Türbe

Türbe Vefat edeni ziyaret maksadıyla okumaya, dua etmeye gelenleri yağmurdan, güneşten korumak için kabirlerin üzerine kurulan çadır vs. Türbe, etrafı çevrilmiş yahut üstü örtülmüş mezar yerine de kullanılmıştır. Arapça bir kelimedir. Kökü “türab” veya “terb” kelimeleridir. Lügatta, toprak, topraklı yer, bir şeyi toprakla örtmek ve üstüne toprak saçmak manalarına gelir. Türbe, ziyaret edilen büyük zatların, evliyanın, şehitlerin, sultanların mezarlarına da denir. İlk türbeler, çadır, çard

TürbeDamad Ali Paşa türbesi, Belgrad.

Türbe hakkında ansiklopedik bilgi

Türbe Vefat edeni ziyaret maksadıyla okumaya, dua etmeye gelenleri yağmurdan, güneşten korumak için kabirlerin üzerine kurulan çadır vs. Türbe, etrafı çevrilmiş yahut üstü örtülmüş mezar yerine de kullanılmıştır. Arapça bir kelimedir. Kökü “türab” veya “terb” kelimeleridir. Lügatta, toprak, topraklı yer, bir şeyi toprakla örtmek ve üstüne toprak saçmak manalarına gelir. Türbe, ziyaret edilen büyük zatların, evliyanın, şehitlerin, sultanların mezarlarına da denir. İlk türbeler, çadır, çardak, taş ve topraktan yapılmış oda şeklindedir. Türbede hizmet görenlere, türbenin temizlik vs. işlerine bakanlara “Türbedar” denir.

Türbe, Türk-İslam mimarisinde çok yaygın olan bir yapı tarzıdır. Cami, medrese, tekke ve zaviyelerin yanında bir türbeye de rastlanmaktadır. Birer sanat eseri olan türbelerin, basit, dört köşeli çeşitleri yanında, alınları(ön cephesi) çini ve mozaiklerle süslenmiş, cephe dış yüzlerine kesme taşlarla boydan boya çeşitli motifler işlenmiş, değişik yazı çeşitleriyle kitabeler kazınmış, bazan içleri de süslenmiş, pekçok türbe çeşitleri vardır. Türbelerin çatısı, kubbe, piramit ve konik şekiller arz eder. Bunların dört duvar üzerine kubbeyle örtülü olanlarına “türbe”, silindirik veya çokgen gövde üzerine konik veya piramit çatıyla örtülü olanlarına da “kümbet” adı verilir. İslam aleminde bu tür yapıların tavanı, genellikle birer kubbeyle kapalı olduğundan, bunlara yalnızca “kubbe” denmiştir. Türkler ise, bu yapılara “türbe” demişlerdir. azerbaycan ve İran'da kubbe yerine “kümbet”, türbe yerine ise“türbet” isimleri kullanılmıştır. Şehitlerin hatırasına yapılmış “anıt-mezarlara” ise “meşhed” adı verilmiştir. Doğu Anadolu'da türbeye, pekçok yerde “kümbet” veya “künbet” denir. Arap ülkelerinde bu çeşit kubbeli mezarlar için “merebut” veya orada gömülü bulunan peygamber, alim, veli... gibi din büyükleriyse “makam” adı kullanılmıştır. Makam-ı İbrahim... gibi.

Göktürkler türbeye “bark” adını veriyorlardı. Göktürk ve Uygurlar zamanında görülen ve “kurgan” adı verilen mezarlar, Türklerin İslamiyeti kabulünden sonra yerini türbelere bırakmışlardır. Selçuklu Türkleri, malzeme olarak, tuğla, taş, kerpiç kullanmışlardır. Tuğladan örülmüş, çini ve mozaiklerle süslü büyük Selçuklu türbeleri yanında, tuğlanın yerini kesme taşların aldığı Anadolu Selçuklu türbeleri, bu türün belirli örneklerini teşkil etmektedirler. Taştan kurulu temel üzerine tuğladan gövdelerin oturtulduğu türbeler de vardır. Kitabelerde yer alan hatlar kufi, nesih vs. süslü yazılardır. Bunlardan kubbe, çatının altında gizlidir. Dışarıdan konik veya piramit çatı görünür. Orta Asya'dan Anadolu'ya kadar Türklerin göç yolları üzerinde bıraktıkları eserler dışında yeni bir sanatın, yeni bir zevkin en kuvvetli habercileri çok defa küçük yapılar olan bu kümbetlerdir. Bunların görünüşlerindeki kuvvetli tesir, hatlarındaki sadelik ve açıklık, o zamana kadarki anıt mezarlardan çok değişik ve karakteristik bir sanat üslubuna işaret etmektedir. Bunlar eski Türk çadırlarının anıt-mezar halini alarak ölmezleşmiş şekilleridir. Selçuklular devrine ait en Ünlü kümbetlerden bazıları şunlardır: Kırşehir'de Melik GaziKümbeti, Erzurum yakınında Tercan'da Mama Hatun Türbesi, Kayseri'de Ulu Kümbet ile Çifte Kümbetler ve Emin Bayındır Kümbeti, Döner Kümbet ve Sırçalı Kümbet, Niğde'deHüdavend Hatun Kümbeti, Sivas'taEratnaoğlu Hasan Beyin Güdük Minare adındaki kümbeti, Hasan Kehf'te Dicle'nin sol kıyısında bulunan Zeynel Bey Kümbeti.

Osmanlılar zamanında, kısa zamanda gelişen ve yeni bir yapı üslubuna kavuşan Osmanlı türbeleri, daha fazla İznik, Bursa veİstanbul havalisinde toplanmışlardır. Anadolu Selçuklu sanatında görülen kesme taş süslemeleri, bu dönemde daha da geliştirilmiş, gövdeye ve kubbe kasnağına pencereler açılmış, kapı ve pencere üzerindeki süslemelere itina gösterilmiştir. Bir yandan da çini ve mozaiklerle çeşitli süslemeler yapılmıştır. Bu işçilikte boya da yer almıştır. Türbenin dışına olduğu gibi içine de önem verilmiş, içte ve dışta duvar süslemeleri yapılmıştır. Osmanlı devrine ait türbelerin en güzel ve zengin örnekleri Bursa'da ve İstanbul'da bulunmaktadır. Bursa'da Yeşil Türbe, Sultan İkinci Murad Türbesi, Şehzade Mustafa Türbesi, İstanbul'da ise Eyyüb Sultan Türbesi, Fatih Sultan Mehmed Han, Yavuz Sultan Selim Han, Kanuni Sultan Süleyman Han, Sultan İkinci Selim Han, Hürrem Sultan ve Hadice Sultan Türbeleri... gibi herbirinin ayrı sanat değeri olan sayısız türbe mevcuttur. (Bkz. İstanbul)

İslamiyette ilk yapılan türbe, Resulullah efendimizin medfun olduğu Hücre-i mutahheradır. Buraya Hücre-i Seadet de denir. Resulullah efendimiz, çok sevdiği zevcesi aişe validemizin odasında Hicretin on birinci (M. 632) senesi Rebi'ulevvel ayının on ikinci Pazartesi günü, öğleden önce vefat etti. Çarşamba gecesi, bu odaya defn edildi.

Hazret-i aişe'nin odası, üç metre yüksekliğinde, kerpiçle hurma dallarından yapılmıştı. Hücre-i Seadetin etrafı, hazret-i Ömer'in hilafeti devrinde başlayarak çeşitli zamanlarda taş duvarla çevrilmiştir. Emevi halifelerinin altıncısı olan Velid, Medine valisiyken, duvarı yükseltti ve üzerini küçük bir kubbeyle örttü. Peygamber efendimizin hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ömer'in kabirleri dışardan görülemez ve içeri girilemez oldu. Ömer bin Abdülaziz Medine-i münevvere valisiyken 707 senesinde, Halife Velid'in emriyle, zevcat-ı tahiratın (Peygamberimizin hanımlarının) odalarını yıktırıp, Mescid-i Seadeti genişletirken, bu duvarın etrafına ikinci bir duvar yaptırdı. Bu duvar beş köşeliydi. Hiç kapısı yoktu.

Hücre-i Seadetin dış duvarının etrafı, 1189'da demirden yapılıp, yeşile boyandı. Bu parmaklığa Şebeke-i Seadet denir. Şebeke-i Seadetin kıble tarafına (Muvacehe-i Seadet), doğu tarafına (Kadem-i Seadet), batı tarafına (Ravda-i Mutahhera) ve kuzey tarafına (Hücre-i Fatıma) denir. Mekke-i mükerreme şehri, Medine-i münevvere şehrinin güneyinde olduğu için, Mescid-i Nebinin ortasında, yani Ravda-i Mutahherada, Kıbleye dönen kimsenin sol tarafında hücre-i Seadet, sağ omuzu tarafında ise, Minber-i şerif bulunur.

847 senesinde, Şebeke-i Seadetin bulunduğu yerle dış duvarlarının arasına ve bu yerin dışına mermer döşendi. Mermerler, zaman zaman değiştirildi. Son olarak Sultan Abdülmecid Han döşetti.

Hücre-i Seadetin beş köşeli duvarları yapılırken üzerlerine bir de küçük kubbe yapılmıştı. Bu kubbeye (Kubbe-tün-nur) denir. Osmanlı padişahlarının gönderdikleri (Kisve-i şerife) bu kubbe üzerine örtülürdü. Kubbe-tün-nur üzerine gelen, Mescid-i Saadetin büyük yeşil kubbesine (Kubbe-tül-Hadra) denir. Şebeke-i Seadet denilen parmaklığın dış tarafına örtülen kisve, Kubbe-i Hadra altındaki kemerlere asılırdı. Bu iç ve dış perdelere (Settare) denir. Şebeke-i Seadetin doğu, batı, kuzey taraflarında birer kapısı vardır. Şebeke-i Seadet içine Harem-i şerif ağalarından başka kimse, duvarlarının içine ise, hiç kimse giremez. Çünkü kapıları ve pencereleri yoktur. Yalnız kubbe ortasında ufak bir delik olup, tel kafesle kaplıdır. Bu deliğin hizasında olarak, Kubbe-i Hadraya da bir delik açılmıştır. Mescid-i şerif kubbesi 1837 senesine kadar kurşun rengindeydi. Sultan İkinci Mahmud-ı Adli Hanın emriyle yeşile boyandı. 1872'de, Sultan Abdülaziz Hanın emriyle boya yenilendi.

Hücre-i Seadetten sonra ilk yapılan türbeler, Baki' kabristanında, Resulullah'ın mübarek zevcelerinin, kabirleri üzerine yapılmış olan kubbedir. Zeyneb binti Cahş validemiz pek sıcak günde vefat etmişti. Hazret-i Ömer kabir kazılırken cemaati güneşten korumak için, kabir üzerine çadır kurdurdu. Çadır, uzun zaman kabir üzerinde kaldı. Bundan sonra, kabirler üzerine çadır, çardak, zamanla, türbeler yapıldı.

Dinimiz türbe yapmayı yasak etmemiştir. Türbe yasak olsaydı, Eshab-ı kiram, Resulullah efendimizi ve hazret-i Ebu Bekr'i ve hazret-i Ömer'i oda içine defnetmezlerdi. Türbe ölüye tapınmak için yapılmaz. Ona sevgi ve saygı göstermek ve okumaya, dua etmeye gelenleri yağmurdan, güneşten korumak için yapılmaktadır. Salihleri alimleri sevmemizi, onlara saygılı olmamızı dinimiz emretmektedir. Cahil halk, ölüyü toprak altında görünce onu kendinden aşağı sanır. Türbeyi, sandukayı ve herkesin saygı ile ziyaret ettiğini görünce, o da saygılı olur. Yani türbe ölü için değil, dirilerin saygılı olup, veliden istifade edebilmeleri için yapılmaktadır.

Evliya, ölüyken de, diriyken de birşey yaratmaz. Allahü tealanın yaratmasına sebep olur. Türbeler ve evliya mezarlarını ziyaret edenler, bunlara tapınmaz. Onların ruhlarını vesile ve kendilerine şefaatçı ederek dilediklerini Allahü tealadan isterler. Adakta bulunanlar, adaklarını Allah için yaparlar ve bundan hasıl olan sevabı bir veya birçok velinin ruhuna hediye ederler. Türbe ziyareti, türbenin binası, taşı toprağı için değil, orada medfun bulunan zat için yapılır. Bu kabir ziyareti, dinimizde caiz ve çok sevabdır. Bazılarının buna şirk demeleri dini esaslara dayanmamaktadır. Ölmüş atalara tapınmak veya bunları yaratıcıya ortak yapmak, tarihte görülmüş sapık inançlardandır. Müslümanların kabir ve türbe ziyaretlerinin bu bozuk inançlarla hiçbir alakası ve benzerliği yoktur.

Türbelere bez bağlamak, mum yakmak ve benzeri şeyler, cahiller tarafından uydurulmuş şeyler olup, dinimizde yeri yoktur. Bu gibi hurafelerden bazıları Hıristiyanlık ve Yahudilikten alınarak bilgisiz kimseler arasında yayılmıştır.

Türkiye'de açık olan tekkeler ve ziyaret edilmekte olan türbeler, 3 Eylül 1341(1925) tarihli kararname ve daha sonra 20 Kasım 1341 (1925) tarihinde Vekiller Heyetince (Bakanlar Kurulu) kabul edilen 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklarla Birtakım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile kapatılmıştır.

İlk defa türbelerin açılması 30.3.1950 tarihine rastlar. 25 senelik bu zaman zarfında türbeler bakımsız bırakılmış, yangın ve yağmur gibi tabii afetlere maruz kalmış, tamir edilmediği gibi, kendi haline bırakılması sebebiyle bir kısım kıymetli eşyalar kaybolmuş veya zayi olmuştur. 1950 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla türbelerin tamamı açılmasa da bu güzel faaliyet daha sonraki tarihlerde devam etmiş ve imkan nispetinde türbeler birer birer açılmaya başlanmıştır.

1.3.1950 tarihinde 5566 sayılı kanunla 20.11.1925 tarihli 677 sayılı kanunun 1. maddesine şu fıkra eklenmiştir.

Türbelerden Türk büyüklerine ait olanlarla, büyük sanat değeri bulunanlar, Milli Eğitim Bakanlığınca umuma açılabilir. Buraların bakımı için gerekli memur ve hizmetliler tayin edilir. Açılacak türbelerin listesi Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanır ve Bakanlar Kurulunca tasvib edilir.

Bu kanundan sonra, 30.3.1950 tarihinden itibaren aşağıdaki türbeler ziyarete açılmıştır.

Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Sultan İkinci Mahmud, Mustafa Reşid Paşa, Barbaros Hayreddin Paşa, Mimar Sinan, Gazi Osman Paşa, Eyyub Sultan.

Daha sonra 11.3.1967 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla; Sultan Birinci Ahmed, Sultan İkinci Selim, Sultan Üçüncü Mehmed, Sultan ÜçüncüAhmed türbeleri açıldı.

16 Şubat 1990 tarihinde, 677 sayılı kanunun 1. maddesinin 5566 sayılı kanunla ilave edilen fıkrası değiştirilerek Bakanlar Kurulunun kararı kaldırıldı. Kültür Bakanlığının onayı yeterli görüldü. Bu tarihten sonra da; Aziz Mahmud Hüdayi, Merkez Efendi, Sümbül Efendi türbeleri ziyarete açıldı.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

Türbe Resimleri


  • Damad Ali Paşa türbesi, Belgrad.



Yorumlar - Lütfen konu (Türbe) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.