Ergun Göze - Uğur Mumcu ve Şükrü Naili Paşa | Makale ve köşe yazısı

Uğur Mumcu ve Şükrü Naili Paşa

Ergun Göze
Ergun Göze tüm makaleleri
H.O. Tercüman Gazetesi'ndeki tüm makaleleri
BİRKAÇ sene önce Edirne'ye uğramış bir gazinoda yorgunluk çayı içiyordum. Baktım bir tabela, üzerinde Uğur Mumcu

Parkı yazmakta. Garsona sordum oğlum bu Uğur Mumcu kimdir? cevap verdi: Bilmiyorum efendim. Düşündüm Edirne

nire, Uğur Mumcu nire. Acaba, Edirne'de Şükrü Naili Parkı var mıdır? Varsa bile bu delikanlıya sorsam Şükrü Naili

kimdir diye belki ona da bilmiyorum diyecektir. Çünkü bu zihniyetle başka ne olabilir?

Uğur Mumcu'nun ailesinin, yakınlarının duygularını anlayışla karşılamamak mümkün değildir ama bu gibi işlerin bir

objektif ölçüsü vardır. Uğur Mumcu bir Peyami Safa mıydı? Bir Sabri Esat Siyavuşgil, yoksa bir Prof. Köprülü mü?

Sadece feci bir cinayete kurban gitmek yüzünden memleketin bir çok yerinde birden salgın gibi, o kişinin caddelere,

meydanlara isminin verilmesi o toplumun psiko sosyal sağlığı hakkında iyi bir not değildir. Ne yapmıştır Uğur Mumcu,

Prof. Oktay Sinanoğlu gibi milletlerarası bir ilmi şöhret mi getirmiştir vatanına? PKK karşısında vatanını savunurken

şehit olan nice yüzbaşımızın, binbaşımızın isimleri unutulmuşken bile, unutulmamak için ne yapmıştır diye sormak

elbette vicdani bir borçtur. Geçelim.

Dr. Muzaffer Sertabiboğlu'ndan öğrendiğime göre başta onun ve Edirne garnizon komutanlarının gayretiyle Edirne'de,

Selimiye Camii yukarısında halka açık bir Şükrü Naili Paşa Parkı yaptırılmış. Üstelik Paşa'nın İstanbul Merkez Efendi

Camii'ndeki kabrinden alınan naşı da orada yaptırılan anıt-mezar'a ve kılıcı, dürbünü, dünyanın her yanından aldığı

tebrik mektup ve telgraflarını ihtiva eden altın kitap gibi hatıra kalan şahsi eşyası da garnizondaki müzeye konmuştur.

İki ay dayan yeter

ŞÜKRÜ Naili Paşa, Edirne'yi tam beş buçuk ay, çok müşkül şartlar içinde savunmuş bir büyük kumandandır. Son kale

savunması diye anılan bu tarihi savunma, Plevne'den sonra Türk tarihinin altın sayfalarından birisidir. İki ay dayan yeter

dendiği halde o beş ay beş gün dayanmış ve sivil halkın açlıktan mahvolması tehlikesi karşısında buna mani olmak için

kılıcını teslim etmek durumunda kalmıştır. Fakat düşman bile bu akıl almaz savunma karşısında hayran kaldığı için

kılıcını ona iade etmiştir. Üstelik kendisine otel ve maiyyet tahsis etmiş, misafir muamelesi yapmış ve İstanbul'a geri

göndermiştir.

İşte hicran burada başlar. Ne yazık ki, Sirkeci Garı'nda çok büyük ve heyecanlı bir kalabalığın onun trenini beklemesi

üzerine, Enver Paşa'nın kıskanması yüzünden Hadımköy'de trenden indirilmiştir Edirne müdafii, kahraman Şükrü Naili

Paşa.

Ve senelerce sonra, bir hamiyetli doktorun ve garnizon komutanlarının sayesinde, 1916'da, ölümünden altmış yedi

sene sonra ve beş ay savunduğu topraklardaki gerçek kabristanına kavuşmuştur. Ancak bir vasiyeti var ki inançlı ve

kahraman bir Türk Subayı ne demektir çok iyi anlatır.

Düşman, hatları geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum, beni mezara koymayın. Etimi, itler, kuşlar

çeke çeke yesinler.. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır.

Beni bu mahalle gömeceksiniz.

Ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir.

Ergun Göze tarafından yazılan bu makale, 12 Mart 2003 Çarşamba günü yayınlanan H.O. Tercüman Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Diğer yazıları