Osman Özsoy - Ebu Garib işkencesi ilk kez Türklere u... | Makale ve köşe yazısı

Ebu Garib işkencesi ilk kez Türklere u...

Osman Özsoy
Osman Özsoy tüm makaleleri
H.O. Tercüman Gazetesi'ndeki tüm makaleleri
SAVAŞ esirlerine yapılan işkencenin ve insanlık dışı muamelenin en acımasızının Türkler'e uygulandığını biliyor muydunuz? Birinci Dünya Savaşı devam ederken başta Çanakkale olmak üzere, çeşitli cephelerde esir alınan Türk askerleri, insanlık tarihinin o günekadar şahit olmadığı en akıl almaz işkencelere maruz bırakıldılar.

Çanakkale Savaşı sadece başlangıç oldu. Bir başka kıyamet de güneyde, Filistin-Sina cephesinde koptu. Kanal Harekâtı’nda başarısız olan Osmanlı Ordusu'ndaki on binlerce asker, İngilizler’e esir düştü. Kesin sayı hiçbir zaman belirlenemedi. Esirler gemilerle Mısır'daki esir kamplarına taşındı.

Irak cephesinde esir düşen Osmanlı askerleri ise İngilizler'in bir sömürgesi olan Hindistan'daki kamplara gönderildi. İşkence yapmakla kalmadılar, hepsini sefalet içinde bıraktılar. Kurtulan nerede ise olmadı. Çoğu salgınlar yüzünden hayatını kaybetti.

Türk askerini kör ettiler

AMA asıl insanlık ayıbı Seydibeşir, Kuveysna, Osmanlı Useray-ı Harbiye kamplarında işlendi. İngilizler Türk askerlerine çok ağır işkence uyguladı. Tarihçiler konuyu araştırmaktan imtina etse de, Seydibeşir bir savaş ayıbı olarak ortadadır. Son zamanlarda çokça tartışılan Ebu Garib'ten çok daha kötü muamele, bu dönemde Türk askerlerine yapıldı.

Dahası, İngilizler 10 binden fazla Türk askerini kör etti. 150 bine yakın asker 2 yıl Seydibeşir'de kaldı. Bunlardan 15 bini zorla krizol banyosuna sokuldu. İnsan boyunda açılan çukurlara krizol doldurulup içine Türk askeri sokuluyordu. Zavallı askerler başlarında dikilen süngülü İngiliz askerlerin iteklemesiyle başını suya sokmak zorunda kalıyor ve birkaç dakika içinde kör oluyordu. Bu işkence 2 yıl sürdü. Hem de İngiliz doktorların eşliğinde.

Kurtuluş Savaşı sırasında konu Büyük Millet Meclisi gündemine taşındı. Meclis 1921 yılında, kobay olarak kullanılan Türk askerlerinin tespit edilmesi yönünde karar aldı. Araya giren çetin savaş, Lozan Müzakereleri, yeni kurulan Cumhuriyet derken, bu işle görevlendirilen iki mebus Şeref ve Faik Beyler ellerindeki bilgi ve belgeleri düzenleyip Meclis'e sunma fırsatı bulamadılar.

Türk askerini yaktılar

BİRİNCİ Dünya Savaşı'nda Müttefik Orduları Başkomutanı olan General Hamilton, Çanakkale Savaşı'nı dünyanın en büyük savaş gemisi olan Queen Elizabeth zırhlısından idare ediyordu. Seddülbahir'de ne olup bittiğini öğrenmek için Cephe Kumandanı General Hunter Weston'u buldurttu. Kraliyet Tümeni'nin İskoç Taburu'nun büyük kayıplara uğradığını öğrenince öfkelendi. Cephenin durumunu inceleyen, askerlerle konuşup moral veren Hamilton, kurmay heyetiyle Hunter Weston'a veda ederken, kıyıda dikilen yeni esir alınmış yirmisi Türk, ikisi Alman asker dikkatini çekti. Onlara öfkeyle baktı.

General Hamilton ayrılır ayrılmaz, Yüzbaşı John Weistock, Seddülbahir'in en uç kısmında tahtadan bir baraka yaptırdı. Yirmi iki askeri barakanın içine kapattı. Baraka Anadolu tarafındaki Kumkale'den, Arıburnu'ndan, Seddülbahir tepelerinden görünüyordu. Ardından askerlerin üzerine benzin döktürdü ve hepsini ateşe verdi. Alevler ağaç boyunca yükseldiğinde baraka da üzerlerine çöktü. Çevreyi feci bir insan eti kokusu sardı.

Meğer çokmuş...

NEW YORK Times gazetesi önceki gün, Amerikan askerlerinin Iraklılara yaptığı işkencenin Ebu Garib'le sınırlı olmadığını, Bağdat Havaalanı içinde Kamp Nama adında bir başka işkence merkezi daha bulunduğunu ve buradaki işkencenin, Ebu Garib'den çok önce başladığını yazdı. Hatta buradaki uygulamaların Ebu Garib'ten daha feci olduğunu kaydetti. Haberde ayrıca, Nama'nın varlığı, Ebu Garib'deki işkencenin istisnai olduğu yolundaki Pentagon iddialarını da geçersiz kılıyor yorumuna yer verildi.

Havada seyyar işkence uçaklarının gezdiği ortamda, yerde işkence merkezleri aramak herhalde işin magazin tarafı olmalı...

Zulmün şiddeti arşı titretir hale geldi... Sadece bunu yapanlar değil, seyirci kalanlar da tarih tarafından lanetle anılacaktır...

Osman Özsoy tarafından yazılan bu makale, 21 Mart 2006 Salı günü yayınlanan H.O. Tercüman Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Diğer yazıları