Devletin dinler arasında ve dini görüşlerle dini olmayan görüşler arasında pozitif veya negatif ayrımcılık yapmaması gerektiği temel düşüncesine dayanan siyasal ve hukuki ilke.

LAIKLIK (türkçe) anlamı
1. laik olma durumu
2. laisizm
devlet ile din işlerinin ayrılığı.
LAIKLIK (türkçe) anlamı
3. 1 . Laik olma durumu
4. laisizm
5. 2 . hukukDevlet ile din işlerinin ayrılığı
6. devletin
7. din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması
8. laisizm
9. Türkiye Cumhuriyeti
10. laikliği umdeleri arasına koymakla dini
11. tecavüzden
12. istismardan
13. menfaate
14. şerre alet etmekten kurtardı.- O. S. Orhon.
LAIKLIK (türkçe) ingilizcesi
1. n. laicism
2. secularism
3. secularity
LAIKLIK (türkçe) fransızcası
1. laïcité [la]
LAIKLIK (türkçe) almancası
1. n. Laizismus
2. Verweltlichung

Laiklik hakkında bilgiler

Laiklik, devletin dinler arasında ve dini görüşlerle dini olmayan görüşler arasında pozitif veya negatif ayrımcılık yapmaması gerektiği temel düşüncesine dayanan siyasal ve hukuki ilke. Din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak, devlet işlerini dini prensiplerin dışında tutma.

Laik kelimesi, Latincedeki “laicus” sözünden gelen “laik” deyimi, Türkçe’ye Fransızca’daki “laice” ya da “laique” sıfatından geçmiştir. İlk kullanıldığı batı dillerinde “dine ya da kiliseye ait olmayan” anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı Yunanca Laikos sıfatıdır. Yunancada, din adamı sıfatı taşımayan kişilere “laikos” denilmekteydi. Lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, sistem, prensip demektir.

Meydan Larousse’un laiklik maddesinde "Laiklik, dinin kamu hayatı üstündeki etkisini sınırlamak amacını güder" denilirken devamında “devlet ile din işlerinin ayrılması; devletin din ve vicdan hürriyetinin gerçekleşmesi bakımından tarafsız olması” şeklinde ifade edilmektedir.

Laikliğin diğer tanımı da daha geniş ve kapsamlı olanıdır. Laiklik, insanın inanç, ibadet, vicdan ve düşünce hürriyetinin devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Bir din veya mezhep mensuplarının başka din veya mezhep mensuplarına karşı ya da kişinin inanç, ibadet, vicdan ve düşünce hürriyetini yaşamasına yönelik her türlü baskı ve tahakkümü önlemek laik devletin görevidir.

En çok bilinen şekliyle tanımlanışı ise; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Laik devlette devletin siyasi yapısını, hükümet ve idarenin işleyişini, toplumun yaşayışını düzenleyen kanun ve kuralları dini prensipler değil; bilimsel yaklaşımlar, toplumsal ihtiyaçlar ve hayatın gerçekleri tayin eder. Bu devlette din ise; tamamıyla fertlerin dini inançlarını kendi özgür iradeleri ile yaşamasını öngören ve bununla ilgili kuralları düzenleyen bir müessesedir. Bu bağlamda laiklik; dinsizlik olmadığı gibi din karşıtlığı da değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük önder Atatürk, "Bizim dinimiz en makul, en tabii dindir ve ancak bundan dolayı en son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uymaktadır" demek suretiyle dini kaygılarla laikliğe karşı çıkılmasının ne kadar anlamsız olduğunu vurgulamıştır.

Zira laiklik, kesinlikle dinsizlik demek değildir ve devletin vatandaşlarına din ayrımı yapmaksızın hizmetlerini sunmasını gerektirir. Din ve vicdan hürriyetinin teminatı olan laiklik, herkesin istediği dini seçme ve gereğini yerine getirme hakkını öngörür. Bu temel prensiplerin ise İslam dini ile ters düştüğünü söylemek, ancak ve ancak İslam dininin, gerçekte ne olduğunu bilmemekle izah edilebilir.Yukarı

Laikliğin tarihsel gelişimi



Batıda, Hristiyanlıktan evvel devlet sistemi teokratikti, krallar ilah sayıldıkları için kudretli idiler, bundan dolayı tek bir otoritede din ve siyaset birleşmişti. Hukuk da dinden bir parça olarak düşünülür ve tatbik edilirdi. Eski Yunan sitelerinde ve Roma’da hristiyanlığa kadar aynı usul devam etmiştir.

Hristiyanlık devrinin başlarında, din doğrudan doğruya vicdana, ruha hitap eden, insanların bu yolda inanç ve mutluluklarını temin eden bir yol olarak benimsetiliyordu. Hristiyanlığın yayılmaya başladığı tarihlerde, idari otoriteler bu anlayışa karşı her türlü caydırıcı tedbirler alıyorlardı. Fakat, Hristiyanlığın yayılmasını önleyemediler. Kiliseler ruhani iktidarın, dünya iktidarından üstün olduğu iddiasını geliştirerek idari iktidara sahip olmak istiyorlardı, bundan dolayı papa ile imparator ve kralların arası açıldı. Kilisenin amacı bir bakıma Tanrı devletini kabul ettirmekti. Önceleri İmparator ve krallar kilisenin nüfuzundan çekinip dini liderleri büyük yetkilerle yanlarına almakta yarar gördüler. Ancak 13. asırda idari otoriteler, kiliseleri kendilerine tamamiyle bağlamayı başardılar.

15. asırda laik fikir hareketi gelişti. Bu gelişmede Hümanizma ve Rönasans hareketleri büyük rol oynadı.

17. asırda Descartes’ın varolma, akılcılık felsefesi katolik kilisesinin kalıplaşmış verilerine karşı mantığı hakim kıldı. Bu asırda bir taraftan da rasyonalizm ile ampirizm çekişmesi doğdu. Ampirizm deneye önem verirken, rasyonalizm deneye başvurmadan evrensel ve ebedi gerçeği aramayı esas tutuyordu. Ampirizm, daha çok benimsendi ve yayıldı. Bu şekilde din, daha ziyade insanların inançlarında kalıp, bu inançlara saygılı olmayı öngördü, idare işlerine karışması önlendi.

1789 Fransız ihtilali sonucu, insan ve vatandaş hakları beyannamesinde; “Hiç kimse dini dahi olsa inançlarından dolayı kınanamaz” denmişti.

18. ve 19. asırda milli hukuk sistemleri din kalıbından tamamen kurtuldu, milli irade hakimiyeti laik idare fikrini kabul ettirdi. Devletin dini inançlarına karşı tarafsız kalması sağlandı. Din kurallarının metafizik anlayışı yanında maddeye dayanan dünya anlayışı hakim olmaya başladı. Bu sayede sanayileşmeye de yön verilmiş oldu.

Osmanlı Devleti ve Türkiye

Bildiğimiz gibi Türkler son din olan İslamiyet'i kültürlerine uygunluğu nedeniyle büyük bir heyecanla kabul etmiş ve İslamiyet'e o kadar kutsal duygularla bağlanmışlardır ki, onu asla günlük hayatın basit meselelerine karıştırmamışlardır. İşte bu tutumları Türkleri tarihte, bir taraftan laik ve diğer taraftan da İslam’a en büyük hizmeti yapan bir millet olarak tanıtmıştır. Netice olarak Karahanlılar’dan Selçuklular'a ve Osmanlı’nın yükseliş dönemine kadar İslam’ın en iyi yaşandığı ve tatbik edildiği toplum Türk toplumu olmuştur. Bunda Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre ve Mevlana gibi büyük Türk düşünürlerin katkısını da unutmamak gerekir.

Laikliğin tarihi gelişimi tetkik edildiğinde göze çarpan ilk manasının Latince "Tolerare" fiilinden türetilen "tolerans" olduğu görülür ki, hoşgörmek, gözyummak veya müsaade etmek anlamına gelir. Bu da Türklerin yaratılışında varolan hoşgörü, başkalarının düşünce ve inancına hürmet etme fikri ile tamamıyla uyuşmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu zamanında 19. yüzyıla kadar her konu dini görüş çerçevesinde mütalaa edilmiş, ancak 19. asırda fıkıh yanında batıdan intikal eden tıp, kimya, matematik ve felsefe gibi konulara da yer verilmiştir. Bu konular normal olarak dini kuralların dışına çıkmıştı. Fakat devlet idaresi ve hukuk kuralları din anlayışı içinde kaldı.

Osmanlı İmparatorluğunda Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır’ı fethi ile son Abbasi Halifesini İstanbul’a getirip bir törenle halifeliği devralması Osmanlı Padişahlarına ruhani güç katmış ve bir bakıma teokratik devlet idaresi sistemi yerleşmişti. Devlet işleri bu şekilde şeriatın hakimiyeti altına alınmış oldu.

Tanzimat devrinde bazı ilerici adımlar atılmışsa da, bu daha çok azınlık hukukunun korunmasını amaçlamak maksadı ile yapılmıştı. Nitekim, 1839 Tanzimat Fermanında mezhep farkı değil, yeterlik esasının göz önünde tutulacağı vaad edilmişti. Ancak, 1878 Anayasasında, iktidarın malikinin padişah, kaynağının da Allah olduğu açıkça belirtilmişti. 1856 tarihli Islahat Fermanında da şeriat hükümlerine sadık kalınmıştı. Osmanlı İmparatorluğunun devlet idaresinde, iki önemli faktör görülüyordu: Birisi saltanat, diğeri ise hilafetti.

Laiklik bir taraftan din ile devletin kurumsal olarak birbirinden bağımsız olmasına, bir yandan da din ve vicdan özgürlüğünün devletçe güvence altına alınmasına dayanır. Laik devlet kendini herhangi bir dinle meşrulaştırmamalı fakat, dine karşı düşmanca hareket etmekten ve dini toplumsal hayattan tasfiye etmeye kalkışmaktan da kaçınmalıdır.

Türkiye'de Laiklik

Cumhuriyet'ten önce, hatta Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'de din ve dünya işleri birbirine sıkıca bağlıydı. Din, devlet yönetiminde ve dünya işlerinin düzenlenmesinde şeriat yoluyla etkisini sürdürüyordu. 1876 tarihli ilk Osmanlı Anayasası, padişahı halife olarak dinin, sultan olarak devletin başı sayıyordu.









Cumhuriyet Dönemi Laiklik

Saltanatın kaldırılmasında ilk aşama 20 Ocak 1921 tarihli anayasadadır. Bu anayasanın birinci maddesi ile hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, ikinci maddesi ile icra kuvveti ve teşrii yetkinin milletin tek ve hakiki temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz ettiği belirtilerek, devlet idaresi dini ve sultani rejimden kurtarılmış oldu.

Büyük Millet Meclisi 1922 tarih ve 308 sayılı kanunla da saltanatın kaldırıldığını teyit etti. 1921 Anayasasında hilafet zımnen kabul edilmişti, ancak otoritesi kaldırıldığı gibi halifenin de irsen gelmeyip Büyük Millet Meclisi tarafından seçilmesi öngörülmüştü. Büyük Millet Meclisi 313 sayılı karan ile halife olarak Abdülmecit Efendiyi seçti.

29.10.1923 tarihli kanunla Cumhuriyet ilan edilmiş, devlet idaresi dini esaslardan tamamen ayrı tutularak, devlet egemenliğinin kaynağı kayıtsız ve şartsız millete ait kılınmıştır. Bu kanundan altı ay sonra kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun ilk maddesinde, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denerek milli şuurumuzun esası belirlenmiş, bundan sonraki anayasa değişikliklerinde de bu ilkeye sadık kalınmıştır.

Büyük Millet Meclisi 3 Mart 1924 tarihinde Hilafeti, Seriye ve Evkaf Vekaletini kaldırdı. 1924 tarihli Anayasada devlet dininin islam olduğu yazılı idi. 9 Nisan 1928 tarihli Anayasa değişikliğiyle bu hüküm de kaldırıldı.

Hilafetin kaldırılmasının sebeplerinin başında bu işin saltanat ile karıştırılmasını, tekrar sultanlığın getirilmesini önlemek ve devleti teokratik idareden tamamen kurtarmak geliyordu. Esasen halifeliğin bütün müslüman devletlerce de tanınmadığı bir gerçekti. Fas, İran, Afganistan gibi devletler Osmanlı Padişahlarının halifeliğini tanımamışlardır. Halifeliğin memlekete getirdiği siyasi bir fayda da zamanla kalmamıştı.

1961 ve 1982 tarihli Anayasalarımız da aynı prensiplerin korunmasını amirdir. Laiklik esasına aykırı hareketler men edilmiş, din istismarını önleyici tedbirler getirilmiş, laik Cumhuriyet ilkeleri hakim kılınmış, inkılap kanunlarının korunması ön görülmüştür.

Siyasi Partiler Kanunu’nun da 92.-96. maddeleri, laiklik esaslarının değiştirilemeyeceği, halifeliğin yeniden kurulmasına teşebbüs edilemeyeceğini amirdir. 1982 tarihli Anayasasının 24/5. maddesinde "Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz" hükmü getirilmiştir.

Laiklik Çeşitleri



Hukukun Laikliği

Hukukun laikliği denince, başta kanunların dini esaslardan ayrı olmasını temin akla gelir. Atatürk 1 Mart 1924 tarihli Meclis toplantısındaki söylevinde: “Mühim olan nokta adli telakkimizi, adli kanunlarımızı, adli teşkilatımızı, bizi şimdiye kadar şuuri, gayri şuuri tesir altında bulunduran asrın icabatına gayrı mutabık revabıttan bir an evvel kurtarmaktır. Millet seri ve kati adaleti temin edecek usulleri istiyor” demiştir.

Ziya Gökalp Türkçülüğün Esaslan’nda: “Hukuki Türkçülüğün gayesi Türkiye’de asri bir hukuk vücuda getirmektir. Bu asrın milletleri arasına geçebilmek için en esaslı şart, milli hukukun bütün şubelerini teokrasi ve klerikalizm (Allahın vazı) bakiyelerinden büsbütün kurtarmaktır” demek suretiyle hukukun ne olması gerektiğini açık bir şekilde ifade etmiştir.



Adaletin Laikliği

Adaletin yerine gelmesi için başlıca iki önemli kıstas vardır. Birisi yazılı veya yazısız hukuki mevzuatın toplumun o günkü ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte olması, diğeri ise, hukuki mevzuatı uygulayacak kişilerin olaylar ve sorunlar karşısında objektif esaslara göre karar verebilmeleridir.

Dini esaslara göre düzenlenen hukuk kuralları, değişiklik kabul etmeyeceği için, toplumun değişen ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmiştir. O halde, hukuki mevzuatın din kurallarından ayrı tanzim edilmesi ve bu kuralları uygulayacak kişilerin de geniş görüş açısına sahip bulunmaları gerekir.

Batıda kilise mahkemeleri çoktan tarihte kaybolmuşken, Osmanlı İmparatorluğunda bu mahkemelere paralel şer’i mahkemelerin devamı makul görülemezdi, ikinci Meşrutiyette şer’i mahkemeler adliye nezaretine bağlanmış, fakat dini nitelikleri devam etmiştir. 3 Mayıs 1840 tarihli ceza kanunnamesinde ve 9 Ağustos 1858 tarihli Fransız Ceza Kanunundan alınan kanunda, laikliğe doğru bir adım atılmışsa da, gereken aşamayı gösterememiş, kısır kalmıştır.

Medeni Hukukun özünü teşkil eden Mecelle de dini kaynaklara dayanmıştı.

1860 yılında bir ileri hareket olarak Ticaret Mahkemesi kurulmuş ancak, ticari davaların, hakimi kadı olan mahkemelerin de açılması önlenememişti.

Tanzimat devrinde müslüman ve hrıstiyanların hak eşitliğinin kabul edilmesi ile ilgili Hattı Hümayun ve Islahat Fermanları laikliğe bir başlangıç olarak kabul edilebilirse de, toplum ve idarenin teokrasiden ayrılamamaları sebebiyle başarılı olamamıştı. Cumhuriyet devrine kadar olan hukuk sistemi bu sebeplerle zamanın ihtiyaçlarına cevap veremez olmuştu.

Bütün ihtiyaçları karşılayacak mevzuat, ancak, laiklik esaslarına uygun olarak hazırlanabilirdi. Atatürk müteaddit konuşmalarında bu hususa temas ediyordu.

Yeni Cumhuriyetin kurulması ile laiklik esasları benimsenmiş ve Medeni Kanunun kabul edilmiş olmasıyla Türk tabiyetinde olan herkesin dini inançlarına bakılmaksızın eşit olarak medeni haklara kavuşmuş olmaları dolayısıyla Lozan Antlaşmasının 42. maddesinde kabul edilen azınlıklara yönelik vaadler önemini kaybetmiştir. Ekalliyetler de bu kanunun kendilerine tatbik edilmesini istemekle bu konu da kapanmıştır.

Medeni Kanunun gerekçesinde “Muasır medeniyet almak ve benimsemek kararıyla yürüyen Türk Milleti, muasır medeniyeti kendisine değil, kendisi muasır medeniyetin icabatına her ne pahasına olursa olsun ayak uydurmak mecburiyetindedir.

Yaşamak kararında olan bir millet için bu şarttır. Evet, laik hukuk, Türk inkılabının vazgeçilmez temeli geri dönülmez esasıdır ve böyle kalmalıdır” denmiştir. Medeni Kanunun bu kural içinde kabulü ile çağdaş özel hukuk anlayışı memleketimize getirilmiştir.

Medeni Kanun aynı zamanda Türk kadınına gereken mevkiyi de vermiştir. Bunlardan bazılarını mukayeseli bir biçimde sunmaya çalışalım: Dini kurallara göre, itaatsizliği görülen kadına kocası nasihat eder fakat, sonuç alamazsa dövebilir ve keyfi olarak boşayabilirdi. Boşanma hakkı prensip olarak erkeğe tanınmıştı. Medeni Kanunla evlilikte kadın erkek eşitliği kabul edildi. Eski hukukta erkek dört kadınla evlenebilirdi. Bu poligami esası Medeni Kanunla terkedilmiş, erkeğin bir kadınla evlenebileceği esası kabul edilmiştir. Eski hukukta kadının mallarını yalnız koca idare etmek hakkına haizdi. Medeni Kanunla beraber mal ayrılığı esası getirildi. Bugün için kadın kendi malının hakimidir. Boşanma bakımından da erkek ve kadın arasında bir fark kalmamıştır. Miras bakımından kadına nazaran erkeğin iki hisse fazla alması usul ve şekli kaldırılmış, eşit hisse esası hakim kılınmıştır. İslam hukukunda bir kadının şahadeti makbul olmazdı, ancak iki kadın bir erkeğin yerini tutabilirdi. Bu fark da kaldırılmıştır. Çocuk üzerinde yalnız babanın velayet hakkı vardı. Bugün için bu hak anneye de verilmiştir. Vekaleten evlenme usulü de kaldırılmış, resmi nikah usulü getirilmiştir. Ancak, resmi nikahtan sonra dini nikah yapılmasına da mani olunmamıştır. Medeni kanunla kadın medeni haklarını kullanma ehliyetine (fül ehliyetine) kavuşmuş şahsiyet sahibi olmuştur.



Laiklik, Eğitim ve Öğretim

Laiklik prensibi, öğretim programlarının laikliğiyle öğretim elemanlarının laik düşünce sahibi olması şeklinde görülür.

  • a) Öğretim elemanlarının verdikleri derslerde, din konusunda tarafsız davranmaları, dini inançlara saygılı olmaları gerekir.


  • b) Ders programlarının da dini esasların dışında hazırlanması icap eder.


Cumhuriyetin ilanı ile beraber memleketimizde bu hususlarda azami titizlik gösterilmiş, laik öğretim Türk bünyesine mal edilmiştir.

Atatürk 25 Ağustos 1925 tarihinde, Ankara Öğretmenler Birliği Genel Kongresinde “Milli ahlakımız, medeni esaslarla ve hür fikirlerle tenmiye ve takviye olunmalıdır... Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür nesiller ister” demiştir. 22 Eylül 1925 tarihli Samsun İstiklal Ticaret Mektebindeki konuşmasında “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında mürşit aramak, gaflettir, dalalettir” demiştir. Atatürk’e göre laik eğitim akılcı, gerçekçi, tecrübeli bir öze dayanır.

677 sayılı 1925 tarihli kanun ile dini inancın kötüye kullanılması da önlenmiştir. Bu kanunla halkı din perdesi altında yanlış eğitime sevk eden ve taassuba iten tekkeler, zaviyeler kaldırılmıştır. Bilumum tarikatlarla şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nahiplik, halifelik kaldırılmış, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gaipten haber verme ve murada kavuşturma maksadıyla muskacılık yapmak yasaklanmıştır.

kaynak:



Atatürk İnkılaplarında Laiklik
  • Prof. Dr. Necat Tüzün
  • ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 10, Cilt IV, Kasım 1987
İlgili Konu Başlıkları Tümü

Kemalizm, Laiklik Ve Demokrasi

Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, Siyaset Bilimci, akademisyen Ahmet Taner Kışlalı' nın Atatürkçülük, Laiklik ve Demokrasi konuları üzerine yazmış olduğu köşe yazılarını derlediği kitap.

Kemalizm Laiklik Ve Demokrasi

Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, Siyaset Bilimci, akademisyen Ahmet Taner Kışlalı' nın Atatürkçülük, Laiklik ve Demokrasi konuları üzerine yazmış olduğu köşe yazılarını derlediği kitap.

Türkiye'de Laiklik

Türkiye`de 18. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleriyle birlikte toplumsal yaşayışın ve devlet düzeninin işleyişinde ikili bir durum ortaya çıktı. Bir yanda İslam dininin gereklerine göre uygulamalar yapılıyor, öte yanda çağdaşlaşma amacıyla batılı anlayışa göre ...

Laiklik (Atatürk İlkeleri)

Laiklik, "din" in kendisini değil, din adına baskı ve zorbalığın devre dışı bırakılmasıdır; uzun bir evrim süreci içinde, koşulların zorlamasıyla doğmuştur.Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dîne, daha doğrusu kutsal kitaba ...

Laiklik (anlam Ayrımı)

Laiklik veya laisizm (Fransızca: Laïcisme); devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Fransızca'dan Türkçe'ye geçmiş olan "laik" sözcüğü, "din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan ...

İsrail'de Laiklik

İsrail’de Laiklik, din ve devlet işlerinin birbiriyle nasıl alakalandığını gösterir. Laiklik, devlet kurumlarının, dini kurumlardan ve kurallardan ayrıl tutulması ilkesidir. Ayrıca laiklik dini kabul etmemeye karşı devletin tutum geliştirmemesidir. İsrail’de laiklik, herhangi ...

Derin Devlet

1996'da yaşanan Susurluk skandalıyla giderek yaygınlaşan bir kavram olan derin devletin kökeni ve ne anlama geldiği konusunda farklı savlar vardır. İleri sürülen

Laik

Laik, (Fransızca: Laïc); Türk Dil Kurumu sözlügünde bulunan tanıma göre; Din işlerini devlet işlerine karıştırmayan, devlet işlerini dinden ayrı tutan (kişi veya kurum). Örneğin; "Türkiye Cumhuriyeti ...

Cumhuriyetçilik

Cumhuriyetçilik ilkesi Kemalist ilkeler arasında yer alan Cumhuriyetçilik esas itibariyle Demokrasinin devlet şekline uyarlanmış hali şeklinde tanımlanır. Farsça halk demek olan "Cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan Halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği ...