetkilerle yanlarına almakta yarar gördüler. Ancak 13. asırda idarî otoriteler, kiliseleri kendilerine tamamiyle bağlamayı başardılar.

15. asırda lâik fikir hareketi gelişti. Bu gelişmede Hümanizma ve Rönasans hareketleri büyük rol oynadı.

17. asırda Descartes’ın varolma, akılcılık felsefesi katolik kilisesinin kalıplaşmış verilerine karşı mantığı hâkim kıldı. Bu asırda bir taraftan da rasyonalizm ile ampirizm çekişmesi doğdu. Ampirizm deneye önem verirken, rasyonalizm deneye başvurmadan evrensel ve ebedî gerçeği aramayı esas tutuyordu. Ampirizm, daha çok benimsendi ve yayıldı. Bu şekilde din, daha ziyade insanların inançlarında kalıp, bu inançlara saygılı olmayı öngördü, idare işlerine karışması önlendi.

1789 Fransız ihtilâli sonucu, insan ve vatandaş hakları beyannamesinde; “Hiç kimse dinî dahi olsa inançlarından dolayı kınanamaz” denmişti.

18. ve 19. asırda millî hukuk sistemleri din kalıbından tamamen kurtuldu, millî irade hâkimiyeti lâik idare fikrini kabul ettirdi. Devletin dini inançlarına karşı tarafsız kalması sağlandı. Din kurallarının metafizik anlayışı yanında maddeye dayanan dünya anlayışı hâkim olmaya başladı. Bu sayede sanayileşmeye de yön verilmiş oldu.

Osmanlı Devleti ve Türkiye

Bildiğimiz gibi Türkler son din olan İslamiyet'i kültürlerine uygunluğu nedeniyle büyük bir heyecanla kabul etmiş ve İslamiyet'e o kadar kutsal duygularla bağlanmışlardır ki, onu asla günlük hayatın basit meselelerine karıştırmamışlardır. İşte bu tutumları Türkleri tarihte, bir taraftan laik ve diğer taraftan da İslam’a en büyük hizmeti yapan bir millet olarak tanıtmıştır. Netice olarak Karahanlılar’dan Selçuklular'a ve Osmanlı’nın yükseliş dönemine kadar İslam’ın en iyi yaşandığı ve tatbik edildiği toplum Türk toplumu olmuştur. Bunda Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana gibi büyük Türk düşünürlerin katkısını da unutmamak gerekir.

Laikliğin tarihi gelişimi tetkik edildiğinde göze çarpan ilk manasının Latince "Tolerare" fiilinden türetilen "tolerans" olduğu görülür ki, hoşgörmek, gözyummak veya müsaade etmek anlamına gelir. Bu da Türklerin yaratılışında varolan hoşgörü, başkalarının düşünce ve inancına hürmet etme fikri ile tamamıyla uyuşmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında 19. yüzyıla kadar her konu dinî görüş çerçevesinde mütalaa edilmiş, ancak 19. asırda fıkıh yanında batıdan intikal eden tıp, kimya, matematik ve felsefe gibi konulara da yer verilmiştir. Bu konular normal olarak dinî kuralların dışına çıkmıştı. Fakat devlet idaresi ve hukuk kuralları din anlayışı içinde kaldı.

Osmanlı İmparatorluğunda Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır’ı fethi ile son Abbasi Halifesini İstanbul’a getirip bir törenle halifeliği devralması Osmanlı Padişahlarına ruhanî güç katmış ve bir bakıma teokratik devlet idaresi sistemi yerleşmişti. Devlet işleri bu şekilde şeriatın hâkimiyeti altına alınmış oldu.

Tanzimat devrinde bazı ilerici adımlar atılmışsa da, bu daha çok azınlık hukukunun korunmasını amaçlamak maksadı ile yapılmıştı. Nitekim, 1839 Tanzimat Fermanında mezhep farkı değil, yeterlik esasının göz önünde tutulacağı vaad edilmişti. Ancak, 1878 Anayasasında, iktidarın malikinin padişah, kaynağının da Allah olduğu açıkça belirtilmişti. 1856 tarihli Islahat Fermanında da şeriat hükümlerine sadık kalınmıştı. Osmanlı İmparatorluğunun devlet idaresinde, iki önemli faktör görülüyordu: Birisi saltanat, diğeri ise hilâfetti.

Laiklik bir taraftan din ile devletin kurumsal olarak birbirinden bağımsız olmasına, bir yandan da din ve vicdan özgürlüğünün devletçe güvence altına alınmasına dayanır. Laik devlet kendini herhangi bir dinle meşrulaştırmamalı fakat, dine karşı düşmanca hareket etmekten ve dini toplumsal hayattan tasfiye etmeye kalkışmaktan da kaçınmalıdır.

Türkiye'de Laiklik

Cumhuriyet'ten önce, hattâ Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'de din ve dünya işleri birbirine sıkıca bağlıydı. Din, devlet yönetiminde ve dünya işlerinin düzenlenmesinde şeriat yoluyla etkisini sürdürüyordu. 1876 tarihli ilk Osmanlı Anayasası, padişahı halife olarak dinin, sultan olarak devletin başı sayıyordu.





Cumhuriyet Dönemi Laiklik

Saltanatın kaldırılmasında ilk aşama 20 Ocak 1921 tarihli anayasadadır. Bu anayasanın birinci maddesi ile hâkimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, ikinci maddesi ile icra kuvveti ve teşrii yetkinin milletin tek ve hakikî temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz ettiği belirtilerek, devlet idaresi dinî ve sultanî rejimden kurtarılmış oldu.

Büyük Millet Meclisi 1922 tarih ve 308 sayılı kanunla da saltanatın kaldırıldığını teyit etti. 1921 Anayasasında hilâfet zımnen kabul edilmişti, ancak otoritesi kaldırıldığı gibi halifenin de irsen gelmeyip Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmesi öngörülmüştü. Büyük Millet Meclisi 313 sayılı karan ile halife olarak Abdülmecit Efendiyi seçti.

29.10.1923 tarihli kanunla Cumhuriyet ilân edilmiş, devlet idaresi dinî esaslardan tamamen ayrı tutularak, devlet egemenliğinin kaynağı kayıtsız ve şartsız millete ait kılınmıştır. Bu kanundan altı ay sonra kabul edilen Teşkilâtı Esasiye Kanunu’nun ilk maddesinde, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denerek millî şuurumuzun esası belirlenmiş, bundan sonraki anayasa değişikliklerinde de bu ilkeye sadık kalınmıştır.

Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924 tarihinde Hilâfeti, Seriye ve Evkaf Vekâletini kaldırdı. 1924 tarihli Anayasada devlet dininin islâm olduğu yazılı idi. 9 Nisan 1928 tarihli Anayasa değişikliğiyle bu hüküm de kaldırıldı.

Hilâfetin kaldırılmasının sebeplerinin başında bu işin saltanat ile karıştırılmasını, tekrar sultanlığın getirilmesini önlemek ve devleti teokratik idareden tamamen kurtarmak geliyordu. Esasen halifeliğin bütün müslüman devletlerce de tanınmadığı bir gerçekti. Fas, İran, Afganistan gibi devletler Osmanlı Padişahlarının halifeliğini tanımamışlardır. Halifeliğin memlekete getirdiği siyasî bir fayda da zamanla kalmamıştı.

1961 ve 1982 tarihli Anayasalarımız da aynı prensiplerin korunmasını amirdir. Lâiklik esasına aykırı hareketler men edilmiş, din istismarını önleyici tedbirler getirilmiş, lâik Cumhuriyet ilkeleri hâkim kılınmış, inkılâp kanunlarının korunması ön görülmüştür.

Siyasî Partiler Kanunu’nun da 92.-96. maddeleri, lâiklik esaslarının değiştirilemeyeceği, halifeliğin yeniden kurulmasına teşebbüs edilemeyeceğini amirdir. 1982 tarihli Anayasasının 24/5. maddesinde "Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz" hükmü getirilmiştir.

Laiklik Çeşitleri



Hukukun Laikliği

Hukukun lâikliği denince, başta kanunların dinî esaslardan ayrı olmasını temin akla gelir. Atatürk 1 Mart 1924 tarihli Meclis toplantısındaki söylevinde: “Mühim olan nokta adlî telâkkimizi, adlî kanunlarımızı, adlî teşkilâtımızı, bizi şimdiye kadar şuuri, gayri şuuri tesir altında bulunduran asrın icabatına gayrı mutabık revabıttan bir an evvel kurtarmaktır. Millet seri ve katî adaleti temin edecek usulleri istiyor” demiştir.

Ziya Gökalp Türkçülüğün Esaslan’nda: “Hukukî Türkçülüğün gayesi Türkiye’de asri bir hukuk vücuda getirmektir. Bu asrın milletleri arasına geçebilmek için en esaslı şart, millî hukukun bütün şubelerini teokrasi ve klerikalizm (Allahın vazı) bakiyelerinden büsbütün kurtarmaktır” demek suretiyle hukukun ne olması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmiştir.

Adaletin Laikliği

Adaletin yerine gelmesi için başlıca iki önemli kıstas vardır. Birisi yazılı veya yazısız hukukî mevzuatın toplumun o günkü ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte olması, diğeri ise, hukukî mevzuatı uygulayacak kişilerin olaylar ve sorunlar karşısında objektif esaslara göre karar verebilmeleridir.

Dinî esaslara göre düzenlenen hukuk kuralları, değişiklik kabul etmeyeceği için, toplumun değişen ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmiştir. O halde, hukukî mevzuatın din kurallarından ayrı tanzim edilmesi ve bu kuralları uygulayacak kişilerin de geniş görüş açısına sahip bulunmaları gerekir.

Batıda kilise mahkemeleri çoktan tarihte kaybolmuşken, Osmanlı İmparatorluğunda bu mahkemelere paralel şer’i mahkemelerin devamı makul görülemezdi, ikinci Meşrutiyette şer’i mahkemeler adliye nezaretine bağlanmış, fakat dinî nitelikleri devam etmiştir. 3 Mayıs 1840 tarihli ceza kanunnamesinde ve 9 Ağustos 1858 tarihli Fransız Ceza Kanunundan alınan kanunda, lâikliğe doğru bir adım atılmışsa da, gereken aşamayı gösterememiş, kısır kalmıştır.

Medenî Hukukun özünü teşkil eden Mecelle de dinî kaynaklara dayanmıştı.

1860 yılında bir ileri hareket olarak Ticaret Mahkemesi kurulmuş ancak, ticarî davaların, hâkimi kadı olan mahkemelerin de açılması önlenememişti.

Tanzimat devrinde müslüman ve hrıstiyanların hak eşitliğinin kabul edilmesi ile ilgili Hattı Hümayun ve Islahat Fermanları lâikliğe bir başlangıç olarak kabul edilebilirse de, toplum ve idarenin teokrasiden ayrılamamaları sebebiyle başarılı olamamıştı. Cumhuriyet devrine kadar olan hukuk sistemi bu sebeplerle zamanın ihtiyaçlarına cevap veremez olmuştu.

Bütün ihtiyaçları karşılayacak mevzuat, ancak, lâiklik esaslarına uygun olarak hazırlanabilirdi. Atatürk müteaddit konuşmalarında bu hususa temas ediyordu.

Yeni Cumhuriyetin kurulması ile laiklik esasları benimsenmiş ve Medenî Kanunun kabul edilmiş olmasıyla Türk tabiyetinde olan herkesin dinî inançlarına bakılmaksızın eşit olarak medenî haklara kavuşmuş olmaları dolayısıyla Lozan Antlaşmasının 42. maddesinde kabul edilen azınlıklara yönelik vaadler önemini kaybetmiştir. Ekalliyetler de bu kanunun kendilerine tatbik edilmesini istemekle bu konu da kapanmıştır.

Medenî Kanunun gerekçesinde “Muasır medeniyet almak ve benimsemek kararıyla yürüyen Türk Milleti, muasır medeniyeti kendisine değil, kendisi muasır medeniyetin icabatına her ne pahasına olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir.

Yaşamak kararında olan bir millet için bu şarttır. Evet, lâik hukuk, Türk inkılâbının vazgeçilmez temeli geri dönülmez esasıdır ve böyle kalmalıdır” denmiştir. Medenî Kanunun bu kural içinde kabulü ile çağdaş özel hukuk anlayışı memleketimize getirilmiştir.

Medenî Kanun aynı zamanda Türk kadınına gereken mevkiyi de vermiştir. Bunlardan bazılarını mukayeseli bir biçimde sunmaya çalışalım: Dinî kurallara göre, itaatsizliği görülen kadına kocası nasihat eder fakat, sonuç alamazsa dövebilir ve keyfi olarak boşayabilirdi. Boşanma hakkı prensip olarak erkeğe tanınmıştı. Medenî Kanunla evlilikte kadın erkek eşitliği kabul edildi. Eski hukukta erkek dört kadınla evlenebilirdi. Bu poligami esası Medenî Kanunla terkedilmiş, erkeğin bir kadınla evlenebileceği esası kabul edilmiştir. Eski hukukta kadının mallarını yalnız koca idare etmek hakkına haizdi. Medenî Kanunla beraber mal ayrılığı esası getirildi. Bugün için kadın kendi malının hâkimidir. Boşanma bakımından da erkek ve kadın arasında bir fark kalmamıştır. Miras bakımından kadına nazaran erkeğin iki hisse fazla alması usul ve şekli kaldırılmış, eşit hisse esası hâkim kılınmıştır. İslam hukukunda bir kadının şahadeti makbul olmazdı, ancak iki kadın bir erkeğin yerini tutabilirdi. Bu fark da kaldırılmıştır. Çocuk üzerinde yalnız babanın velayet hakkı vardı. Bugün için bu hak anneye de verilmiştir. Vekâleten evlenme usulü de kaldırılmış, resmî nikâh usulü getirilmiştir. Ancak, resmî nikahtan sonra dinî nikâh yapılmasına da mani olunmamıştır. Medenî kanunla kadın medenî haklarını kullanma ehliyetine (fül ehliyetine) kavuşmuş şahsiyet sahibi olmuştur.

Laiklik, Eğitim ve Öğretim

Lâiklik prensibi, öğretim programlarının laikliğiyle öğretim elemanlarının lâik düşünce sahibi olması şeklinde görülür.

  • a) Öğretim elemanlarının verdikleri derslerde, din konusunda tarafsız davranmaları, dinî inançlara saygılı olmaları gerekir.

  • b) Ders programlarının da dinî esasların dışında hazırlanması icap eder.

    Cumhuriyetin ilânı ile beraber memleketimizde bu hususlarda azamî titizlik gösterilmiş, lâik öğretim Türk bünyesine mal edilmiştir.

    Atatürk 25 Ağustos 1925 tarihinde, Ankara Öğretmenler Birliği Genel Kongresinde “Millî ahlâkımız, medenî esaslarla ve hür fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır... Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür nesiller ister” demiştir. 22 Eylül 1925 tarihli Samsun İstiklâl Ticaret Mektebindeki konuşmasında “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakikî mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak, gaflettir, dalalettir” demiştir. Atatürk’e göre lâik eğitim akılcı, gerçekçi, tecrübeli bir öze dayanır.

    677 sayılı 1925 tarihli kanun ile dinî inancın kötüye kullanılması da önlenmiştir. Bu kanunla halkı din perdesi altında yanlış eğitime sevk eden ve taassuba iten tekkeler, zaviyeler kaldırılmıştır. Bilumum tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nahiplik, halifelik kaldırılmış, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme ve murada kavuşturma maksadıyla muskacılık yapmak yasaklanmıştır.

    kaynak:

    Atatürk İnkılaplarında Laiklik

  • Prof. Dr. Necat Tüzün

  • ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 10, Cilt IV, Kasım 1987
    Türkiye (resmi adı Türkiye Cumhuriyeti) Güneybatı Asya ile küçük bir bölümü Avrupa kıtasında yer alan ülke.

    Türkiye doğuda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan (Nahcivan) ve İran ile; güneyde Irak ve Suriye; ve batıda Ege Denizi, Yunanistan ve Bulgaristan ile komşudur.
    ...Tümünü okumak için linke tıklayınız.



    Yorumlar - Lütfen konu (Laiklik) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.