Siyaset Felsefesi

Siyaset Felsefesi

Siyaset felsefesi, siyasal düşünceye ilişkin kavram ve tanıtlamaları kapsayan felsefe dalı. Çağdaş siyaset biliminin kapsamına giren siyasal ve yönetsel örgütlenmeye ilişkin betimleyici açıklamalardan farklı olarak, tarihsel ortamı ve değer yargılarını da yansıtan kuramsal bir nitelik taşır. Ana sorunu, iktidarın insanın varlığını sürdürmesini ve yaşamının niteliğini yükseltmesini sağlayacak biçimde kullanılması ya da sınır-landınlmasıdır.

siyaset felsefesi, siyasal düşünceye ilişkin kavram ve tanıtlamaları kapsayan felsefe dalı. Çağdaş siyaset biliminin kapsamına giren siyasal ve yönetsel örgütlenmeye ilişkin betimleyici açıklamalardan farklı olarak, tarihsel ortamı ve değer yargılarını da yansıtan kuramsal bir nitelik taşır. Ana sorunu, iktidarın insanın varlığını sürdürmesini ve yaşamının niteliğini yükseltmesini sağlayacak biçimde kullanılması ya da sınır-landınlmasıdır. Belli bir yaşam felsefesinin ışığında yönetimin amaçlan, siyasal yükümlülüğün temelleri, bireylerin devlet karşısındaki haklan, egemenliğin dayanağı, yasama ve yürütme yetkileri arasındaki ilişki, siyasal özgürlük ve sosyal adaletin tanımı gibi sorulara yanıt arar. Yargı ölçütlerini belirlemesi ve siyasal iktidarın kullanımında yapı» amaçlan tanımlaması yüzünden kuramsal disiplinlerin en önemlilerinden biri sayılır.

Mısır, Mezopotamya, Hint ve Çin uygarlıklarında düzenin korunması, ticaret ve sulama sorunlarının üstesinden gelinmesi ve toplumda istikrarın sağlanması için çeşitli yönetim, davranış ve anlak kuralları getirilmekle birlikte, siyasal yükümlülüğün temeli ve devletin amacı, Batı siyaset felsefesinde görüldüğü biçimiyle kuramsal tartışma konusu olmadı. Yönetimin temelini ve amacını soruşturan Eski Yunan filozofları ise kuramlarını bugün siyaset biliminin kapsamına giren gözlemlerinden ayırmadıysalar da Batı siyasal düşüncesinin terimlerini ve kavramlarını yarattılar. Çağının siyasal yaşamını eleştiren Platon, Politeia (Devlet, 1942, 1988) adlı yapıtında devleti ancak yazıya geçirilen ve yetkeyle yorumlanan doğru öğretinin esinlendirdiği bir grubun yönetebileceğini ileri sürdü. Bu yöneticiler seçkin kişilerdi ve kitlelere karşı sorumlulukları yoktu. Devletin sağlaması gereken ahlak ve iyi yaşam ise insan yaşantısının ötesinde var olan ideal biçimlerin yansımasıydı. Platon kendi ideal devletini tanımladıktan sonra oligarşi, demokrasi ve Uranlık gibi var olan yönetim biçimlerini çözümledi. Yasanın üstünlüğünün gerekliliğini, çünkü hiçbir insana sınırsız iktidar verilemeyeceğini savundu. Filozof kralların yokluğunda devletin iyi bir yaşam ve toplumsal uyum amacını gerçekleştirebilmesi için, yasanın üstünlüğü temel koşuldu.

Birçok yönden öğretmeni Platon'dan ayrılan Aristoteles yasanın üstünlüğü ilkesine bağlı uyumlu bir kent devleti konusunda onunla aynı görüşteydi. Politika'da kent devletinin insan topluluğunun en yüksek biçimi olduğunu ve en iyiyi gerçekleştirmeyi amaçladığını belirtti. Tıpkı bir gemideki denizciler gibi yurttaşların da ortak bir amacı vardı. Yaşamlarını güvenlik içinde sürdürmek ve, yaşam koşullarını iyileştirmek biçiminde özetlenebilecek bu amaç ise kent devleti koşullarında ancak belirli kişilerce gerçekleştirilebilirdi. Tam yurttaş olmayanlarla köleler Platon'da olduğu gibi Aristoteles'te de dışta tutulmuştu- Ama devletin amacı olan iyi bir yaşamın ancak yasanın üstünlüğü ve adalet yoluyla sağlanabileceği kavramı o dönem için çok yeniydi.

Platon ve Aristoteles'in kent. devletleri Aristoteles'in öğrencisi Büyük İskender'in imparatorluğuna katıldıktan sonra bağımsız siyasal birimler olmaktan çıktı. Roma ara»' lıgıyla daha da belirginleşen imparatorluk gücü insanların daha geniş bir dünyada yaşamalarına yardıma olacak felsefelere yol açtı. Bunların en etkililerinden stoacılık, katı bir kendine yeterliliği ve ödev duygusunu öne çıkardı; Epikurosçuluk ise dünya işlerinden çekilmeyi önerdi. Siyaset felsefesinin alam genişlerken bireylerin artık Çin' deki gibi uygarlıkla özdeşleştirilen imparatorlukla ilişkileri ele alındı. Siyaset felsefesinin kökeni Eski Yunan'a dayanmakla birlikte, yorumlayanlar Romalı filozoflar, uygulayanlar ise Romalı yasa koyucular oldu.

Roma imparatoru Constantinus'un Hıristiyanlığı benimsemesinden sonra Batı'da siyaset felsefesi büyük değişikliğe uğradı. Dünyevi ilişkiler ve yönetim, insanın yazgısı ve mutlak kurtuluşa ulaşmak amacı içinde yok oldu. 5. yüzyılda Aziz Augustinus'un yaptığı Civitas¦ Dei (Tanrı Devleti) ve Civi-tas Mundi (Yeryüzü Devleti) ayrımı ile yeryüzündeki yönetimin görevi, zaten kötü olan bir dünyada düzeni sağlamak ile sınırlandı.

Augustinus'tan sonra 12. yüzyıla değin Batı'da kapsamlı bir siyaset felsefesi yapıtı ortaya çıkmadı. 1159'da Salisbury'li John, Policratius adlı yapıtında Roma geleneğin-deki merkezi otorite kavramına dönerek, ideal hükümdarın yönetimde yasalara uyduğunu, sorumsuz iktidar kullanan tiranın ise halkı ezdiğini ileri sürdü. Eski Yunan' dan kaynaklanan, Cicero ve Augustinus'ta da görülen bu düşünce, Batı'daki özgürlük ve iktidarın devri kavramlarına temel oluşturdu.

Varoluşun bütün temel sorunlarının yanı sıra siyaset felsefesine de çözüm arayan Aquino'lu Aziz Tommaso, Hıristiyan ilkelerini sistemli bir doğal hukuk anlayışıyla bağdaştırmaya çalıştı. Arap kaynaklarından öğrenilen ve yeni bir Hıristiyan içerik katılan Aristoteles'in düşüncesindeki etik amaçlardan yola çıktığı Sununa theologia'da doğal hukuku ilk günah kavramı bağlamında, savaşı ise erdem ve erdemsizliğin bir yönü olarak ele aldı. Kozmik bir düzen içinde hiyerarşik bir toplum modeli çizerek Tarı'nın ülkesinde iktidarın toplulukta yattığım, onun da doğruluktan şaşmaması koşuluyla hükümdarda vücut bulduğunu belirtti. Yöneticilerin barışı sağlamakla, yaşamı korumakla ve devletin sürekliliğini sağlamakla yükümlü olduklarım ileri sürdü. En eksiksiz biçimiyle ortaya koyduğu Katolik siyaset felsefesi', bazı değişiklikler geçirmiş olmakla birlikte, ilke düzeyinde günümüze değin aşılmadı.

16. yüzyılda Machiavelli siyaset felsefesini Hıristiyan öğretisinden bağımsızlaştırarak tümüyle laikleştirdi. İnsanların nankör, yalancı, korkak ve doyumsuzluğa mahkum olduğunu belirtti. Yöneticilere ise olguları olduğu gibi kabul edip koşullara uygun davranmayı önerdi. Prensin, bir aslanın gücü ile bir tilkinin kurnazlığını birleştirmesi gerektiğini, sıradan insanlar gibi sözünü tutmak zorunda da olmadığını ileri sürdü. Machiavelli adil hükümdarla tiran arasında ayrım yapmak yerine tiranın gerçekte nasıl davrandığım anlatmış, devletin güvenliğini en yüksek amaç sayarak hükümdarın ahlakla sınırlanmaması gerektiğini savunmuştu. Siyaset orman yasasım yansıttığından, devlet başlı başına bir yasaydı ve normal ahlak kurallarının uygulama alanına giremezdi. ; 17. yüzyılın sanayi öncesi İngiliz toplumunda Thomas Hobbes ticaretin öne çıktığı hiyerarşik düzene felsefi bir dayanak sağlamaya yöneldi. Yaşamın temel fiziksel yasasının hareket, insanı yönlendiren temel itkilerin de korku, yoksulluk çizgisinin üzerindekiler için ise gurur olduğunu ileri sürdü. Siyaset felsefesinde de insanı koşullandırdığım ve sınırladığını savunduğu bu yasaları yansıtmaya çalıştı, ilahi hukuku yansıtan doğal hukuk ve yaratılıştan gelen evrensel uyum kavramlarını bir yana bırakarak yasanın iktidarı değil, iktidarın yasayı yarattığım ileri sürdü. Yasa ancak uygulanabilirse yasa olurdu. Herkesin herkesle savaştığı amansız rekabet ortamında güvenliğin bedeli de tek bir hükümdara boyun eğmekti. Yurttaşların doğa yasası uyarınca varlıklarım sürdürebilmeleri için bireysel güç ve iktidarlarını topluca hükümdara devretmeleri gerekliydi. Barış ve güvenliği ancak mutlak ve bölünmemiş bir egemen güç (leviathon) sağlayabilirdi. Siyaset felsefesine Hobbes gibi Descartes'çı bir yaklaşımla bilimsel temel arayan Spinoza insan öğesine daha fazla önem verdi. İnsan yaşamının ancak hoşgörü ve düşünce özgürlüğü ile en yüksek düzeyine ulaşabileceğini savundu. Siyasal iktidarın tek haklı gerekçesinin bireye yarar sağlamak olduğunu, her bireyin artık onu korumayan ya da hedef alan devlete karşı koyma hakkı bulunduğunu belirtti. İyi yönetim anlayışı büyük olasılıkla, dinsel hoşgörü ve göreli siyasal özgürlüğün sağlandığı Amsterdam kenti örneğine dayanıyordu.

İngiliz düşünürler arasında siyasal açıdan en etkilisi John Locke oldu. Hükümdarın ilahi düzene dayandırılan yönetme hakkına karşı çıkan Locke, siyasal iktidarın amacım temelde mülkiyeti korumakla sınırladı. Siyaset felsefesinde yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında yasama ağırlıklı da olsa bir denge sağlamaya yöneldi. Yönetimin yetkesini yönetenler ile yönetilenler arasındaki sözleşmeden aldığını, bu sözleşmenin her iki taraf için de bağlayıcı olduğunu ileri sürdü. Biçimi ne olursa olsun her yönetimin meşruluğu, belirtilmiş, akılcı yasalara uymasına bağlıydı. Mülk sahibi sınıflan hem kralın keyfi idaresine, hem de radikallere karşı savunan Locke, tutucu toplumsal görüşüne karşın liberal siyaset kuramının gelişiminde önemli rol oynadı.

Bu döneme değin Batı'da siyaset felsefesi tarihsel gelişme düşüncesine yer vermemiş, İbn Haldun'un Mukaddime'sine benzer bir tarihsel süreç çözümlemesi yapılmamıştı. Scienza nuova (1725; Yem' Bilim) adh yapıtında geçmişi insanlığın değişen bilincine dayanarak yorumlayan Giambattista Vi-co ise Batılı siyaset felsefesinde yeni ufuklar açtı. Bu tür bir bakış açısını geliştiren Montesquieu'nün De l'esprit des lois (1748; Kanunların Ruhu Üzerine, 1963) adh yapıtı görülmemiş bir etki uyandırdı; yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrılığına ilişkin öğretisi Fransız İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirisi'ne ve ABD Anayasası'na esin kaynağı oldu. Monarşiye karşı halk iradesinin üstünlüğünü savunan Rousseau ise Fransız Devrimi'ni hazırlayan temel metinlerden olan Du Contrat sociafte (1762; Toplum Sözleşmesi, 1965,1990) "genel irade" kavramım ortaya attı. Genel iradeye dayanan ferçek bir toplum sözleşmesinin özgür bir amu düzeninin temeli olacağım belirtti.

19. yüzyılda Bentham toplumsal sözleşme ve doğal hukuk kavramlarının gereksizliğini savunarak "en çok sayıda insana en fazla mutluluk" sloganı ile özetlenen yarara siyaset felsefesini ortaya attı. Fransa'da Tocque-ville ve İngiltere'de T. H. Green gelişmekte olan demokrasiyi kuramlaştırmaya çalıştı. Dış ilişkilerde de liberalizmi savunan İtalyan yurtsever Mazzini, liberal milliyetçiliğin sözcülüğünü yaparak ulusların kardeşliğini öngördü. Öte yandan sosyalizmin yükselişi liberalizmde olduğundan farklı bir insan ve toplum anlayışına yol açtı. Marksizm insanın kendini tam olarak geliştirebileceği sınıfsız toplumda devletin söneceğini öne sürdü. Klasik dönem, ortaçağ ve yeniçağ siyaset felsefesinde temel bir yer tutan, iktidarı kullanımı ve sınırlandırılması sorununun sınıfsız toplumda ortadan kalkacağı varsayıldı.

20. yüzyılda siyaset felsefesinin eskiçağdan bu yana tartışılan sorunlarla karşı karşıya olduğu söylenebilir. Çeşitli düşünürlerin görüşleri ise siyasal pragmatizmden dinsel ve varoluşçu yaklaşımlara, Marksizm içindeki yeni gelişmelere kadar uzanmaktadır.

Önceki Paylaşımlar