Perihan Mağden - Garih cinayeti (2) | Makale ve köşe yazısı

Garih cinayeti (2)

Perihan Mağden
Perihan Mağden tüm makaleleri
Radikal Gazetesi'ndeki tüm makaleleri
Türk polisi, bu sansasyonel cinayeti çözebilmek üzere, birinci dakikadan itibaren, müthiş 'tekniklerini' devreye soktu.

Cinayet mahalli gerçek bir yolgeçen hanına çevrilmişti. 'Crime scene contamination' (cinayet yeri kirletilmesi) en üst seviyelerde 'yaratıldı'. 'Olay Yeri İnceleme Ekipleri'nin yangından mal kaçırır gibi, kan örneklerini almalarının ardından, kanlar derhal yıkandı. Ceset, bir Adli Tıp uzmanına olay yerinde inceletilmeden, kaldırıldı.

Bütün bu beceri yoksunlukları, Türklerin en mahir oldukları alanla kapatıldı: Mit yaratmak/palavra sıkmak.

'Zanlı (13 yaşındaki çocuk) suçunu itiraf etti' gibi alt yazılar geçti televizyonlarda.

Üzeyir Garih'in, telefonunu ısrarla isteyen 'tinerci' 'deli' F.'ye: "Evladım, telefon bana lazım. Ben sana para vereyim," dediği mesela, televizyonlarda 'yer' aldı.

Bu diyalogları, bu senaryoları Türk polisinin yaratıcılığına mı borçluyduk acaba; Türk medyacılığının mı?

Yoksa her ikisinin kombine çalışmasıyla ortaya çıkmış hilkat metinlere mi

maruz kalmaktaydık?

İstanbul Emniyeti'nin başında, Mısırçarşısı'nı 'BOMBALAMA' vakasını 'çözen' (yani Adli Tıp'ın raporlarına göre tüp patlamasını), Pınar Selek'in üç yılını, halen davaları süren başkalarının daha da çok yılını yakan müthiş müdür Hasan Özdemir'in bulunduğunu unutmamalıydık.

Aslında kendi haline bırakılsalardı İstanbul polisi, 13 yaşındaki F.'den de bir katil rahatlıkla yaratırlardı. Biraz fazla isabetsiz birinde (bir çocukta)

karar kılmışlardı.

Peki, batıl itikatlarının fazlasıyla güçlü olduğu üstünden dökülen nazar boncukları, Cevşen duası, nazar boncuklu kolyeler vs.'yle belli olan Garih'in; Küçük Hüseyin Efendi'yi gizli gizli ziyaret ediyor olmasının Türk yazıcılığında yarattığı

o müthiş coşku patlamasına ne demeli? Demek 'latan' bir Müslümandı? 'Gizli gizli' bir mümindi?

Evet, bir nevi gizli yarı dönme, en görmek duymak istediğimiz şeydi.

Bize 'moral' verecekti.

Ben, Üzeyir Garih'in batıl inançlarına fazlasıyla bağlı olduğu, Şeyhi rüyasında görmesi vs. üstüne, o mezarlığı bir nevi dilek yeri olarak, bir rahatlama, istek ve arzularını dualarla iletme mekânı olarak kullandığına dair, bir kanaate kapıldım.

Türkiye'de yeterli sayıda Müslüman yaşamıyor mu? Bırakalım Türkiyeli Hıristiyanlar, Museviler kendi dinlerini diledikleri ölçülerde yaşasınlar.

Bir gayrimüslimin, İslamiyet'e dönmüş olması onu indimizde daha 'değerli' kılmasın. Bu ne ciddi bir döndürme arzusudur! Histerisidir!

Çok çok sosyal bir kişilik olan; yazılanlardan çıkardığım kadarıyla tüm açılış, davet ve konferanslarda sempatikliği, tatlı dili ve iyimserliğiyle mutlaka bulunup göz ve gönül dolduran Üzeyir Garih, anlaşılan tüm bu sosyalleşmelerin ardında kendine 'özel' olanı çok ciddi bir sadakatle koruyan, bir gizli insandı.

Ancak o kadar çok sayıda köşe yazarı, Garih'in kendisine verdiği nazar boncuklarından söz etti, o kadar ciddi bir yakınlığı ihsas etti ki, ben ister istemez Türkiye'nin, insanı ağır bunaltan o:

Biz 40 kişiyiz

Birbirimizi BİLMEYEN kişiyiz atmosferinin

içinde, soluksuz kaldığımızı hissettim. Politikacısıyla, işadamıyla, polisiyle, idari erkânıyla, gazetecisiyle fazlasıyla iç içe klostrofobik bir toplum. Zor nefes alıp veren...

Bu çok çok yakın olma atmosferinin, pozisyon sahibi herkesin 'düğünün bir üyesi' olması halinin; bu ülkede nesnelliğin, bilimselliğin, mesafeliliğin asla yeşermemesine neden olduğu da

iç karartıcı bir gerçek.

Bence Üzeyir Garih yüzde yüz bir Musevi olarak öldü. Bu onu hiçbir şekilde daha az 'değerli', daha az 'bizden' kılmıyor. Şoförünün izinli olduğu cumartesi günlerinde, telefonu daima kapalı olarak yaptığı Eyüp Mezarlığı ve civarı ziyaretlerinin, yalnızca kendisini ilgilendiren girift nedenleri vardı.

Cinayetin ihalesi, 13 yaşındaki

'tinerci' 'deli' çocuğa çıkarıldığında,

hayat arkadaşı İshak Alaton, Üzeyir

Garih için eğitimin ne denli mühim olduğunu vurgulamıştı. Ben şahsen, Garih'in bu mevzuda yaptığı katkılardan bihaberim. Şimdi Alarko Holding'e düşen, Garih adının böylesine menfur bir cinayetle değil de, eğitim alanında yapacakları ciddi katkılarla hatırlanmasını sağlamaktır. O zaman ancak, tüm bu kanlar belleklerden yıkanır.

Perihan Mağden tarafından yazılan bu makale, 30 Ağustos 2001 Perşembe günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.

Diğer yazıları