Osmanlı dış politikası - 19. yüzyıl

19. yüzyılda Osmanlı dış politikasını üç döneme ayırmak mümkündür:1. Dönem: 1699 (Karlofça)-1856; 2nci Dönem: 1856-1878; 3ncü Dönem: 1878-1908. İk dönemin Karlofça antlaşmasıyla başlatılmasının sebebi 1699’dan sonra Osmanlı’nın “Allah’a verdiği tek taraflı ahid” yerine, bu yılda karşılıklı bir antlaşma muahede ilk kez gerçekleştirilmiştir. Yine bu dönemde Osmanlı rakipsiz güç olmaktan çıkmıştır. İkinci dönemin 1856 Paris antlaşmasıyla başlatılmasının sebebi

Osmanlı dış politikası - 19. yüzyıl hakkında ansiklopedik bilgi

19. yüzyılda Osmanlı dış politikasını üç döneme ayırmak mümkündür:

1. Dönem: 1699 (Karlofça)-1856; 2nci Dönem: 1856-1878; 3ncü Dönem: 1878-1908. İk dönemin Karlofça antlaşmasıyla başlatılmasının sebebi 1699’dan sonra Osmanlı’nın “Allah’a verdiği tek taraflı ahid” yerine, bu yılda karşılıklı bir antlaşma muahede ilk kez gerçekleştirilmiştir. Yine bu dönemde Osmanlı rakipsiz güç olmaktan çıkmıştır.

İkinci dönemin 1856 Paris antlaşmasıyla başlatılmasının sebebi ise; ilk kez bu antlaşma ile Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ortaklaşa garanti altına alınmıştır. Ayrıca bu sisteme Osmanlı 1856’da dahil olmuştur.

1878’de bitirilmesinin sebebi de; a) 1878’de uluslararası sistemin en güçlü aktörü olan İngiltere’nin, artık Osmanlı’nın kendi başına toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığını koruyamadığını görmesi ve bu durum karşısında onun çıkarlarını korumayı kendi üstüne alarak Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü destekleme politikasndan vazgeçmesidir. b) 1878 Berlin Kongresi ile Concert Europeen’in Osmanlı dış politikası üzerindeki etkisi yok derecesine inmiştir.

1856-1878 dönemi incelenmeye başlanmadan, önceki ve sonraki dönemlere kısaca değinilmesi, esas dönemin anlaşılması bakımından faydalı olacaktır: Osmanlı dış politikasının 1699-1856 arası en temel ilkesi “topraklarını kaybetmemek” iken 1878-1908 döneminde temel ilke “devletin kendi haline kalması” olarak belirtilebilir. Konunun dışında da olsa Osmanlı dış politikasının teml ilkesi 1908-1914 için “imparatorluğun toprak bütünlüğünü her ne surette olursa olsun güvence altına almak ve büyük güçler karşısında özerkliğini sürdürebilmek” şeklinde özetlenebilir.

1856-1878 dönemi Osmanlı dış politikasının en temel ilkesi ise “toprak bütünlüğünü ülke içindeki ayrılıkçı hareketlere karşı korumak” olarak ortaya konulabilir.

1856 Paris antlaşmasında ele alınan meselelerin çözümü mutlaka bir konferans yolu ile olmaktadır. Yani Eflak-Boğdan, Sırbistan, Boğazlar ve Karadeniz’e ait konularda Osmanlı dış politikası bu antlaşma tarafından adeta ipotek altına alınmıştır.

Bu dönemin temel parametrelerine bakıldığında şunlar belirtilebilir:

1. İngiltere’nin başat güç olduğu Concert’e esnek bağlılık göstermek. Bunun bazı sebepleri vardır: Devletler, Concert ile Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü daha kolay koruyacakları inancını taşıdıklarından onu bu yapı içine alarak çıkarlarını devam ettirme hususunda mümkün olduğunca az maliyete katlanma amacı gütmüşlerdir. Ne zamanki çıkarlarıyla Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğü politikası örtüşmemeye başladı (çünkü Osmanlı toprak bütünlüğünü koruyabilecek güçten yoksun duruma düştü), Osmanlı’nın toprak bütünlüğünü koruma politikalarını terk ettiler. Keza 1854’de hiçbir garanti antlaşması mevcut değilken devletler çıkarlarına uygun geldiği için Osmanlı lehine müdahalede tereddüt etmezken, 1876’da 15 Nisan 1856 resmi antlaşması mevcud olduğu halde onu müdafaa edecek kimse bulunamadı. Nitekim uluslarüstü örgütsel faaliyet gösteren Rusya’yı ortadan kaldırmak yerine Sivastopol’ü aldıktan sonra çarpışmayı durdurarak klasik güç dengesinin mantığına uygun hareket etmişler ve hareket alanını 1870’e yani sistemin dengesi bozuluncaya kadar sınırlayabilmişlerdir. Osmanlı, bu ilşkiler zinciri içinde Concert’in zayıf bir üyesi olduğu için güvenliğin üreticisi değil, ancak alıcısı olmuştur. Bu da kolayca anlaşılabileceği gibi Osmanlı’nın rahat hareket edebilmesi neticesini doğurmuştur. İkinci olarak İngiltere’nin bu dönemde kendi işleriyle (Hındistan ve İrlanda’da çıkan isyanlarla) meşgul olmasına rağmen sistem içinde halen en etkin aktör olması ve Osmanlı’ya karşı uluslarüstü faaliyet gösteren bir aktörün bulunmaması Osmanlı’ya rahat hareket edebilme imkanı tanımıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti, İran ve Çin gibi belirli nüfuz bölgelerine ayrılmadığı için her zaman “ehven-i şer” bir güçlü devlet arama ve ona yaslanma hususunda bir esnekliğe sahip olmuştur. 1870’e kadar kıtadaki savaşların Avrupalı devletleri meşgul etmeleri son sebeptir.

2. Ülkede varolan yasal rejimi korumak ve milliyetçiliğe ve kendi bünyesindeki milletlerin self-determinasyon ilkesiyle hareket ederek ülkeyi parçalamalarına engel olmak. Bunun için tüm devletler tarafından yasal hükümet otoritesinin tanınması ve ayaklanmaların bastırılması hakkı gibi argümanalrı kullanmak. Osmanlı’nın izlediği bu politikada başarılı olmasının sebebi; öncelikle Metternich’in sağlam temeller üzerine oturtmağa çalıştığı Concert’den bu dönemde özellikle anlaşılanın, çok uluslu Avrupa monarşilerinin giderek güçlenen milliyetçi akımlar karşısında korunması olmasıdır. Bir diğer sebep de Osmanlı’nın çıkarlarıyla Avusturya’nın ve İngiliz ve zaman zaman da Fransız çıkarlarının uygun düşmesidir. Nitekim İngiltere’nin İstanbul’daki büyükelçisi S.Canning, 1856 Paris antlaşmasından sonra İngiltere’nin Osmanlı Devletine karşı politikasının temel ilkelerini şöyle açıklıyordu: a) Hındistan ile ulaşım. b) İngiliz ticaretinin gerekleri. Avusturya da özellikle kendi bünyesinde birçok değişik unsur taşıdığından (Rusya’nın bu unsurlaran Slavları kullanmasını engellemek için) Osmanlı’nın bu politikasına destek veriyordu. Fransa ise Osmanlı ile ilişkilerinin iyi olduğu dönemlerde Osmanlı dış politikasına destek olmuştur.

3. Avrupalı devletler tarafından 1856 Paris konferansında ele alınmamış konularda konferansiçi diplomasi yoluna zorlanmamak için çabalamak. Osmanlı, bu dış politikasında başarılı olmuştur. Bu çabanın en önemli sebebi, 1856 Paris konferansında meydana gelen çıkmazlar karşısında Osmanlı diplomatlarının konferans içi diplomaside çaresiz kalmalarında aranmalıdır. Bilindiği gibi bu konferansda Osmanlı tarafı imzalanacak olan Paris antlaşmasında dış müdahalelere yeni bir kapı açacağı düşüncesiyle, ne Islahat fermanı ne de rahat manevra yapamadığı gayrimüslim tebaadan bahsedilmesini istemişti. Neticede söz ettirmemeyi başaramadılar ama 9ncu maddenin dış müdahaleye hiçbir surette izin vermeyeceği ibaresini koydurdular. Bunun yanında aynı kongrede Osmanlı Devletinin bağımsızlık ve bütünlüğü açıkça müzakere edilirken diğer taraftan imparator Napolyon, İngiltere hükümetine gizlice, Afrika-yı Osmani’nin Fransa, İngiltere ve Sardunya devletleri arasında paylaşılması için teklifde bulunuyordu. Osmanlı milliyetçi fikirli olan hem Napolyon’un hem de Cavour’un, Avrupa haritasını Osmanlı toprakları aleyhine baştan sona değiştirmek istediğini biliyordu. Bu yüzden bundan sonraki hadiselerde de aynı problemle karşılaşmaktan ve 1856 Paris antlaşmasıyla alde ettikleri sonucu bile alamayacaklarından çekindiler. Osmanlı’nın güttüğü bu politikada başarılı olmasının sebebleri ise devletlerin çıkarlarının bu hadiselerde birbiriyle çatışması ve ilgilerinin başka alanlara dağılmasındandır. Nitekim, 1856 Paris kongresinde, III. Napolyon, Avusturya, Rusya ve Prusya’nın oluşturduğu “Doğu Bloku”nu parçalayabilmiştir. Ancak İngiltere ile arası, Kırım savaşından sonra kendi maliyetinin İngiltere’den çok olmasına rağmen elde ettiği karına az olması dolayısıyla bozulmuştur. Yine Fransa’nın Avusturya ile ilişkileri de 1856 Paris’den sonra bozulmuştur. Bu yüzden Fransa, Rusya ile olan ilişkilerine önem vermeye başlamıştır. Bunun yanında Avusturya ile Rusya’nın ilişkileri 1856 Paris’den sonra bozulma yoluna girerken, Prusya ile Rusya’nın ilişkileri düzelme yoluna girmiştir. Bu siyasi tablo Osmanlı’nın işine nasıl yaramıştır? Örneğin Girid meselesine (1858 ve 1866) bakıldığında Avusturya, 1857-1859 arası Piyomente ve Fransa ile savaş içinde bulunuyor ve neticede yeniliyor. 1866’da ise Prusya ile savaşıyor ve yeniliyor ve içerde yeniden yapılanma ile meşgul bulunuyordu. Fransa ve İngiltere ise 1857-1858 arası Uzakdoğu’da Çin ile meşguldü. 1866-1867 arası ise Prusya ile, Luxemburg yüzünden arasında ciddi problemler bulunuyordu. Neticede Osmanlı dş politikası bu konuda başarılı olmuştur.

4. Konferansın sonucu ön anlaşma ile belirlenmişse sorunu konferans içi diplomasi yoluna başvurmak. Örneğin 1864 yılında Ali Paşa, kendisiyle Eflak-Boğdan prensi Couza arasında daha önceden bir anlaşma olduğu için tüm güçlerin temsil edileceği bir konferansın toplanmasını teklif etti ve neticede başarılı oldu. Yine 1869 yılında Osmanlı, Yunanistan’ın Girid hadisesine karışması sebebiyle verdiği ültimatom üzerine Fransa’dan Prusya’nın uluslararası bir konferansı teklif ettiğini öğrenmiş, konferansa, “haydutluğun milli meslek olarak bulunduğu” Yunanistan’ın konferansa alınmaması, kendisinin toprak bütünlüğünün ve Girid yönetiminin görüşülmemesi şartıyla taraftar olduğunu bildirmiş ve 20 Ocak 1869 Paris konferansında yine başarılı netice elde etmiştir.

5. Üçüncü parametreyi gerçekleştirmek için dış politikada, öncelikle bazen İstanbul’dan “özel temsilci” göndermek, bazen de askeri aracı kullanmak, diplomasi aracı olarak iş tebaanın eşitliğini vurgulamak, uluslararası hukuka gönderme yapmak, lehine olan antlaşmaları korumak ve onlara atıfta bulunmak, reform yapmak ve diğer araçlara başvurmak. Diğer diplomatik araçlar ise, vakit kazanmak için oyalama yapma; diğer devletlerin kamuoylarını orada basılan gazeteleri ve editörlerini etkileyerek şekillendirme; ülke içinde Basın Bürosu kurarak güncel konular üzerinde yurtdışı temsilcilerine düzenli haber ulaştırma; diplomatların etkili çalışabilmesi için Hariciye Nezareti’nin çalışma şeklini batılılaştırma, bunun için dokümanların örneklerini çıkarma, onları yeniden gözden geçirme, genel ve özel serilere göre numaralandırma, özetlerini çıkarma, gelen ve giden evrakı kayıtlama ve bunları yine Avrupa usullerine göre dosyalama; ilişkileri geliştirmek için resepsiyonlara gitme, ince, kibar notlar yazma, akşam yemeklerine katılma, balolara gitme gibi sosyal faaliyetlerde bulunma, hatta bu durum padişah Abdülmecid’i de etkileyerek İstanbul’daki Fransız elçisinin balosuna gitmesi sonucunu doğurmuştur. Sultan’ın diplomaside bizzat aktif rol oynaması da bir başka araçtır: 1867’de, Abdülaziz Paris, Londra, Viyana ve Almanya’ya gitmiştir. Böylelikle ilk kez bir padişah Avrupa’ya gitmiş oluyordu. (Ancak bu yola padişahlar arasında bir daha başvurulmadı. Oysa çağdaşları Avrupa monarkları ve İran şahı Nasreddin ve Mısır hidivi İsmail bu yolu sıkça kullanıyorlardı). Abdülaziz’in seyahati başarılı oldu. Nitekim 1866 Girid’in ayaklanması üzerine Rusya Fransa ile anlaşarak kendini serbest bırakmasını istemişti. Ancak Fransa, Osmanlı ile ilişkilerinin iyi olması ve Abdülaziz’in Paris’i ziyaret etmek üzere oluşu dolayısıyla bu teklifi kabul etmedi. II. Abdülhamid ise bu yolu can güvenliği için tehlikeli bulunca bizzat monarklara yazdığı mektuplarla aktif diplomasi içinde yer aldı. Örneğin, 1878’de İstanbul anlaşması sırasında Kraliçe Victoria’ya yazdığı mektup bu açıdan önemlidir. Yine İslami bir devlet olmasının yanısıra tebaasının eşitliğine vurgu yaparak uluslararası ilişkilerde Avrupalı devletler gibi laik bir hükümranlık içinde olduğunu gösterme politikasının nisbeten etkili olması, 1856 Paris antlaşmasının Islahat fermanını tanımasından ileri geliyordu. Nitekim bu antlaşmanın (Islahat fermanını tanıyan) 9ncu maddesi, (toprak bütünlüğünü garanti altına alan) 7nci maddesinin hukuksal dayanağı idi. Kısaca, Osmanlı bu araçlarla, çıkarlarını korumak için mümkün olduğunca az maliyete katlanmak amacını gütmüştür.

6. Konferans içi diplomaside önceki dönemin aksine “savunmacı diplomasi” yerine “aktif diplomasi”yi kullanmak. Örneğin, Osmanlı diplomatları ilk kez 1856’da çok taraflı bir konferansa katılarak burada telgraf ve şifreyi kullanmayı, diplomatlar arası rekabetten yararlanmayı, güçler arasındaki çekişmeleri veya çıkar ayrılıklarını yakalayarak kendilerine manevra alanı oluşturmak gibi teknikleri kullanmayı, diplomaside ise resmi diplomatik nota, gayr-i resmi şahsi fikir teklif etme, dışişleri bakanlarına rapor sunma, aydınlatıcı raporlar yazma, konferansların işleyiş kurallarını ve protokolü uygulama ve proces-verbaux yapma gibi Avrupa tekniklerini öğrenmişler ve adapte etmişlerdir. Esas itibariyle aktif diplomasiyi kullanma imkanı, devletlerin sisteme dahil olmayan Osmanlı’yı sisteme dahil ederek temel aktör sınıflandırmasında yer vermelerinden ve onu rol arkadaşı olarak kabul etmelerinden doğmuştur. Ancak Osmanlı’nın konferans içi diplomaside başarılı olması uluslar arasındaki dengeye bağlı kalmıştır. Örneğin, Eflak-Boğdan birleşmesi meselesinde, Osmanlı diplomatları Eflak-Boğdan’ın birleşmesine hem 1856’da hem 1858 Paris’de hem de 1859’da Paris’de karşı çıktılar ancak ilk ikisinde başarılı olmalarına rağmen üçüncüsünde başarısız oldular.

1871-1878 dönemine gelindiğinde ise Osmanlı dış politikasının temel ilkesi olan “toprak bütünlüğünü, Rus faktörünü de gözönünde bulundurarak ülke içindeki ayrılıkçı hareketlere karşı korumak” hususunda giriştiği çabaları anlamak için bazı meselelerin bilinmesi gerekir. Bunlar,

1. Osmanlı dış politikası hangi aracı kullanırsa kullansın ve araçlarının kullanımında ister başarılı olsun ister olmasın, bu politikalarının neticesinin alınmasında en büyük engel Rusların Balkanlarda custodes libertatis kesilmeleridir.

2. Osmanlı Devletinin yok edilmemesi ve Boğazlar konusu hariç, 1856 Paris antlaşmasında değinilen konularda Osmanlı dış politikasını adeta ipotek altına alarak çözüme mutlaka bir konferans yoluyla gidilmesi durumu ortadan kalkmış ve dış politikada her türlü araca başvurma mümkün hale gelmiştir.

3. 1871’den sonra Osmanlı dış politikası Rusya faktörü yüzünden Balkanlardaki hadiseleri brbirinden diplomasi yoluyla ayıramamış ve ipso facto “savaş” aracıyla elde ettiği kazanımlar ile çözümsüz kalan meseleler 93 harbi yenilgisinden sonra önüne birleşmiş olarak getirildiğinde haklı olduğu alanlarda da “konferans içi diplomasi”de kaybetmiştir.1856-1871 arasında ise Osmanlı dış politikası her meseleyi ayrı ayrı ele alarak çözebiliyordu.

Bu dönemin dış politikasındaki parametreleri ise:

1. Toprak bütünlüğünü ve egemenliğini korumak için Rus müdahelesini en aza indirmek. Devletler uluslararası sistemin yapısında iki yeni aktörün sisteme dahil olmasıyla meydana gelen istikrarsızlığı gidermek için Rusya’nın ulusal çıkarlarının tehikede olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır.Böylelikle Rusya kendini sınırlayan 1856 Paris Antlaşmasının Karadeniz’e ilişkin hükümlerini kaldırabilmiş, hatta devletlerin dış politikalarının bir noktada birleşememesinden dolayı kısa vadede sistemin sistemin tümüne hakim olmak istese bile onu englleyecek bir koalisyonun bulunmaması, Rusya’ya 1875 Balkan ayaklanmalarını kışkırtma sırasında bir hareket serbestliği vermiştir.

2. Gücün yetersizliği bilindiği için Rusya’ya ve oluşturduğu koalisyonlara karşı, çıkarlarını korumak hususunda mümkün olduğunca az maliyete katlanmak yolunda gücü nisbeten zayıflasa da başat güç durumunu muhafaza etmesi sebebiyle İngiliz desteğine dayanmak ve mümkün olduğunca diplomasiyi kullanarak Rusya ile bir savaşa girişmekten uzak bir dış politika izlemek.

3. Herhangi bir devletin 1774 Küçük Kaynarca antlaşmasının 7nci ve 14ncü maddesini canlandırma veya 1856 Paris antlaşmasına atıfta bulunarak 9ncı maddesinin ihlal etmesine engel olmak ve bu alanda ortaya atılan talepleri reddetmek.

4. Balkan hadiselerine kimseyi karıştırmamak için problemi derhal çözüp uzamasını ve uluslararası bir hal almasını engellemek hususunda diplomasiden önce askeri yola başvurmak. Dış politikada aracı olarak reform paketlerine ve diplomasiye ancak askeri araçta başarılı olamadığında veya olsa dahi netice elde edemediğinde yönelmek. Osmanlı çıkarlarını korumak imkanını kaçırmaktansa çarpışmayı yeğlemiştir. Aksi takdirde yani problemin çözümünün uzaması halinde a) Rusya’nın askeri bir harekat veya diplomatik bir girişimle işe karışması işten bile değildi; b) daha da önemlisi, hadisenin bir konferans konusu olmasından çekinmekteydi. Çünkü Rusya yeniden sahnededir ve Osmanlı’nın kullanacağı konferans içi ve dışı diplomatik faaliyetlerini elinden geldiğince yukarıda bahsedildiği engellemektedir ve Rusya tarafsız kılacağı iki devleti çoğunlukla bulabilmektedir.

Burada Osmanlı dış politikasının askeri araçta başarılı olsa da olmasa da reform yoluna başvurmasının sebebi 1856 Paris konferansı ve sonraki tecrübelerine dayanmaktadır.

30 Mart 1856’da biten Paris Kongresiyle bir Avrupa devleti oldu. Osmanlı aydın mutlakiyetçiliğinin bir eseri olan Tanzimat Fermanı’yla başlayan dönem, dış devletlerin müdahalesiyle çıkarılan Islahat Fermanı’yla noktalandı.

İmparatorluğun toprak bütünlüğü konusunda güvence elde etmeye yönelik başka girişimler de, Kırım Savaşı’nın sonuna kadar başarılı olmadı. 1856 yılında Avrupa’nın Büyük Devletleri’nin tamamının imzaladığı Paris Antlaşması’nın 7nci maddesiyle, Büyük Devletler “Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı göstereceklerini” ve “bu taahhütlerine sıkı sıkıya bağlı kalacaklarına dair kesin güvence verdiklerini” bildirdiler. Babıali ilke düzeyinde güvence elde etmişti. Büyük Devletler’in sözlerini tutup tutmayacaklarını ise zaman gösterecekti.

Kırım Savaşı sırasında, barış görüşmeleri yapılırken dönemin Hariciye Nazırı Ali Paşa, Babıali dış politikasının özünü net bir şekilde ortaya koyan bir antlaşma maddesi hazırlamıştı. Bu maddeye göre, Ali Paşa Osmanlı siyasetinin dört temel unsurunu ifade etmişti: a) Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün öneminin ortaya konması; b) Büyük Devletler’in bu haklara saygı göstereceklerine dair taahhüt; c) İmparatorluğun Büyük Devletler’den biri olarak tanınması; d) İmparatorluğun Avrupa güç dengesinde asli bir unsur sayılması. Ama bu sırada barış gerçekleşmedi, dolayısıyla bir antlaşma da imzalanmadı.

1856 Paris Antaşması’nın 7. maddesi, Ali Paşa’nın yukarıda sıralanan dört isteğinden üçünü karşılıyordu. Sadece Avrupa güç dengesine değinilmemişti. Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi ilkesi ilkesi benimsenmiş, ayrıca bu ilke Büyük Devletler’in güvencesi altına alınmıştı. Dahası, Babıali’ye Büyük Devletler arasında yer verilmiş, “Avrupa sisteminin ve kamu hukukunun avantajlarından yararlanma” hakkı tanınmıştı. Bu madde Osmanlı Devleti’nin dış politikasında temel bir yer tuttu.



Yorumlar - Lütfen konu (Osmanlı dış politikası - 19. yüzyıl) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.