dilin oluşumu nedir

Soru: (Soru Henüz Onaylanmamış)

dilin oluşumu nedir?

Bu soru için toplam 3 cevap yazılmış. Tüm cevaplar aşağıda yer almaktadır.

3 Cevap

Soru: dilin oluşumu nedir

Dilin nasıl oluştuğunu kesin olarak bilebilmenin bir yolu yoktur. İzleri yarım milyon yıl öncesine kadar dayanan insan yaşamına bakıldığında insanların bu işi nasıl geliştirdiklerine dair bir kanıt bulunamamıştır. Bu kanıt boşluğunda bir çok teori ortaya atılmıştır.

1) Tanrısal Teori: Allah Adem'i yaratmıştır ve Adem'in seslendirdiği her canlının ismi o olmuştur. Bir Hindu inanışına göre lisan evrenin yaratıcısı Brahma'nın eşi tanrıça Sarasvasti'den gelmektedir. Bir çok dinde insanların lisanları ile yaratıldıkları inancı vardır. Teoriye göre insan denilen varlık tek bir atadan gelmişse, insanla birlikte gelişen dil de tek bir kökenden gelmiş olmalıdır

2) Yansıma Teorisi: İlk insanlar, çevrelerindeki sesleri taklit ederek ilkel dilleri oluşturmuşlardır. Modern bütün dillerde doğal ses yansımalarına karşılık gelen kelimeler bulunmaktadır. Bu da yansıma teorisini desteklemektedir. İngilizcede splash, boom, bang bu tür yansıma kelimelerdir. Buna rağmen somut olmayan, ses olgusuna sahip olmayan kelimelerin oluşumunu bu teori ile açıklamak zordur.

3) Ünlemler Teorisi: İlk insanlar, korkularını, acılarını, sevinçlerini, ruh hallerini dışa vuran sesler oluşturmuşlar, böylece dil oluşmuştur.

4) Birlikte İş Teorisi: İlk insanlar, işleri birlikte yapmaya başlamışlar, birlikte tempo oluşturmuşlardır.

Dilin önemi ve oluşum süreci

Milletlerin tarih sahnesinde var olma unsurlarının başında dili iyi kullanmaları gelmektedir. Tarih şunu göstermiştir ki milletler dillerini ne kadar korurlarsa, dilleri de onların kimliklerini daha fazlasıyla korumakta, diğer milletler arasında kaybolup gitmelerine mani olmaktadır. Bireylerde dil bilincinin oluşması için, o dilin tarihî serüveninin iyi bilinmesi ve genç nesillere bunun aktarılması gerekmektedir. Dile ön yargı ile yaklaşmak, işin kolayına kaçarak kullanılmış dilden eser vermek, uzun vadede, şairler için fazla bir değer katmamıştır. Tarih içinde milletler kendi iç dinamiklerine döndükleri zaman, kendi dilleri ile üç beş beyit yazan şair ve yazarlara daha fazla itibar etmiş ve onları daha büyük bir saygı ile anmışlardır.

Milletlerin tarih sahnesinde var olma unsurlarının başında dili iyi kullanmaları gelmektedir. Tarih şunu göstermiştir ki milletler dillerini ne kadar korurlarsa, dilleri de onların kimliklerini daha fazlasıyla korumakta, diğer milletler arasında kaybolup gitmelerine mani olmaktadır. Bireylerde dil bilincinin oluşması için, o dilin tarihî serüveninin iyi bilinmesi ve genç nesillere bunun aktarılması gerekmektedir. Dile ön yargı ile yaklaşmak, işin kolayına kaçarak kullanılmış dilden eser vermek, uzun vadede, şairler için fazla bir değer katmamıştır. Tarih içinde milletler kendi iç dinamiklerine döndükleri zaman, kendi dilleri ile üç beş beyit yazan şair ve yazarlara daha fazla itibar etmiş ve onları daha büyük bir saygı ile anmışlardır.

Karahanlı Devleti kurulduktan sonra Türklerin Arapça ve Đslam kültürü ile ciddi manada yüzleşmelerinin, kendi dilleri ile Arapça arasında ilk çatışmaların başladığı görülmektedir. Türk tarihinde Arap alfabesini ilk olarak kullanmaya başlayan Karahanlılar, doğu komşuları olan, aynı dili konuşan fakat ayrı dini kabul etmiş olan Uygurlarla savaşmaya başlamışlardır. Böylece Türk dilinin ve kültürünün kendi içinde çatışmaya dönüşmesi din farklığından olmuştur.

Kavimleri millet yapan unsurların başında toprak gelmektedir. Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkır çölleri kabına sığmayan Türklere vatan olma niteliklerine sahip değildi, toprağın olmadığı yerde milletin bir arada durması zor olmuştur. Geniş coğrafyaya dağılan milletler kendi dillerini koruyamaz olmuş ve şivelede hızlı bir artış meydana gelmiştir. Aynı zamanda yeni bir din ile tanışma ve o dinin gereklerini yerine getirme çabası, bireylerin kendi anadillerine karşı soğuk davranmalarına sebep olmuştur. Fakat bütün bu olumsuzluklara rağmen halkın destanları, hikayeleri, mani ve türküleri dillerini canlı tutmasını sağlamış ve yavaş yavaş gelişen bu dil devlet kurma kabiliyeti olan kişilerin ortak bilincinde yer edinince dünya üzerinde hak ettiği yeri almayı başarmıştır. Osmanlı Devleti’nde edebiyat ve bilim dili Türkçe olmuştur. Osmanlı Devleti çok uluslu, çok dilli bir tebaadan oluştuğu için bu ortamda dil milliyetçiliği yapmak pek mümkün olmamıştır. Balkanlarda, Bosna’nın batı sınırlarından Karadeniz kıyısına kadar uzanan kuşağın batısında Sırpça, Hırvatça, Boşnakça; doğusunda Bulgarca-Makedonca olarak ayrılan ve sayıca baskın bir Slav dilleri topluluğu, sayıca daha az olsa da kültürel olarak önemli bir yer tutan

Yunanca; daha dar, ama başka dillerle karışmadan yaşayan Arnavutça ve Rumence; küçük ve dağınık kümeler hâlinde yaşayan Yahudi Đspanyolcası, Arumen dili ve Çingenece konuşulmakta idi. (Lory, 2002) Yine Arapça, Çerkezce, Abazaca, Lazca, Gürcüce, Süryanice, Kürtçe, Ermenice konuşulmuştur. Öte yandan merkezin bir dili vardır, bu dil merkezinin kimliğini oluşturan unsurlardan biri olarak kendi doğal sürecinde gelişmektedir. Osmanlı Devleti’nin merkezinin dili Türkçedir ve merkeze doğru yaklaşan her birey bu dili edinmek zorundadır.(Develi, 2006) Çok dilliliğin hâkim olduğu bir ortamda tek dil üzerine yoğunlaşmak imkânsız olmuştur.

11. yüzyıldan sonra Đslamiyet bütün Türkleri kapsayan bir din hâline gelmişti. Bir milletin dinini değiştirmesi hayata bakış tarzını, kültürünü, ufkunu farklı biçimlerde geliştirmiştir. Belki daha fazla dindar olmaları daha fazla üreten, sağlıklı düşünen, devletler kuran topluluklar olmalarını sağlamıştır. Fakat dillerini kaybetmemeleri, kimliklerini kaybetmelerini engellemiştir. Arabistan’da, Mısır’da yaşayan ve dillerini kaybeden ve belki de daha çok Müslüman kimliğine sahip bireylerden Türk diye bahsetmemize imkân yoktur. Tüm olumsuz şartlara rağmen Türkçeyi koruyan, kollayan ve onu masallarda, ninnilerde, türkülerde yaşatan Türk insanı bugün bütün benliği ile Türkçeye sahip çıkmak zorundadır

Soru: dilin oluşumu nedir

Dil, insanların birbirleri ile iletişim kurmakta kullandığı bir kavram olarak anlatılsa da dilin vazifesi bu kadarla sınırlandırılırken, dilin nitelikleri sadece bu tanıma indirgenemez. Halkın gerçek bir ürünü olan dil; oturup da bir komisyon tarafından oluşturulmuş bir kültür olgusu ve/veya kavramı değil, halkın dilden dile, nesilden nesile aktardığı bir hazinesi olarak günümüze kadar çıkagelmiştir. Bu sebeple, bir milletin dili incelendiğinde aslında geçmişten yüklü hikayeler taşıdığı, o milletin yaşayışı hakkında derin bilgiler içerdiği görülebilir ve dilin oluşumu hakkında önemli bilgiler elde edilebilir.

Bunu göstermek adına, dilerseniz biraz geçmişe gidelim ve geçmişte bir seyahat edelim. Dilimizin geçmişimiz hakkında nasıl güzel ve somut bilgiler içerdiğine hep beraber bakalım. Dilin manevi bir vatan, bir tarih abidesi ve toplumların kültürleri adına nasıl bir somut olgusu olduğunu hep beraber anlayalım.

Hiç ilgilenmemiş olsak bile tarih bilgilerimiz bize atalarımızın hayvancılıkla geçindiği, at üstünde hareketli bir toplum olduğu, Orta Asya'da denizlerden uzak topraklarda yaşadığı konusunda bilgiler verir. Yerleşik hayata çok sonraları geçtiğimiz de hepimizin bilgisi dahilinde olduğu tarihi bir gerçektir. Tüm bu yaşanılanların dilimizde o kadar güzel etkileri vardır ki. Sanırım anlatımda kolaylık olması açısından madde madde sıralamak anlamlı olacaktır.

1. Temel geçim kaynağı: Hayvancılık

Hayvancılıkla geçinen atalarımız çok uzun yüzyıllar boyunca tarımla uğraşmamış ve bitkilerle tanışması tarihin daha sonraki devirlerine ertelenmiştir. Göç etmeye başlayınca otluk ve meraları çoktan tükenmiş Orta Asya'dan yola çıkmışlar ve yollarda bilmedikleri bitkilerle karşılaşmışlardır.

2. At üstünde yaşam

Vaktinin büyük bir kısmını at üzerinde geçiren, öylesine ki atı da kendisinde bulunan gökteki süt gölünden ruhlandıran (kutlandıran) atalarımız harekete dayalı eylem köklerini tek heceli tutmuşlardır. At ile birbirleri yanından geçerken, savaşırken, birbirleri arasında epey mesafe varken uzun cümlelerle vakit kaybetmek istemeyen atalarımız, 'Kır, Vur, Git, Gel, Koş, Yık, Çek, İt, Düş, Eğ, Dik, Sok, Et, Yap, Tut, At demişlerdir. Latin kökenli dillerin aksine emir kiplerine herhangi bir ek eklememişler, mümkün olduğu kadar kısa tutmaya çalışmışlardır.

3. Maviliklerle ve diğer milletlerle buluşma

Denizle oldukça geç tanışan atalarımız, denizcilik terimlerini ve deniz hayvanları isimlerini, kendisi gibi denizle geç tanışan diğer milletler gibi o sırada denizcilikte oldukça gelişmiş olan rumlardan almışlardır. Bu esnada hayvancılıktaki ustalıklarından dolayı ise et ve süte dayalı ürünlerin isimlerini de tüm dünyaya vermişlerdir. Yine dilimizdeki Arapça kelime ağırlığı islamiyete geçişimiz hakkında bilgi verirken, edebiyatımızda ve edatlarımızdaki Farsça ağırlığı ise Farslarla uzun bir müddet edebi anlamda ilişkide olduğumuz bilgisini verir.

4. Kadının önemi

Bildiğiniz gibi, kaandan sonra en yetkili kişi ve divanın eş başkanı hatun idi. Hatun, Kaanı öldürtmek dışında her yetkiye sahip idi. (Kaanın hatunu öldürmesi ya da öldürtmesi ayıp karşılandığı için aslında Kaanın da hatuna zarar vermesi mümkün değildi). Üstelik GökTanrı'nın görevlendirdiği ceza veren kötü ilahi varlıklar erkek iken (o kadar ki birisinin adı erliktir), evleri ve namusları koruduğu düşünülen ilahi varlıklar kadın idi. (Hala meleklerin kadın olduğunu düşünmemiz, meleğin bir kadın ismi olması da aslında geçmişimizden bu izi taşır) Benim bu konuda sevdiğim en güzel örnek 'Öksüz' idir. Ök, eski Türkçe'de akıl demektir. Anası ölen bir çocuk, kendisine yol gösterici olan kadınsız, yani 'Akılsız' kalmıştır. Ana gibi kendisine her daim akıl verecek birinden yoksun kalmıştır.

Bu cevap henüz onaylanmadığı için görüntülenmiyor.

Cevap yazabilmek için oturum açmalısınız