Taner Berksoy - Açlık ve yoksulluk | Makale ve köşe yazısı

Açlık ve yoksulluk

Taner Berksoy
Taner Berksoy tüm makaleleri
Radikal Gazetesi'ndeki tüm makaleleri
Bazı olaylarla birlikte ortaya çıkan gerikalmışlık görüntülerinin görmeyen gözlere ülkenin gerçek konumunu gösterdiğini düşünüyorum. Sen de bu konuya takıldın kaldın demeyin. Takıntımın sadece görüntülerle bağlı olmadığını, gerçek bir zemine oturduğunu gösteren bilgiler yayımlandı bu hafta.

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TUİK) yayımladığı yoksulluk istatistikleri tam bu konunun üstüne geldi. Yoksulluk istatistikleri hepimizi etkileyen görsel bilgilerin sayısal profilini çiziyor, ülkenin gerikalmışlık düzeyine ilişkin önemli ipuçları taşıyor.

  • Sizi sayılara boğmak niyetinde değilim. Ama yoksuluğa ilişkin bulguların en azından genel çerçevesini sizinle paylaşmak istiyorum. TUİK yoksulluğu iki boyutta değerlendiriyor. Bir tanesi sadece gıda ihtiyaçlarının karşılanmasına ilişkin sınırı ölçüyor. Buna 'açlık sınırı' adı veriliyor. Bu bağlamda resmen aç yaşayan insanlar sayılara dökülüyor. İkinci boyut gıda ve gıda dışı ihtiyaçların karşılanmasındaki yeterliliği ölçüyor. Buna da 'yoksulluk sınırı' deniliyor.

    Açlık sınırı altında yaşayan, gıda yoksulluğu çeken insanlarımızın genel nüfusa oranı 2002 yılında yüzde 1.35 iken bu sayı 2003'te 1.29'a düşmüş, ekonominin çok hızlı büyüdüğü, üretim ve gelirin önemli ölçüde arttığı 2004 yılında da bu düzeyde kalmış.

    Açlık sınırı altında yaşayanların oranı kentsel bölgelerde hem daha düşük hem de zaman içinde geriliyor. 2002'de yüzde 0.96 olan oran 2004'te 0.62 olarak ölçülüyor. Kırsal kesimdeki aç insan oranı hem görece daha yüksek hem de zaman içinde artıyor. 2002 yılında kırsalda yüzde 2.01 olan aç insan oranı 2004 yılında 2.36'ya çıkıyor.

    Bu sayılardan Türkiye'de bir açlık sorununun olduğu, bunun temelde kırsal ve tarımsal bir sorun olduğu sonucunu çıkarmanın doğru olacağı anlaşılıyor.

  • Beslenmeye ek olarak gıda dışı ihtiyaçların karşılanmasındaki yeterliliği ölçen yosulluk sınırı ise biraz daha moral bozucu sayılar içeriyor. 2002 yılında ülke genelinde nüfusun yüzde 26.9'unun bu sınırın altında yaşadığı, yoksulluk koşullarında yaşayanların oranının 2003 yılında 28.1 düzeyine çıktıktan sonra 2004'te yüzde 25.6'ya düştüğü anlaşılıyor.

    Uzun lafın kısası, 21 yüzyılın başında ülke insanımızın dörtte biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

    Bu bir ortalama rakam kuşkusuz. Kent ve kır koşulları yoksulluk bağlamında da farklılaşıyor. Kentsel alanda yaşayanlar arasında yoksuluk hem görece daha kısıtlı hem de zaman içinde oransal olarak azalıyor. Kentlerde yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı 2002'de yüzde 21.9'dan 2004'te yüzde 16.5'e geriliyor. Buna karşılık kırsal- tarımsal kesimde yosulluk koşullarında yaşayanların oranı 2002'de yüzde 34.9 iken bu oran 2004 yılında yüzde 39.9'a çıkıyor.

    Yine kısa yoldan ifade edeyim, yeni yüzyılın başında, Türkiye'de kentlerde yaşayan her altı kişiden birisi, kırsal kesimde yaşayan her üç kişiden birisi uygar bir yaşamın maddi koşullarını sağlayamıyor ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

  • Bu bilgiler ülkedeki yoksulluğun kalın çizglerini çiziyor. Daha ayrıntılı bilgilere bakılınca yoksulluk koşullarında yaşayanların oranının aile büyüklüğü, aile türü, çalışılan işteki konum, çalışılan sektör, cinsiyet ve eğitim düzeyi gibi faktörlere bağlı olarak ciddi ölçüde farklılaştığı görülüyor.

    Örneğin, kırsal alanda yaşayan kalabalık ailelerde (yediden fazla kişi) yoksulluk oranı yüzde 63.5'a kadar çıkıyor (2004). Aynı şekilde okuma yazma bilmeyen ve tarım alanında sıkışıp kalmış olanların yüzde 56.9'u yoksulluk sınırının altında yaşıyor (2004). Buna karşılık, kentte yaşayan yüksek okul-fakülte bitirmişler arasında yoksulluk oranı yüzde 1'e kadar geriliyor.

  • Yoksulluk istatistikleri mutlak geriliğin daha çok kırsal-tarımsal alanda sıkışıp kalmış, geleneksel aile yapılarında yaşayan, eğitimsiz insanlarımız arasında yaygın olduğunu gösteriyor. Bu önümüze önemli sorular getiriyor. Yoksullukla özel olarak savaşmalı mıyız? Yoksa piyasa ekonomisi bu işi halleder mi? Özel savaşacaksak bunu nerede yapmalıyız? Kentte mi kırsalda mı yoğunlaşmalıyız? Nerden başlamalıyız?

    Eğitim mi? İstihdam mı? Bu savaşın finansmanını kent mi yapmalı? Kırsalda böyle bir finansman potansiyeli yaratılabilir mi? vs.

    Haydi bakalım, birinci sorudan başlayın.

    Taner Berksoy tarafından yazılan bu makale, 18 Şubat 2006 Cumartesi günü yayınlanan Radikal Gazetesindeki köşe yazısıdır.

  • Diğer yazıları