İstanbul Tarihi

İstanbul Tarihi

İstanbul, yerleşim tarihi 300 bin, kentsel tarihi yaklaşık 3 bin, başkentlik tarihi 1600 yıla kadar uzanan Avrupa ile Asya kıtalarının kesiştiği noktada bulunan bir dünya kentidir.

Tarih. İstanbul'un yerleşim tarihi Paleolitik Çağa değin uzanır. Yapılan kazılar sonucunda Yanmburgaz Mağarasında Pale-olitik Çağa, Fikirtepe ve Pendik'te ise Kalkolitik Çağa (İÖ 5500-3500) ait buluntular ele geçmiştir. Ayrıca Sarayburnu'nda Trakyalıların kurduğu Lygos adlı bir kentin duvar kalıntılarına, Kadıköy'de de Fenikelilerden kalma yapı kalıntılarına rastlanmıştır.

Bugünkü kentin çekirdeğini oluşturan ilk yerleşmeler, İÖ 7. yüzyılda Megaralılar tarafından kuruldu. Dorlann istila ettiği Yunanistan'dan kaçan Megaralılar, İO 680'de Propontis'i (Marmara Denizi) geçerek geldikleri bugünkü Kadıköy'ün Moda burnunda Khalkedon ya da Kalkhedon adıyla kurduklan kente yerleştiler. Trak kökenli komutan Byzas önderliğinde yola çıkan Megaralıların bir başka kolu da Delphoi kâhininin öğüdüne uyarak İÖ 660'ta Khalkedon'un karşı kıyısında, bugünkü Sarayburnu çevresinde bir kent kurdular. Megaralılar kente önderlerinin adım vererek Byzantion dediler. Genel olarak, Khalkedonluların tarımsal üretimle Byzan-tionluların ise ticaretle uğraştıklarına inanılır.

Ulaşım ve savunma açısından üstün bir konumdaki Byzantion, kuruluşunu izleyen iki yüzyıl boyunca hızla büyüdü. İÖ 5. yüzyılda, parası Yunan kolonilerinde geçen bağımsız bir ticaret kentiydi. İÖ 513'te Perelerin ele -geçirdiği kent, Trakya'da kurulan satraphğa bağlandı. İÖ 476-475'te Delos Birlıği'ne katılan Khalkedon ve Byzantion, İÖ 405'te Spartalılann eline geçti.

İÖ 318'de İskender'in komutanlarından Antigonos, Byzantion'u aldı. İskender'in Yunan kentlerine ve onların denetim alanlarına egemen olmasıyla siyasal ağırlık merkezi Eşe'nin kuzeyine kaydı ve Byzantion bu yeni yapı içinde giderek önem kazanıp dönemin başlıca ticaret merkezlerinden biri oldu. Byzantion, İÖ 280'de batıdan gelen Galatların akınlarına uğradı. Çok eskiden yöreye gelerek yerleşmiş olan Trakya kökenli Bi-tinyalılar İÖ 280'de İstanbul Boğazı ile Sakarya arasındaki alanda bir krallık kurdular. Bu dönemde Makedonyalıların saldırısına uğrayan Byzantion, saldırıyla karşılaşan öteki kentlerle birlikte Roma'nın korumasını istedi. İÖ 74'te de Bitinya kralı IV. Nikomedes vasiyet yoluyla ülkesini Roma' ya bırakınca, Byzantion tümüyle Roma'ya bağlandı. Byzantion, İS 73'te Roma'nın Bitinya-Pontus Eyaleti sınırlan içindeydi.

330'da Roma imparatoru I. Constantinus (Büyük), kenti başkent ilan edince, Byzantion adı Konstantinopolis olarak değiştirildi. Daha sonra Constantinus'un Hıristiyanlığı kabul etmesiyle, Konstantinopolis, ortaçağ boyunca Hıristiyanlığın en önemli kültür ve sanat, zaman zaman da en önemli siyasal ve ekonomik merkezi oldu.

395'te Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesinden sonra Konstantinopolis, Doğu Roma İmparatorluğu olarak da bilinen Bizans İmparatorluğu'nun(*) başkenti oldu. 4. yüzyılın sonlarına doğru kente, özellikle Trakya'dan getirilen halklar yerleştirildi; nüfusu 5. yüzyıl başında 100 bini aşan Konstantinopolis, Roma'dan bile kalabalık bir kent haline geldi. Kent nüfusunun artmasıyla birlikte bugünkü Galata'mn yerinde Sycae ya da Sykai adlanyla anılan yan kent konumunda bir dış mahalle oluştu. 440'ta Hunlann saldırısına uğrayan Konstantinopolis, I. Anastasios (491-518) ve I. Iustinianos (527-565) dönemleri boyunca siyasal kargaşalar, iç savaşlar, ayaklanmalar yaşadı. Bu arada giderek büyüyen ve ticari önem kazanan Sycae, I. Iustinianos döneminde Khrysokeras (Haliç) üzerinde, bugünkü Ayvansaray ile Kasımpaşa arasına kurulan bir köprüyle kente bağlandı.

7. yüzyıla Sasaniler ve Avarlar, 8. yüzyılda Bulgarlar ve Araplar, 9. yüzyılda Ruslar ve Bulgarlar Konstantinopolis'e birçok kez saldırdılar ve kuşattılar, ama ele geçiremediler.

Konstantinopolis, 1204'te Haçlılar tarafından işgal edilerek büyük ölçüde tahrip edildi. Kent 1261'e değin Latin İmparatorluğu'nun merkezi oldu. Haçlı seferleri sırasında oluşan yeni ticari ilişkiler ve buna bağlı olarak ticaret yollarının değişmesi Konstantinopolis'i Bizans'ın bütünsel yapısının merkezi olmaktan çıkardı. Dönemin güç merkezleri olarak beliren Piza, Venedik ve Cenova, elde ettikleri imtiyazlarla Sycae ile ardındaki yamaçlarda yer alan Pera'da bir ticaret merkezi kurdular.. 14. yüzyıla girilirken Konstantinopolis surlarla çevrili, tarımsal üretime dayalı bir yapı içinde gitgide çökerken, Halic'in karşı kıyısında Galata ticarete dayalı parlak bir yaşam sürüyordu. Bu dönemde Galata gümrüğünün yıllık geliri, Konstantinopolis gümrüğünde elde edilen yıllık gelirin yedi katına ulaşıyordu.

Osmanlılar Konstantinopolis'i ilk kez I. Bayezid (Yıldırım) döneminde (1389-1402) kuşattılar. I. Bayezid'in 1391'deki ve sonraki kuşatmaları ile II. Murad'ın 1422'deki kuşatması sonuç vermedi. Konstantinopolis'i Osmanlı topraklarına II. Mehmed kattı (1453) ve bu nedenle kendisine'Fatih sam verildi. Osmanlı başkentinin Edirne'den Konstantinopolis'e taşınmasıyla yem bir dönem başladı. Kentte düzenin sağlanmasından sonra, kuşatma başlamadan ayrılan Rumların geri dönmesi sağlandığı gibi, Anadolu ve Trakya'da yaşayanların bir bölümü de kente, yerleşmeye özendirildi. I. Selim (Yavuz) Mısır Seferi'nden (1517) dönüşünde kutsal emanetleri getirerek halife unvanını alınca, kent başkentliğin yanında halifeliğin merkezi olma işlevini de üstlendi. Kent uzun süre Konstantinopolis adıyla ya da yalnızca polis (kent) sözcüğüyle anıldı. Günlük konuşmada sık sık kullanılan eis ten potin (Yunancada "kente doğru") biçimindeki cümlecik, Osmanlı döneminde Stim-bol, Estanbul, İştambol gibi değişimler geçirdikten sonra İstanbul'a dönüştü. Kent Dersaadet ve Asitane adlarıyla da anıldı.

İstanbul, Osmanlı egemenliği altında uzun bir barış dönemi geçirdi. 19. yüzyıla değin yaşanan olaylardan en önemlileri 1589, 1593,1622,1656 ve 1730 yıllarındaki yeniçeri ayaklanmaları, çeşitli yangınlar ve büyük yıkımlara yol açan depremlerdir (bak. İstanbul depremleri; İstanbul yangınları). 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlan Osmanlı Devleti' nin en çalkantıh dönemi oldu. Ekonomik durgunluğun ve art arda yenilgilerle sonuçlanan savaşların yarattığı çöküş, İstanbul'a doğrudan yansıdı. 1839'da Tanzimat Ferma-nı'nm, 1876'da I. Meşrutiyet'in, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı, 1909'da yaşanan 31 Mart Olayı ve Hareket Ordusu'nun II. Abdülhamid'i tahttan indirmesi, 1912'de başlayan Balkan Şavaşlan'nda Bulgarların Çatalca'ya kadar ilerlemesi ve ardından I. Dünya Savaşı'nın başlaması bu dönemin en önemli olaylandır. Mondros Mütarekesi'nin (30 Ekim 1918) imzalanmasından sonra parçalanan Osmanlı Devleti'nin bütün yükü bir anlamda başkent İstanbul'a bindi. Kent, Anadolu'da başlayan örgütlenme ve direnişin resmen dışında kalmasına karşın, dönemin bütün çalkantısını yaşadı. İzmir'in işgalini kınamak amacıyla 23 ve 30 Mayıs 1919'da gerçekleştirilen Sultanahmet mitingleri büyük yankılar yarattı.

İstanbul 15-16 Mart 1920'de İtilaf Devletleri tarafından fiilen işgal edildi ve Heyet-i Mebusan kapatıldı. 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) kurulması, sarayı ve bir anlamda istanbul'u boşlukta bıraktı. TBMM 1 Kasım 1922'de saltanat ye hilafetin ayrıldığını, Osmanlı Devleti'nin son bulduğunu ve TBMM Hükümeti'nin kurulduğunu ilan etti. Kentin TBMM Hükümeti'nin denetimine geçmesinden sonra son Osmanlı padişahı VI. Mehmed (Vahideddin) 17 Kasım 1922'de İstanbul'u terk etti. 6 Ekim. 1923'te Türk birliklerinin kente girmesiyle İstanbul işgalden kurtuldu. 13 Ekim 1923'te Ankara başkent ilan edildi ve İstanbul yüzyıllardır sürdürdüğü başkentlik işlevini yitirdi. 3 Mart 1924'te halifeliğin kaldırılmasıyla da halifelik merkezi olmaktan çıktı. (Ayrıca bak. Bizans İmparatorluğu; Osmanlı Devleti.)

Kentin yapısı ve metropoliten alanın oluşumu. Bugünkü İstanbul'un asıl biçimlenişi Cumhuriyet döneminde gerçekleşti. Ama kentin bazı bölümlerinde bugünkü arazi kullanımının köklerini bile Byzantion'da aramak gerekir. Byzantion'daki akropolisin yerini Bizans İmparatorluğu döneminde Büyük Saray, Osmanlılarda da Topkapı Sarayı almıştır. Bugün de yönetim birimlerinin bir bölümü (vilayet, adliye, belediye, sağlık ve eğitim müdürlükleri) tarihsel sur içinde, sarayı çevreleyen alandadır. Bir zamanlar Byzantion'un en önemli limanı olan Neorion'un yerinde günümüzde İstanbul'un başlıca ulaşım merkezlerinden biri olan Sirkeci vardır. Neorion'un çevresindeki ticarethaneler varlıklarını Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de korumuştur. Bağımsız bir ticaret kenti olan ve ticari gücü Konstantinopolis'i aşan Sycae, Osmanlı döneminde Galata ye Pera'ya dönüşmüştür. 19. yüzyılın ikinci yansında yabancı finans kuruluşlarının ve bankerlerin yerleştiği Galata'nın (Karaköy), tarihsel yarımadanın karşısında bütünüyle farklı, Batı'ya benzer bir yapısı olmuştur. Bugün de yerli ve yabancı birçok bankanın genel merkezlerinin yer aldığı Karaköy, finans merkezi olma işlevini büyük ölçüde sürdürmektedir.

Osmanlıların kenti ele geçirdikten sonra giriştikleri ilk işlerden biri yerleşme ve yapılaşmanın düzenlenmesi oldu. Kısa sürede surlar onarıldı, saray ve kiliselerin yanına cami, külliye, han ve hamamlar eklendi. 1453 öncesinde en çok 40-50 bin olan ve kentin alınışı sırasında daha da azalan nüfus, bilinçli bir iskân politikasıyla artırıldı. Bu gelişmeler sur içiyle sınırlı kalmayıp çevre alanlara da yayıldı. Anadolu ve Rumeli'nin çeşitli yörelerinden getirilen Türkler Eyüp ve Üsküdar'a, Rumlar Balat ile Cibali arasına ve Galata'ya, Yahudiler Hasköy ile Balat arasına, Ermeniler de Samatya ile Kumkapı arasına yerleştirildi. Yirmi beş yıl gibi kısa bir süre içinde kent nüfusu sur dışında yaşayanlarla birlikte 120 bini aştı. Osmanlıların önem verdiği bir başka konu da Müslüman olmayan halkın dinsel etkinliklerini düzenlemek oldu. Kentin alınışından yedi ay sonra Ortodoks Kilisesi Osmanlı korumasına alındı. Bu iskân politikası, cemaatlere göre düzenlenen işbölümü ve dinsel konulardaki esneklik, istanbul'un daha sonraki yüzyıllarda iyice belirginleşen etnik mozaiğinin çekirdeğini oluşturdu. II. Mehmed döneminde kent alanı, Bizans döneminde yönetim ve ticaret için ayrılmış yerlerde gelişti. Yerleşimin sur dışına taşmasına karşın, surlann içinde kalan kesim İstanbul'un can damarıydı. Sur dışına taşan yerleşmelerin başlıca-lan Eyüp, Üsküdar, Anadolu Hisarı ve Rumeli Hisarı'ndaki Müslüman mahalleleriyle Boğaz'ın Avrupa kıyısındaki Rum köyleriydi.

16. ve 17. yüzyıllar İstanbul'un en parlak dönemleriydi. Bu yüzyıllarda Osmanlı Devleti'nin yükselişi başkente açıkça yansıdı. Halkın büyük bölümü sur içinde barınmakla birlikte, kent Galata ve Pera, Üsküdar, Kadıköy ve Boğaziçi boyunca hızla yayıldı; Aksaray ile Topkapı çevresine ve Kocamustafapaşa'ya bu dönemde yerleşildi. Galata, Eyüp ve Kasımpaşa yoğun yerleşme alanları oldu. Yeni kiliselerin yapılması ve elçiliklerin açılmasıyla Galata da kendi surlarının dışına taşarak Pera yönünde gelişti. Kent bu yüzyıllarda çevresine yayıldığı gibi, büyük ölçüde de imar gördü. Haliç'e bakan tepelere yapılan görkemli yapı ve camiler kentin görünümünde önemli değişikliğe yol açtı.

17. yüzyıl sonunda 800 bini bulan nüfusuyla İstanbul, Londra ve Paris gibi kentleri geride bırakmış, Ortadoğu ile Avrupa'nın en büyük kenti ve merkezi olmuştu. 18. yüzyıl, genel olarak Osmanlı Devleti'nin, özel olarak da İstanbul'un Batı'ya açıldığı dönemdir. Bu dönemde kentin mimari yapısıyla halkın yaşamında yeni bir biçimlenme oldu. Mimaride klasik dönemin yerini Osmanlı baroğu almaya başladı. Batılı yaşam biçimi özellikle, kent nüfusunun yüzde 40'ını oluşturan Müslüman olmayanların yaşadıkları kesimlerde benimsenmeye başladı. Haliç, Lale Devri'nde İstanbul'un en önemli mesire yeri olarak önem kazandı.

19. yüzyıl ise, Osmanlı ekonomisinin kapitalist ilişkilere açılması ve yönetim reformlarına koşut olarak İstanbul'da da büyük dönüşümlerin yaşandığı bir dönemdir. Ba-tı'yla ilişkilerin güçlenmesiyle birlikte, kentin ulaşım altyapısı da gelişti; demiryolları, rıhtımlar, garlar yapıldı. Galata ile arkasındaki Pera'nın yeni bir güç merkezi oluşturan kimliği iyice belirginleşti. Birçok yabancı banka, banker ve komisyoncunun yerleştiği Galata, bir finans merkezi haline geldi.

Galata'nın, eski kent merkezinin karşısındaki gelişimi sonucunda 1837'de Azapkapı ile Unkapanı arasında ahşap bir köprü yapıldı ve böylece kentin iki merkezi birbirine bağlandı. 1845'te yapılan Galata Köprüsü de bu bütünleşmeyi güçlendirdi. Kentte merkezî iş alam oluşumu bakımından tarihsel yarımadayla Galata arasında belirgin bir işbölümü ortaya çıktı ve Galata ekonominin asıl karar ve yönetim merkezi olarak sivrildi. Elçiliklerin yerleşmiş olduğu, azınlıkların ve yabancıların yaşadığı Pera (Beyoğlu) ise kentin en renkli eğlence merkezi ve İstanbul'un Batılı yüzüydü. Yabancılar ve azınlıkların yanı sıra, Batılı yaşama ayak uyduran Türkler de bu çevreye yerleşmeye başladı. 19. yüzyıldaki bu gelişmelerin doruğunu ise Osmanlı hanedanının yüzyıllardır süren geleneği bozarak Topkapı Sarayı' nı terk edip, yüzyılın ortalarında, Galata' nın ve yabancı elçiliklerin yakınındaki Dol-mabahçe Sarayı'na taşınması oluşturur. Sur-u Sultani dışındaki ilk saray olan Dol-mabahçe'yi sonraki yıllarda yapılan Beylerbeyi, Çırağan ve Yıldız sarayları izledi. Bu arada kent hızla büyüdü ve yayıldı. Galatasaray-Taksim ekseninin yanında Tar-labaşı da gelişti. Bir önceki yüzyılda yapılan kışlaların çevrelerinde yerleşmelerin oluşması sonucunda 19. yüzyılda Rami, Halıcı-oğlu, Taksim, Maçka, Gümüşsüyü ve Harbiye İstanbul'un belli başlı semtleri olarak belirdi. Boğaz'ın Avrupa yakasındaki yerleşmeler birbirleriyle birleşirken, Asya yakasındaki Üsküdar, Kadıköy'e doğru gelişti. Kadıköy ise Kurbağalıdere'ye doğru yayıldı, Kızıltoprak, Kalamış, Fenerbahçe, Erenköy gibi semtler ve bunların arasında seyrek mahalleler ortaya çıktı. Haliç'teki sanayileşme de Feshane'nin kurulmasıyla bu yüzyılda başladı. Bu arada kentin yönetimi için atılan önemli bir adım da 1854'te belediye örgütünün kurulması oldu.

1850'de Şirket-i Hayriye kuruldu ve Bo-ğaz'da vapur seferleri başladı. 1869'da kurulan Atlı Tramvay Şirketi'nin 1872'de ilk hatları açması, 1875'te de Tünel'in çalışmaya başlaması, büyüyen ve gittikçe yaya olanaklarını aşan kent ulaşımına yeni bir boyut getirdi. Atlı tramvayın yerini 1914'te elektrikli tramvay aldı.. 1873'te Sirkeci-Edirne ve Haydarpaşa-İzmit demiryollarının işletmeye açılmasıyla banliyö trenleri çalışmaya başladı. Böylece kent çevresinde banliyö yerleşmeleri gelişti. 1890'da Sirkeci Garı, 1908'de Haydarpaşa Garı bitirildi. 1895'te Galata, 1900'de de Sirkeci rıhtımları tamamlanarak İstanbul limanının modern-leştirilmesinde ilk adımlar atıldı. 1903'te Haydarpaşa limanının da yapılmasıyla İstanbul'un 19. yüzyılda gelişen dış ticaretinin altyapısı oluşturularak yabancı ülkelerle ilişkisi güçlendirildi. Bütün bu altyapı çalışmalarını yabancı şirketler gerçekleştiriyordu.

Cumhuriyet dönemi başında İstanbul, sosyoekonomik ve kültürel açıdan eski parlaklığını önemli ölçüde yitirmiş, siyasal karar merkezi olmaktan çıkmış ve nüfusu yüzyılın başında 1 milyonu aşmaktayken, 1927'de 700 binin altına düşmüş bir kentti. Bununla birlikte, savaşta yakılıp yıkılan Anadolu'ya göre daha iyi durumdaydı ve ülkenin en önemli kenti olma özelliğini koruyordu.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında kent nüfusunun artış hızı, Türkiye ortalamasının altındaydı; bu durum İstanbul'un imarını olanaklı kıldı. 1930'larda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden İstanbul'a çağrılan plancı ve mimarlar kent için çeşitli planlar hazırladı. Henri Prost'un hazırladığı plan (1937), kentin sonraki mekânsal yapısı üzerinde belirleyici bir etki yaptı. Prost Plam'nın(*) özelliklerinden biri, kenti İstanbul, Beyoğlu ve Üsküdar-Kadıköy olmak üzere üç ayrı bölümde ele almasıydı. Bu planın en önemli yanı, Haliç kıyılarını orta ve büyük sanayinin yerleşimine açmasıydı. Plan doğrultusunda, Atatürk Köprüsü'nden Halic'in kaynağına uzanan alanlara büyük sanayi, eski kentin Galata ye Atatürk köprüleri arasındaki kesimine ise hal, balıkhane ve toptan gıda maddeleri ticareti yapan işyerleri yerleşti. Halic'in yıllar boyu süren kirlenme süreci bu gelişmelerle başladı.

Başkent olma işlevinin kalkmasıyla, eskiden yöneticilerin oturduğu ve kentin gözde semtlerinden olan Süleymaniye, Fatih, Beyazıt ve Şehzadebaşı gitgide sönükleşti. Bu semtlerdeki konaklar oda oda kiraya verilmeye ya da yıkılmaya başladı. Buna karşılık, 1930'larda üst gelir gruplarının yerleştiği Beyoğlu yakasının çekiciliği arttı. 1933'e gelindiğinde, tarihsel yarımadanın nüfusu 125 binken, Beyoğlu'nun nüfusu 150 bini aşmıştı. 1950'lerin öncesinde İstanbul'un merkezî iş alam Çarşıkapı, Sirkeci, Eminönü ve Karaköy'ü kapsıyordu. Beyoğlu'na yerleşen üst gelir grubuna yönelik ticaret ise Kara-köy'den istiklal Caddesi'ne kaymıştı.

1940'lar, Türkiye'de sermaye birikiminin sanayiye aktarılabilecek ölçeğe yaklaştığı yıllardı. İstanbul, sunduğu olanaklarla Anadolu sermayesi için önemli bir çekim merkeziydi. Prost Planı'yla başlayan Halic'in sanayiye açılması süreci, 1947'de Belediye İmar Müdürlüğü "tarafından "İstanbul Sanayi Bölgelerine Ait Talimatname"nin ve 1949'da da ilgili komisyon raporunun yayın-lanmasıyla tamamlandı. 1947 Talimatnamesi, Eyüp-Silahtarağa, Eyüp-Edirnekapı ve Yedikule-Bakırköy arasını ağır, Halic'in iki yakasını ise orta ölçekli sanayinin yerleşimine açtı. 1949 raporu da bunlara ağır sanayi alanları olarak Eyüp'ün kuzeyini, Maltepe çevresiyle Davutpaşa yolunu, Kazlıçeşme, Zeytinburnu, Bakırköy'ün dış kesimini, Yeşilköy ve Küçükçekmece'yi, Anadolu yakasında ise Maltepe-Kartal arasıyla Pendik'i ve Kadıköy-Gazhane çevresini ekledi. Bu yıllarda, Boğaz kıyılarına kamuya ait şişe ve cam, ispirto ve rakı, kibrit fabrikaları ile kömür depolan yerleşti.

I. Dünya ve Kurtuluş savaşlannda yaşadığı sarsıntılardan sonra İstanbul ülke ölçeğindeki gücüne, II. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda yeniden kavuştu. 1950'lerde, topraktan kopan geniş kitlelerin akınına uğradı. 1950'de 983.041 olan kent nüfusu, 10 yıl sonra 1.466.535'e ulaştı. İlk göç dalgasıyla gelenler Haliç yöresiyle sur dışındaki sanayi kuruluşlarının çevresine yerleşti; Kâğıthane ve Zeytinburnu'nda ilk gecekondu mahallelerinin çekirdekleri oluştu. Anadolu yakasında da o zamanlar Ankara Asfaltı diye anılan karayolu üzerindeki sanayi kuruluşlarının çevresinde gecekondulaşma başladı! 1951'de kentin tümün-deki gecekondu sayısı 8.500 iken, 1957'de yalnızca Zeytinburnu 26 bin konutta 60 bin kişinin yaşadığı bir gecekondu mahallesi haline geldi. Nüfusu hızla artan Zeytinburnu, 1957'de ilçe yapıldı.

Zeytinburnu'nun ardından Eyüp-Rami sanayi bölgesinin yakınlarında, kentin ikinci büyük gecekondu mahallesi olan Taşhtarla ortaya çıktı. İlk kez 1950'lerde Bulgaristan ve Yugoslavya'dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesiyle oluşan Taşhtarla, daha sonra kente Anadolu'dan gelen göç akınıyla büyüdü ve 1963'te Gaziosmanpaşa adıyla ilçe yapıldı.

1954'te Avrupa yakası için hazırlanan sanayi planı, Mecidıyeköy-Levent, Mecidiye-köy-Şişli, Bomonti ve Kasımpaşa-*Kâğıtha-ne arasında kalan kesimleri sanayiye açtı. 1955'te yürürlüğe giren İstanbul Sanayi Planı ise Haliç'teki sanayi yerleşmesini bir ölçüde dondururken, Topkapı-Rami ve Levent'te yeni sanayi alanları belirledi. 1950'lerin üçüncü büyük gecekondu alanı Kâğıthane çevresinde gelişti. Yeni sanayi alanları açılması Halkalı, Maltepe, Kartal gibi denetim dışı alanların parsellenerek gecekondulaşmasına neden oldu.

1950'lerin ortasına gelindiğinde İstanbul, batıda Yeşilköy, kuzeyde Levent, doğuda da Bostancı'ya uzanan bir alana yayıldı. Zeytinburnu, Bakırköy ve Yeşilköy, birbirlerinden yeşil alanlarla ayrılmış mahalleler durumundaydı. Kentin Bostancı uzantısının bahçeli konutlardan oluşan seyrek bir dokusu vardı. 1950-60 döneminde İstanbul, oldukça "keyfi" bir imar ve istimlak etkinliği yaşadı. İnönü (Dolmabahçe) Stadyumu, Spor ve Sergi Sarayı, Florya Plaj Tesisleri, Açıkha-va Tiyatrosu ve Levent Konut Siteleri 1950'lerde tamamlandı. Ataköy'de 70 bin kişilik bir yerleşme ile kıyıdaki plaj ve turistik tesislerin temelinin atılması, Yeşilköy Havalimanı'nın (bugün Atatürk Havalimanı) genişletilmesi, Edirne-İstanbul karayolunun Topkapı girişinin düzenlenmesi, Yeşilköy'e kadar 50 m genişliğinde bir yol yapılması, Vatan ve Millet caddeleri ile Barbaros Bulvan'nm açılması, Sirkeci-Flor-ya sahil yolunun, Saraçhane'de İstanbul Belediye Binası'nın yapılması, Tophane-Dolmabahçe yolunun genişletilmesi, Salı-pazan'nda rıhtım ve antrepoların kurulması 1950'lerde İstanbul'un görünümünü değiştiren başlıca uygulamalar oldu.

1960'larda bütün hızıyla süren gecekondulaşmanın yanında kentsel mekânın biçimlenişini değiştiren ikinci olgu da imarlı alanlardaki apartmanlaşma olarak belirdi. 1965'te Kat Mülkiyeti Kanunu'nun çıkmasıyla İstanbul'un kentsel alanındaki arsaların değeri büyük artış gösterdi. İnşaat sektörü en canlı dönemlerinden birine girerken, önce boş alanlar; daha sonra yeşil alanlar, parklar ve oyun alanları apartmanlarla doldu.

Kentsel rantın ve maliyetlerin yükselmesi, büyük sanayinin kent çevresine yayılma eğilimini pekiştirdi. Çeşitli özendirme önlemleriyle de desteklenen bu süreç sonucunda sanayi kuruluşlarının hücumuna uğrayan Yakacık-Tuzla-Çayırova-Gebze eksenine, Kartal-Maltepe sanayi alanları eklendi. Asıl gelişme kentin Anadolu yakasında görülürken, Avrupa yakasında Zeytinburnu ile Bakırköy arasım doldurmuş olan sanayi alanları bir yandan Sefaköy (Safraköy), Halkalı ve Firuzköy'e uzanıyor, bir yandan da Eyüp-Rami-Gaziosmanpaşa bölgesinden kuzeye doğru yayılarak Küçükköy, Alibey-köyü ve Kâğıthane'ye ulaşıyordu. Bu arada Şişli'den Maslak'a uzanan Büyükdere Cad-desi'nin batısında da bir sanayi alanı oluştu.

Sanayileşmenin hız kazanması, gecekondulaşmayı doğrudan etkiledi. 1960-65 arasında Türkiye'de gerçekleşen içgöçün yüzde 36'sı, 1965-70 arasında ise yüzde 22,'si İstanbul'a yönelikti. 1960'lann sonunda İstanbul nüfusunun yüzde 25'i, son beş yıl içinde göç edenlerden oluşuyordu. 1962'de 78 bin olan gecekondu sayısı, 10 yıl sonra 195 bine çıktı. Aynı yıl gecekonduda oturanların kent nüfusu içindeki payı yüzde 40 düzeyindeydi. 1970'lerde hazine arazisinde yapılan gecekondulara, belediye sınırları dışındaki tanm alanlarına her türlü denetimden uzak biçimde yapılan tapulu gecekondular da eklendi.

1960'lann başında 1,5 milyona yaklaşan, 1970'lerde 2 milyonu aşan nüfusuyla, kentsel işlevlerin sürekli ve yaygın olması ve etki alanının genişliğiyle, sanayinin kent dışına kayması ve birden çok merkezin ortaya çıkmasıyla İstanbul, artık metropol olarak tanımlanabilecek bir ölçeğe ulaştı. 1970'lerde İstanbul, büyük bir nüfus yığılmasının da etkisiyle konut ve ulaşım gibi temel altyapı gereksinmelerinde büyük boyutlara varan sorunlarla karşı karşıya kaldı. Bu yıllarda İstanbul'da mekânsal yapı açısından en önemli olgu, Boğaz'ın iki yakasının bir köprüyle bağlanmasıydı. Kentin transit taşımacılık işlevini güçlendiren Boğaziçi Köprüsü ve çevre yolları, hızlı büyüme sonucunda kısa sürede kent içi ulaşım ağının omurgası haline geldi. 1970'lerin bir başka önemli olgusu da, yerli otomobil üretiminin başlaması ve özel oto sayısında görülen büyük artıştı. İstanbul'da 1950'de toplam otomobil sayısı 2 bin iken, bu sayı 1970'lerin başında 80 bini, 1980'lerin başında ise 300 bini aştı. Özel oto sahipliğinin sağladığı hareketlilik, kentin merkezden uzak kesimlerinin yerleşime açılmasını hızlandırdı. Özel oto sayısının artması ve Boğaziçi Köprüsü'nün yapımı, kentin iki yakası arasındaki nüfus dengesini etkiledi. 1970'te kent nüfusunun yüzde 23'ü Asya, yüzde 77'si Avrupa yakasında yaşarken, 1990'da Asya yakasında yaşayanların kent nüfusu içindeki payı yüzde 34'e yükseldi. Kent doğuda Bostancı-Maltepe-Kartal-Pendik-Gebze yönünde hızla yayıldı, batıda ise D-100 karayolu boyunca Silivri'ye ulaştı.

Anadolu yakasındaki bir başka önemli gelişme de Bostancı-Erenköy Bölgeleme imar Planı'nın yapılmasıydı. Bu plan, organik dokusunu 1970'lere değin korumuş olan bu bölgenin Bağdat Caddesi çevresi ve kıyı dışında kalan kesimlerine, kat sınırlaması yerine, inşaat alanı sınırlaması getiriyordu. Uygulama sonunda Kızıltoprak ile Bostancı arasındaki yapı alanı kısa sürede yaklaşık iki kat arttı.

1970'lerde hız kazanan bir başka olgu, kentin iki yakası boyunca Marmara kıyılarında ortaya çıkan ikinci konut sahipliği oldu. Eskiden yazlığa gidilen alanlar batıda Yeşilköy, kuzeyde Büyükdere ve Sarıyer, batıda da Suadiye, Bostancı ve Adalarla sınırlıyken, bu yıllarda batıda Kumburgaz ve Silivri, doğuda ise Dragos ve Bayramoğ-lu ile Yalova ve Çınarcık'a kadar uzanan kesim yazlık konut, site, motel ve çeşitli dinlenme tesisleriyle doldu. 198O'e gelindiğinde kent nüfusu 3 milyona varmıştı. Kentte çizgisel gelişmenin ve met-ropolitenleşmenin yapısına uygun olarak birden çok altmerkez ortaya çıktı. Bununla birlikte asıl kent merkezi ya da metropoliten merkez olarak tanımlanabilecek üç bölge güneybatıda tarihsel yanmada, onun kuzeyinde Karaköy ve Beyoğlu, doğuda da Üsküdar ve Kadıköy çekirdekleriydi. Bunlar suyollanyla birbirinden ayrılıyordu.

Tarihsel yarımadada maliye, adliye, vilayet, belediye gibi yönetim birimleriyle, girişleri pasaj biçiminde düzenlenmiş işhan-lan yer alır. Hanlarda basımevleri, dokuma, plastik eşya ve hazır giyim (konfeksiyon) atölyeleri ve ithalatçılar yoğunlaşmıştır. Gıda maddeleri ve kumaş toptancıları ile kuyumcuların kümelendiği Kapalıçarşı-Mahmutpaşa-Sultanhamam-Mısırçarşısı yöresi, aynı zamanda kentin alt gelir gruplarının alışveriş çevresidir. Kapalıçarşı ile Sultanahmet çevresinde turistik ticaret yaygındır. Merkezî iş alanı içinde bankalar, sigorta kuruluşları ve başka büyük şirketlerin yoğunlaştığı kesimlerden biri Karaköy'dür. Üst gelir gruplarına yönelik perakende ticareti, büyük ölçüde Nişantaşı-Şişli bölgesine kaptırmış olan Beyoğlu otel, bar, pavyon, meyhane, sinema ve tiyatrolanyla orta ve alt gelir gruplarının ilgi gösterdiği bir merkez durumundadır. Nişantaşı-Osmanbey-Şişli ekseni ise, üst gelir gruplarının alışveriş ettiği büyük mağazaları, şık lokantaları ile çekici bir merkez durumundadır. Bu eksenin devamı niteliğindeki Şişli-Mecidiyeköy-Zincirlikuyu-Levent yöresi holdinglerin, yerli ve yabancı şirketlerin yerleştiği bir iş çevresidir.

1980'ler İstanbul'a kentin yönetsel yapısına ilişkin önemli bir değişiklik getirdi. 1984'te çıkarılan büyükşehir belediyelerine ilişkin yasayla İstanbul'da büyükşehir belediyesi ve onunla bağlantılı olarak çalışacak ilçe belediyelerinden oluşan yeni bir yönetim yapısı kuruldu. 1980'lerde Haliç çevresindeki sanayi kuruluşlarının kent dışına taşınmasına ve Haliç' in temizlenmesine başlandı, İstanbul kanalizasyon sisteminin oluşturulmasına girişildi. İstanbul Boğazı'nda yapılan ikinci köprü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü adıyla çevre yollan tamamlanmadan 3 Temmuz 1988'de açıldı. 1980'lerin İstanbul açısından bir başka önemli olgusu da, kentin pek çok semtini kapsayan istimlakler ve kıyı düzenlemeleridir. Bunların başında Haliç kıyılarıyla Tar-labaşı'ndaki istimlak ve yıkımlar, Boğaz-içi'ndeki kıyı düzenlemeleri ve kazıklı yollar ile Kadıköy-Bostancı kıyısının doldurulması gibi tarihsel dokuyu önemli ölçüde değiştiren uygulamalar sayılabilir. Marmara Böl-gesi'nde Türkiye'nin kent nüfusunun üçte birini banndıran bu alt bölgenin batı-doğu doğrultusunda uzanan ana ekseni Çorlu, Tekirdağ, Silivri, Büyükçekmece, Küçük-çekmece, İstanbul, Gebze, İzmit, Adapaza-n'dır. Yönetsel yapının nüfusu hızla artan ile yetersiz gelmesi üzerine 1987'de Büyükçekmece, Kâğıthane, Küçükçekmece, Pendik ve Ümraniye, 1990'da Bayrampaşa, 1992'de de Avcılar, Bağcılar, Bahçelievler, Güngören, Maltepe, Sultanbeyli ve Tuzla ilçeleri kuruldu.

İstanbul, bütün Türkiye çapında bir sağlık ve eğitim merkezi olma işlevini de görür. Kentteki başlıca yükseköğrenim kurumları İstanbul, İstanbul Teknik, Marmara, Yıldız, Boğaziçi ve Mimar Sinan üniversiteleridir. Başta üniversite ve SSK hastaneleri olmak üzere Numune, Haseki, Vakıf Gure-ba, Zeynep-Kâmil hastanelerine Türkiye' nin her yanından hasta gelir. Kentte özel ve askeri hastanelerle azınlıklara ait hastanelerden başka sanatoryumlar ve ihtisas hastaneleri de vardır.

İstanbul aynı zamanda Türkiye'nin kültür ve sanat merkezidir. Türk sinemasının merkezi Yeşilçam bu kenttedir. 1973'ten bu yana düzenlenen Uluslararası İstanbul Festivali'yle, ilk kez bu festival çerçevesinde 1982'de düzenlenen ve 1984'te Uluslararası İstanbul Sinema Günleri adıyla bağımsız bir etkinlik haline gelen, 1988'de ise Uluslararası İstanbul Film Festivali(*) adını alan etkinlikler yalnız İstanbul'un değil, Türkiye' nin de başlıca sanat olaylarındandır.
Önceki Paylaşımlar