PANEL ÖRNEKLERİ

Soru: (Soru Henüz Onaylanmamış)

Bu soru için toplam 2 cevap yazılmış. Tüm cevaplar aşağıda yer almaktadır.

2 Cevap

Soru: PANEL ÖRNEKLERİ

Örnek bir panel aşağıdadır arkadaşlar:

Oturum Başkanı: Birinci tur konuşmalarımızı tamamlamış olduk. Şimdi salondan soru sormak isteyen arkadaşlarımız varsa, soruları alalım.

Buyurun.

Tayfun ÇAYLAN (MEDAK): Selim Hocaya bir sorum olacak: Doğru söylüyor, ben Yaşar Holding bünyesinde çalışıyorum. Yaklaşık 30 milyon dolarlık bir SAP yatırımı oldu. Sadece bizim şirkete maliyeti 1,5 milyon doları buldu; tabii server altyapısı, diğer teknik altyapılar falan dahil olmak üzere. Söyledikleriniz çok güzel, eğer MRP ile başlayan, MRP-2 ile devam eden, ERP ki, belki bundan sonra ERP-2'ler çıkacak, e-business'ler, assolation'lar devreye giriyor; iyi, güzel; fakat bunları bizim uygulayabilmemiz için o uygulamaları bünyesinde barındıran şirketlerde çalışıyor olmamız gerekecek. Türkiye'de bu mantaliteye sahip şirketlerin oranını hesaplarsanız, çok cüzi miktarlarda, çok daha seçici. Peki şu andaki arkadaşlara neler tavsiye edersiniz? Yani şu anda üçüncü veya dördüncü sınıfta olan bir arkadaş ERP'nin şu anda sadece ismini biliyor. Nasıl bir uygulamadır? İki tane deneyim yaşadım, iki uygulama, o uykusuz gecelerin ne olduğunu ancak yaşayan bilebilir. Fakat şu an birçok öğrenci arkadaş henüz sadece isim olarak biliyor. Açılımı nedir, bunları kendilerinde nasıl geliştirebilirler? Gördüğüm kadarıyla hep danışmanlık firmaları, danışmanlık; endüstri mühendisleri artık danışmanlığa mı gidiyor, üretimden kopuyor mu? Çünkü hep imalata yönelik çalıştı şimdiye kadar endüstri mühendisleri ve imalat şu anda kontrol altına alındı. Acaba şimdi servis sektörü mü kontrol altına alınacak?

Oturum Başkanı:Başka sorusu olan arkadaş var mı? Buyurun.

Ömer ÇİÇEKSAY: Sorum Osman Hocaya olacak: Üretim sektörünün geleceği hakkında güzel sözler duyduk Osman Hocamdan. Geleceğinin olduğunu, aslında üretim sektörünün öldüğü falan söylenirken, Osman Hocam geleceğinin olduğunu söyledi. Peki hammaddeye bağımlı olarak çalışan üretim sektörlerinde, gelecekte hammaddenin azalmasından dolayı yaşanacak sıkıntılarla, yaşanacak problemler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Oturum Başkanı:Teşekkürler.

Başka soru var mı?

Salondan: Benim sorum da Osman Hocama olacak. Osman Hocam endüstri mühendislerinin, işletme mühendislerinin oynayabileceği rolleri anlatırken, profesyonel rol, akademik rol ve siyasi rolden bahsetti, başlık olarak bunları söyledi, profesyonel rolü biraz açtı; ama 'diğer akademik rol ve siyasi rolü zaman yetersiz olduğu için açmayacağım' dedi. Merakımızı gidermek açısından bunlardan biraz bahsedebilirse, kendisine teşekkür ederim.

Oturum Başkanı: Biz teşekkür ederiz.

Başka sorusu olan var mı? Çünkü soruları toplu alacağım, bir daha soru hakkı vermeyeceğim. Buyurun.

Sinan KAYALIGİL: Ben de bu iki gündür sürmekte olan ve sürekli altı çizilen bu kişisel gelişim, Ferial Hanım bugün de bahsetti, Nükhet Hanım da bahsetti. Sorumu Nükhet Hanıma sorayım: Kişisel gelişim, bireysel çabamıza bağlı bir kavram olmaktan öte, kolektif bir çalışmayla da gerçekleştirilecek tarafı olan bir şey midir ve bir meslek örgütü çatısı altında bulunduğumuza göre, bizim meslek örgütümüzün bu kollektivite anlamında bireysel gelişime bir katkısı olabilir mi? Ben olabileceğine inanıyorum; ama Nükhet Hanımın o konudaki düşüncelerini ve somut olarak ne önerdiğini bilmek istiyorum.

Teşekkür ederim.

Oturum Başkanı: Biz teşekkür ederiz.

Buyurun.

Fikret EKİCİ (İzmir Şube): Benim de sormak istediğim konu; şu anda son zamanlarda rekabet ortamı son derece artmış durumda şirketlerde ve ürettiğiniz bir ürünün fiyatını belirlerken, artık 'maliyet + kâr = fiyat' değil de, piyasanın oluşturduğu bir fiyat gündemde. Dolayısıyla, bu fiyata şirketler inebiliyorsa, bu fiyatın oluşması için 'maliyet ' kâr = fiyat' anlamında bir çalışma yapılıyor. Bu maliyetin için de normal ürünü oluşturan maliyetler ve 'israf' dediğimiz mudolar oluşturuluyor. Bu mudolardan ayrılabilmek için, bunların çözümlerini bulup, şirketin kârlılığını arttırıp, piyasa şartlarında rekabet edebilmesi için endüstri mühendislerinin bakış açısı ne olmalıdır? Bu konuda bilgi almak istiyorum, sorumu genel olarak soruyorum.

Oturum Başkanı:Buyurun.

Serkan UĞRAŞIR (Kocaeli Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Öğrencisi): Ben sorumu Ferial Hanıma yöneltmek istiyorum: Konuşmasında Türkiye'nin çok enteresan bir ülke olduğunu, özellikle yabancıların görüşü olarak, hemen hemen her konuda ve her sektörde ilkelliğin ve ilerlemişliğin aynı zaman dilimi içinde bulunduğunu söyledi ve bu ilkelliğin ve ilerlemişliğin kesiştiği noktalarda çok gizli fırsatların yattığını, çok önemli fırsatların yattığını söyledi. Bu konuyu biraz daha açabilir mi? Ayrıca yakın gelecekte onun gördüğü fırsatlar nedir, görebildiği kesişen noktalar nelerdir?

Bir şey daha söylemek istiyorum; Önümüzdeki yıl ya da ikinci dönem, tam bilemiyorum, öğretim üyelerimizin arasında olmayı düşünüyormuş; onu hocalarımızın arasında bizi çok mutlu eder.

Oturum Başkanı: Sanıyorum artık sorular yavaş yavaş tükeniyor.

Buyurun.

Mehmet GÜN (Erciyes Üniversitesi): Sorum Osman Hocama; geçenlerde yapılan bir araştırmaya göre Harward Üniversitesinin yapmış olduğu bir araştırma; 2001 yılı için Türkiye'nin dünya sıralamasındaki rekabet gücünde 40'ıncı sıradan, 53'üncü sıraya gerilediğini biliyoruz. Finlandiya ise 5'inci sıradan 1'inci sıraya gelmiş durumda; acaba bunun sebepleri nelerdir? Ayrıca rekabet gücünü arttırmak için Türkiye'de neler yapılabilir ve bize düşen görevler nelerdir?

Teşekkürler.

Oturum Başkanı: Biz teşekkür ederiz.

Buyurun.

Nezih YAŞAR: Sorumu Ferial Hanıma sormak istiyorum: Özellik TED deneyiminden de yola çıkarak, endüstri mühendislerinin eğitim sektörüne, temel eğitime yönelik olarak yapabileceği şeyler var mı önümüzdeki döneme yönelik olarak?

Oturum Başkanı: Arkadaşlar, sorularımız bitti herhalde. Ferial Hanımdan başlayalım, sorulan sorulara makul bir süre içerisinde cevap istiyoruz.

Buyurun.

Ferial ARNAS IŞIK: İlkellik ve çağdaşlığın kesiştiği noktalardaki fırsatlardan söz ettiğim zaman, yine bireye inmek gerekiyor; yani bireyde buluşuluyor, benim deneyimlerim de onu gösteriyor. İnsanların temel değerlerini sorgulamanız gerekiyor. Her insan benim gördüğüm kadarıyla, çocuklarının iyi yetişmesini istiyor, aile bireylerinin öldürücü hastalıklardan, sakatlıklardan uzak kalmasını istiyor. Buralarda mutabakat sağlanabiliyor. Bunları sağlayıcı sistemler, bunları sağlayıcı yaklaşımlar bir yerde ortak paydaları oluşturuyor. Onun için biyomühendislik alanında, sağlık hizmetlerinde, hastanelerin yönetiminde, tıbbı cihazların bakımı, onarımı, bunların programlanması, bunları yapacak kuruluşların oluşturulması gibi'

Mesela, ilkelliğe bir örnek vereyim: Türkiye çok uzun yıllardır gayet modern makinaları alır, onları doğru-düzgün kullanacak insanların eğitimine çok fazla önem vermez, bu makinalar kısa zamanda birer çöpe dönüşür ve sağda, solda durur. Özellikle hastanelerde bunu çok görürsünüz, üstü örtülüdür, kullanacak kimse yoktur ve orada eskir. Böyle bizim çok büyük kayıplarımız olmakta, ben bunu çok ciddi bir fırsat olarak görüyorum.

Rekabet gücümüzle ilgili de yine bizim algılarımızda problemler olduğunu düşünüyorum ve bu problemlere doğru-dürüst yaklaşmadığımız için de git gide geriliyoruz, başkaları kendini düzeltiyor; ama biz düzeltme isteğini geniş kitlelerde harekete geçiremiyoruz.

TED Kolejindeki deneyimlerle, kesinlikle söyleyebilirim ki, aynı şekilde eğitim sektöründe de endüstri mühendislerine çok büyük bir ihtiyaç var. Eğitim sisteminin yönetiminde, yasaların değişikliklerini sağlayıp, bunları benimsetebilmekte, yine bir ara değinmiştim, öğretmenlerimizin ölçme-değerlendirmedeki yetersizliklerinin altını çizmiştim, bunların giderilmesinde, toplantı yönetimi zayıf; ama bunların altında yatan şöyle bir olgu var. Benim 1974 yılında kamu sistemleri mühendisliği okuduğum dönemde, bana öğretilen yönetim bilimleriyle, eşimin bundan iki yıl önce ODTÜ'de gece kurslarına katılarak aldığı diplomadaki yönetim bilimleri, birbirinden tamamen farklı. Bana o zamanlar öğretilenler, biraz daha Gestapovari yaklaşımlardı ve insanların aslında akıllarını kullanmalarını falan istemiyorduk biz o dönemlerde sanayide, söyleneni yapmalarını istiyorduk. Halbuki şimdi bunun yeterli olmadığını gördüğümüz için, istiyoruz ki, insanlar bir araya gelsin, kafalarını birleştirsinler ve sağlıklı çözümler ortaklaşa üretilsin.

Eğitim sistemimizde de bu ihtiyaç var, oradaki yaklaşım eskiye dönük, bizim neslimizin, yani şu odadaki herkesin, bizim neslimiz dersem yanlış olacak da, şu anda yaşayan insanların ortak sıkıntısı; hem o eski tip yönetim şekilleri geçerli, hem de yeni tip yönetim sistemleri geçerli. Yani ilkellikle, çağdaşlığın kesiştiği noktada bu olay da var ve bunu da yaşıyoruz, çelişkili sinyaller alıyoruz, bir kurumda bir türlü, bir kurumda bir türlü; hangisi doğru, bunların neden, nereden, nerelere geldiğini anlamazsa bocalıyoruz. Kriz ve kaos ortamı da oradan çıkıyor. Evet, sorunuzun yanıtı eğitim sektöründe ve tıp sektöründe, hukuk sektöründe bence çok büyük ihtiyaçlar var.

Prof. Dr. Osman COŞKUNOĞLU: Çok güzel ve ilginç sorular soruldu, süreyi de çok aşmadan yanıt vereyim; açık bıraktığım konular sizin gözünüzden kaçmadı, onları da sordunuz.

Sırayla gideyim, toparlamaya uğraştım; ama sırayla gideyim kısaca cevaplamak için. Soru olmamakla birlikte, bana yönelmiş en azından bir soru olmamakla birlikte; ilk sorulardan bir tanesi ERP ile ilgili olan, 'imalat şu anda kontrol altına alındı, serbest sektörde imalat kontrol altında değil' denildi. İmalat üstelik bayağı kontrol dışında şu anda, ERP bir mucize değil, örneğin Compact firması, ERP'yi sattı galiba, unuttum şimdi, bir tane bir ERP sistemini değerlendiriyordu; fakat strateji değiştirdi Compact, Dell geldi, geçti kendisini dünya piyasalarında. Dell gibi müşteriye siparişe göre üretime geçecek ve bunun için ERP'nin istenilen esnekliği sağlayamadığını gördü ve değiştirdi. ERP'nin büyük yararlarını, entegrasyon yararlarını hepimiz biliyoruz; fakat esnekliği de önleyen bir sistem. Bazı sorunları, entegrasyon sorununu çözüyor, data, dublikasyon ve saire birçok sorunlarını çözüyor, birçok sorunu çözüyor, yeni sorunlar yaratıyor.

Bu son sorulardan bir tanesiyle birleştireceğim; 'rekabet gücü, Finlandiya öne çıktı, Türkiye arkaya düştü, neden, bize düşen nedir?' Gerçekten çok önemli bir soru, kısaca şöyle yanıt vereyim: Finlandiya'nın öne çıkması sadece Nokia sayesinde değildir, biraz önceki örneği onun için verdim. Bir ileri teknoloji ürünü Nokia ve Nokia ile birlikte Finlandiya bilgi teknolojilerinde çok ön plana çıktı. Fakat biraz önce örneğe biraz aykırı olsun diye kâğıt ve kereste sanayii, yani çok gerilere gidebileceğimiz, güneşin battığı sanayiler diyeceğimiz sanayilerden örneği mahsus verdim ki, oralarda kullanıldığına, yani varolan bir teknolojiyi çeşitli sektörlerde çok iyi kullanabilme yeteneği aynı zamanda Finlandiya'nın çok önemliydi. Ayrıca Nokia hakkında çok şey söyleyebilirim, mesela Ericcson kriz içerisinde, zor durumda; Nokia iki-üç ay önce, şu anda kârı düştü, son quartaer de; ama 3-4 ay önce bir telekom firmasına 3 milyar EURO kredi açtı, sırf üçüncü jenerasyon mobil telefonların altyapısını yapsın diye.

Nokia hâlâ çok güçlü bir sürü nedenden; dolayısıyla, Finlandiya öne çıktı, Türkiye düşüyor, neden? Çünkü Türkiye'nin makro ekonomik düzensizliği var, siyasi istikrar konusu var, bir sürü nedenlerle rekabet gücü düşüyor. Fakat zaten düşmesi doğaldı, makro ekonomi yerinde olsa da doğaldı, siyasi istikrar olsa da doğaldı. Şu andaki başımızdaki hükümet, bizim çeyrek yüzyıldır en uzun ömürlü hükümet, üç yıla yaklaşıyor. Demek ki, siyasi istikrar da sorun değilmiş, Cumhuriyet tarihinin en büyük krizini yaşıyoruz. En istikrarlı hükümet döneminde değil mi, en uyumlu hükümet döneminde.

Sorunlar oralarda değil; sorunlar rekabet gücümüzü -Bilkent'ten arkadaşım Mehmet Serin Bey 'bizde girişimci ruhunu çok görmüyorum' dedi, gerçekten öyle; sadece ucuzlukla rekabet etmek istedik. Yeni küreselleşme ve enformasyon iletişim teknolojilerinin, bizim endüstri mühendislerinin önünde açtığı yolları, bize düşen diye çok kısaca söyleyeyim. Endüstri sanayi devriminde ne olduğunu söyledim, makinalar oldu ve millet elinde bir şeyler yapıyordu o zamanlar, tekstilde ve saire. Makinalar olunca, artık evdeki insanları topladık makinelerin etrafına, üstüne bir çatı kurduk ve onun adına 'fabrika' dedik. Fabrika olayı Sanayi Devriminin ortaya çıkardığı bir fenomendir.

Şimdi de tam tersi oluyor, ondan sonra zannedildi ki, dikey entegrasyonla örneğin, Henry Ford'un hayali, 'ben demir madenciliğine kadar ineceğim' diyordu. Demir madeninden alıp, dealer'a kadar bütün hepsi benim olacak firmamda. Entegrasyon olduğu zaman, işlem maliyeti -transaction corft- düşer; dolayısıyla, daha verimli çalışılır. Bunu Henry Ford başaramadı; fakat GM başardı, GM'in, General Motors'un büyümesi 20. Yüzyılda o nedenledir. Sonra bu iyi çalışmamaya başladı. İkincisi enformasyon ve iletişim teknolojileri daha dağıtık bir sistemi daha yararlı görmeye başladı.

Üçüncüsü küreselleşme fenomeniyle bir ürünü dünyanın bir köşesinde üretip, öbür köşesine göndermek, tasarımını bir yerde yaptırmak, bunlar kolaylaştı. Bu nedenle, fabrikadan dağıtık üretim sistemine geçtik. Burada bir katma değer yaratmak söz konusudur, bunu çok iyi anlamak zorundayız, dünyanın ve Türkiye'nin yarını budur, dağıtık sistemler. ERP'ye onun için biraz kuşkuyla bakıyorum. Vakıa dağıtık sistemlerde de ERP'nin yararı var; ama böyle merkezi sistemden, her şeyi, optimumu kontrol etmek durumundan biraz çıkıp, dağıtık sistemlerin mesela çizelgelemede de vardır, her ajanın asent'ın optimum karar vermesi, hepsini birden optimize edecek bir enformasyon alışverişinin ne olması gerektiği gibi konular ön plana çıkıyor.

Kuruluşlar-aktörler arasındaki sınırlar bulanıklaştı; eskiden doğrusal akıyordu. Bir müşteri, siz gidiyordunuz, bir bisiklet alacaksınız, bisikletçi yapıyor, size veriyordu. Şimdi siz Bianchi'den bisiklet istediğinizi varsayın, size özel, sizin ihtiyaçlarınıza özel, Bianchi'ye bunu sipariş ediyorsunuz, Bianchi müşteriye göre yapacak. Bianchi'nin tedarikçisi, lastiği kendisi yapmıyor, lastiği başka birimden alacak; eskiden tedarikçi vardı, imalatçı vardı, müşteri vardı, lineer, doğrusal akardı. Siz Bianchi de aşarak, lastikçiye 'ben de şöyle bir lastik istiyorum' diyebiliyorsunuz. Peyzaj, lanscayp değişti, herkes birbiriyle bir iletişim halinde bir üretim çıkarıyor. Müşteri kimdir, tedarikçi kimdir, üretici kimdir; bu farklar bulanıklaştı. Sadece bu farkların bulanıklaşması değil, rekabet halindeki firmaların arasındaki farklar da bulanıklaştı.

Cowisint, öneririm bakın web sayfasına, http://www.cowisint.com, 6 tane otomobil şirketinin ortak tedarik sistemi. Şimdi bunlar kıyasıya rekabet halindeler piyasada; ama 'tedarik sistemini ortak yapalım' dediler. Sadece tedarik sistemini ortak yapmak değil, bir exchange alışveriş; örneğin ben bunu Türkiye'de anlatırken şöyle bir örnekle anlatıyorum: Bir eczane düşünün, A eczanesi, B eczanesi, rakip bunlar birbirine. A eczanesinin, yani rakipler arasındaki işbirliğinin olumlu yönlere gidebileceği, A eczanesinde bir ilaç duruyor, ilacın süresi bitmek üzere; B eczanesine bir müşteri gelmiş, o ilacı arıyor, istiyor; fakat o ilaç yok. Çok basit bir enformasyon sistemiyle, oradan A eczanesinden alıp, ilacı B eczanesine götürmek; dolayısıyla, bu da kurtulmuş oluyor süresi geçmek üzere bir ilaçtan, bu da satmış oluyor. Bunlar rakip hâlâ birbirine; fakat ikisi de kazanıyor. Bunun adına hatta İngilizce yeni bir kelime çıktı, bu isimde kitap da var, 'copetition' deniliyor, hem colobration işbirliği, hem rekabet competition; bunu çok iyi anlamamız gerekir. Endüstri mühendisleri olarak yarınımızı çok yakından ilgilendiren bir konudur bu.

Artan imalat potansiyelinden söz ettim, Yeni iş modelleri ortaya çıkıyor, coopetion bunlardan bir tanesidir. Eskiden bakkal vardı şimdi market oldu; 'bakkal' levhasını indirip 'market' levhası koymakla bir şey değişmez; e-commerce'te bir şey değişmez. E-commerce'in gerektirdiği yeni bir iş modeli vardır, iş modeli de değişmelidir. Yeni rekabet gücü kaliteydi, maliyetti, şimdi ise çevik üretim "agile production" hızlı ve esnek üretim; rekabet gücü burada yatıyor. Bunun içinde enformasyon altyapısı çok önemli. Endüstri ve işletme mühendisleri kesinlikle bir enformasyon altyapısını çok iyi bilmelidirler.

Son olarak şunu söyleyebilirim; üretim ve hammadde azalınca insanoğlu ve kızı problemleri çözmesini iyi biliyor. Piyasada bir şey azalınca yeni bir malzeme çıkarılıyor. Şunu da söyleyeyim; Petrol ciddi hammaddelerden bir tanesi, ama elektrikli otomobil çoktan fizibl bir şeydi, fakat otomobil fabrikalarının işine gelmediği için ortaya çıkmış değil henüz; petrol biraz azalınca ortaya çıkacaktır. Petrol için biliyorsunuz diğer composit, diğer malzemeler ortaya çıkıyor. Hammadde azaldıkça o çözülüyor, o kolay.

Son olarak akademik ve siyasi; zamanım azaldığı için kısaca söyleyeyim. Akademik olarak şunu söyleyeceğim: Benim kanaatim, kendi bölümümde bile herkes buna katılmıyor; dolayısıyla, mutlak doğru bir şey değil. Benim kanaatim, endüstri mühendisleri veya işletme mühendisleri biraz fazla 'prosigril' benim dediğim, yani şöyle: Mesela, bir matriksin invörsünü almak veya lineer, doğrusal programlama; bu petrol şeyinde de kullanılır, tedarik sisteminde de kullanılır. Yani bir konu, bir supsantive, konudan uzak yöntemler çok öğreniyoruz, supsantive konulara daha girmemiz lazım. Girmemiz gereken sapsantive konunun da, enformasyon ve iletişim teknolojileri bunların nasıl çalıştığıyla ilgili, yani sadece kullanmak değil, bunların nasıl çalıştığıyla ilgili yeni imalat teknolojileri, bunların nasıl çalıştığıyla ilgili. Akademik olarak bunun ön plana çıkması gerektiği kanaatindeyim endüstri mühendisliği eğitiminde; sadece optimizasyon yöntemleri değil; çünkü olay sadece verilen bir işi doğru yapmak değil, marifet doğru işi yapmak. Yani her şey verilmiş, data, constrait'ler, sınırlar, kısıtlar, bunlar içerisinde bir şeyi maksimize etmek değil, o sınırları zorlamak. O zaman da orada endüstri ve işletme mühendislerinin bilgiye ihtiyacı oluyor.

Siyasi olarak kısaca şunu diyeceğim: Ferial Hanım da söyledi, ben daha birkaç hafta önce bir mezunumuz beni davet etti; bir fabrikayı gezerken, kullanılmayan, pırıl pırıl bilgisayar kontrollü makinalar vardı, neden? Bunlar devlet teşvikiyle alınmış; dolayısıyla, 'girişimci' adı altındaki oradaki sahibi, bunları bedavaya mal etmiş, bunları kullanacak işgücünü eğitmek için gerekli zahmete, masrafa katlanmamış, işgücünü eğitince tabii daha fazla ücret vermek lazım, daha fazlası söz konusu olacak ve saire. 'Ben böyle rekabet edeceğime, hâlâ asgari ücretle, ucuz işgücüyle rekabet ederim' zihniyetiyle devam ediyor. 'İşler nasıl?' diye sorduğum zaman, ihracat yaptığı için 'çok şükür, devalüasyon oldu da iyi' diyor. Yani biz fakirler şöyle rekabet yapıyoruz: Bunu anlayarak, bir demokratik kitle örgütü olarak, ulusal kaynaklarımızın çok daha doğru ve insan yönünde, insanı pahalı yapan yönünde kullanmak.

Son olarak şunu ekleyeceğim: Kim gelir de 'bilgi, bilim, araştırma-geliştirme, şu, bu' derse, lütfen sorun. Türkiye son derece önemli bir fırsat kaçırdı. Biz bu Haziranda e-devlet artıyı imzaladık Avrupa Birliğiyle, e-devlet, bu da gerçekten bize olanak verecek; çok büyük bir fırsat kaçırdık. Avrupa Birliğinin bilim ve teknolojileri araştırma-geliştirme programları vardır, birincisi, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi, şu anda altıncısı; bu altıncısının Türkiye Avrupa Birliği üyesi olmadığı halde girebilirdi, bunun için 300 milyon dolar, sadece 300 milyon dolar verecekti. Bu verilmedi, Türkiye bundan mahrum kaldı; bunun getirisi çok fazla olacaktı, bilgi olarak, bilim olarak, teknoloji olarak. Bu siyasi olarak da korkunç hatadır, bilim, bilgi, teknoloji, bilgi çağı ve saireyi ağzından düşürmeyen büyük sanayicilerimize 'bunun için lobi yaptınız mı?' diye sorduğum zaman; 'haberimiz bile yoktu' dediler. Bu mazeret, hatanın kendisinden daha büyüktür. Bu konularda baskı unsuru olup, toplumu bilinçlendirmek çok önemli bir siyasi görevdir aynı zamanda.

Prof. Dr. Nükhet YETİŞ: Ben Sinan Beyin kişisel gelişimle ilgisi olan sorusuna kısaca yanıt vermek istiyorum: Bence kişisel gelişimdeki en önemli kaynak, hangi yaşta olursa olsun, hedefimiz var mı? Yani 5 sene, 10 sene, 15 sene sonra biz kendimizi, birey olarak nerede göstermek istiyoruz? Bunları bir oturup, düşünmekte yarar var diye düşünüyorum. Hedefi olmayan bir gemiye hiçbir rüzgar yardımcı olamaz. Mümkün mertebe, hedeflerinizi de uçabildiğiniz kadar uçarak yüksek koymakta yarar var. Ama hayal edip, yüksek hedefler koyup, hiçbir şey yapmazsak, yine hayalperest olmaktan öteye gidemeyiz, olduğumuz yerde kalırız. Onun için bu koyduğumuz hedefe ulaşmak için elimizdeki kartlara bakmamız gerekiyor. Kişi olarak, birey olarak, benim artılarım da var, eksilerim de var, sizin de hem güçlü yönleriniz var, hem zayıf yönleriniz var. Aynı zamanda çevrenizde bir sürü fırsat var, bir sürü de tehdit var. Tehditleri biz genellikle görmeye ve güçsüz yanlarımızı öne çıkarmayı alışkanlık haline getirdik.

Bence bireysel gelişimdeki ikinci önemli nokta da güçlü yönlerimizi düşünüp, ortaya çıkarıp, daha güçlendirmek, elimizdeki kaynakları, fırsatları; firmadan bahsetmiyorum, birey olarak kullanarak, kendimizi güçlendirmek ve özgüveni kazanmak. Geçen gün sınıfta benzer çalışmaları yapıyordum, çocuklardan biri 'ben özgür değilim' dedi. Ben de ona cevap olarak dedim ki; 'sen kendini böyle şartlandırdığın için özgür görmüyorsun. Özgür olmak veya olmamak sizin kafanızda ve beyninizin içinde.' Marks'ın bir teorisi vardır, der ki: 'Üretim kaynakları, üretimi yapanın elinde olmalı.' Artık dünyadaki en önemli üretim kaynağı, insan beyni. İnsan beyni dünyada bir şeyi yok eden veya var eden en önemli kaynak. Sizin beyninize kim sahip olabilir? Onun için en büyük güç kendi içinizde, önce değişmek, gelişmek isteyelim, hedeflerimizi koyalım, elimizdeki kaynakları, bireyselden bahsediyorum, zamanımız, sağlığımız, gücümüz, çevremiz; bunları gözönüne alalım ve bunları kullanarak hedeflere doğru nasıl ilerleyebiliriz?

Bu süreçte önemli noktalardan biri de eleştiriye açık olmak ve özdeğerlendirme yapabilmek. Özdeğerlendirmeyi hep kendi aynanızda yapmayın, arkadaşınızın gözüyle kendinize bakın, annenizin, babanızın gözüyle, sizin sevmediğiniz insanların gözüyle kendinize bakmaya çalışın. İşte kişisel gelişimdeki önemli kaynaklardan bir diğeri de budur.

Son bir nokta olarak da; özellikle fırsatlar yaratın, ne yapın yapın, belirli takımlar oluşturun ve takım olarak bir hedef, misyon, vizyon neyse onu koyun, bir görev edinin kendinize, onu başarmaya çalışın. Takım çalışması içinde öğrenebileceğiniz çok fazla şey var. Kişisel gelişimdeki önemli noktalardan biri de kendinize güzel insan modelleri bulun ve bu modellere öykünerek, onları neleri yapıp, neleri yapmadığına bakarak gelişmeye çalışın diye düşünüyorum.

Oda olarak, bence yapılabilecek en güzel şey; alışageldiğimiz eğitim, konferans, bu tür çalışmaların ötesinde, etkileşimli olarak, genç mühendisleri veya öğrencileri bir araya getirip, bireysel gelişmeye açan, iletişim, takım çalışması, motivasyon gibi alanlarda; endüstri mühendisliği, ERP'den falan bahsetmiyorum. Bireysel gelişmeye açık alanlarda çalışmalar yapalım. Biz TÜSSİDE olarak, bu bölgede yapılacak her türlü etkinliği, her türlü yardımı yapmaya hazırız; bunu da size şimdiden açık çek olarak veriyorum. Endüstri mühendisliği isterseniz, onu yaparız; ama benim söylediğim bireysel gelişim.

Bir soru vardı, o önemli bir soru: Rekabette artık fiyatı piyasa koyuyor; hani 'zararına mı satacağız?' şeklindeydi. Bakın bir ürünün yeni bir şey üretirken, 'hayat eğrisi' dediğimiz bir şey vardır bizim. Dört safhası vardır; o ürünün icat edildiği dönem vardır, yepyeni bir üründür, biz buna 'pazara giriş safhası' deriz. Sonra o pazarda tutarsa, o ürüne olan talep artmaya başlar, buna 'gelişme' deriz. Bir noktaya gelince, artık o talep çok fazladır ve sabit olmaya başlar, bir süre sonra da o ürün eskir ve modası geçer. Bu dört safhadan birinci ve ikinci safhada, yani ürünü ilk icat edip, piyasaya en fazla süren firma tekeldir, fiyatı istediği gibi koyar ve en kârlı dönem bu dönemdir. Eğer siz olgunluk safhasında piyasaya giriyorsanız, orada artık rekabet fiyatla, ürünle, teknolojiyle rekabet edemezsiniz; orada ne kadar çok üretirseniz, o kadar ucuza mal edersiniz ve bundan dolayı o piyasada rekabet üstünlüğünüz olur. Son dönem gerileme dönemindeyse, opsiyonlar ürünü çeşitlendirerek, üstüne birtakım özellikler katarak rekabet avantajı yakalamaya çalışırsınız.

Bizim ülkemizde bunun bu hale gelmesinin altındaki neden; Türk sanayinin teknolojiye, yeni ürün geliştirmeye para yatırmaması yatmaktadır. Eskimiş teknolojileri, üçüncü-beşinci kuşak teknolojileri dışarıdan teknoloji transferi yoluyla aldığı için eskimiş türdeki ürünlerin modası geçmez; yani üçüncü ve dördüncü dönemdeki ürünleri piyasaya sürünce, ister istemez böyle sorunlarla karşılaşıyorsunuz. Ama sizin teknolojik üstünlüğünüz varsa ve yeni geliştirdiğiniz ürünü pazara ilk siz sokuyorsanız, yine her zaman o hani maliyet+kâr ve istediğiniz kadar kâr etme şansına sahipsiniz. Bunu yeniden kazanmak için Türkiye sanayinin, bilim ve teknolojiye para yatırması ve bu konudaki çalışmaları bir an önce başlatması gerekir.

Doç. Dr. Mehmet Selim AKTÜRK: Benim sorum biraz daha özeldi, ve ERP üzerine. Öncelikle ben bir üniversitenin yalnızca belirli bir yazılımı öğretmesini doğru bulmuyorum. Fakat üniversitelerin de bu tip kavramları ders proğramlarının içerisine katmaları gerektiğini düşünüyorum. Nasıl bu tip ürünler dinamik bir şekilde gelişiyorsa, ders proğramlarının da bu düzene ayak uydurması gerekiyor. Hatta üniversitelerin varolan sanayinin ilerisinde olması lazım. Yani şu anda Türkiye'de tedarik zincirleri sistemi daha tam olarak girmemiş olsa bile, ders programlarına girmesi lazım ki, önümüzdeki yıllarda bu tip sistemler Türkiye'de uygulanmaya başladığı zaman bizim mezunlarımız hazırlıklı olsunlar ve en ön planda yer alsınlar.

Bunun örneğini ERP konusunda gördük. Hazır olan üniversiteler vardı, olmayanlar vardı ve şu anda da pazarın belirli bir doyuma ulaştığını söyleyebilirim. Bundan sonra siz bunu ders programına katsanız ne olur, katmazsanız ne olur? Öncelikle bunun da bir ürün olduğu gerçeğini algılamamız lazım, yani bir traktör ya da bir çamaşır makinası gibi, bu da yazılım sektöründe bir ürün. Danışmanlık şirketlerinin niye bu konuya bu kadar önem verdiklerini anlamamız lazım. Andersen yada McKinsey gibi şirketlere baktığımızda, bunlar ilk çıkışlarında denetçi, yani 'auditing' dediğimiz işleri yapıyorlardı. Bir noktadan sonra IT yani bilişim sektörüne kaydılar. Oraya kayınca yöneticilerde bu 'teknik' işlere bir şekilde karışmak zorunda kaldılar. Karışmaları bizim için iyi oldu, yani endüstri mühendisleri açısından konuşuyorum. Bizim için güzel bir alan doğdu. Bir de bu süreç içerisinde müşterilerin danışmanlık şirketlerinden beklentileri de değişti.

Eskiden hatırlıyorum, siz bir danışmanlık şirketine gittiğiniz zaman, beklediğiniz sonuç bir rapordu, ve size bir rapor teslim ederlerdi. Sizde, o raporun parasını verirdiniz. Şimdi artık şirketler yalnızca rapor istemiyorlar, çoğu anahtar teslim proje istiyorlar. Yani işte çok havalı bir isim söyleyebilirsiniz, CIM gibi, alacağınız yanıt çoğu zaman 'güzel, gel, yap, çalıştır, bunun bana çalıştığını göster, ondan sonra paranı vereyim' olacaktır. Bunun için sırf lafta kalan 'management tipi' yaklaşımlar artık o kadar geçerli olmamaya başladı. Bunun da bizim için avantajlı bir durum olduğu açık, çünkü sonuçta mühendislik formasyonu olan bir endüstri mühendisi için ideal bir ortam yaratılıyor.

Bu arada "ders proğramları" konusuna geri dönmek istiyorum. Biraz önce girişimcilikten ve bu konudaki eksikliğimizden bahsettim. Tamam bir şekilde 'kültür' falan diyoruz; ama üniversitelerin bu konuda öğrencileri zorlaması gerekiyor. Ne yazık ki, üniversitelerimizin ders proğramlarında hâlâ bu konuda ciddi eksiklikler var. 'Girişimcilik' kavramını tam olarak öğretmiyoruz. Örneğin, toplu (yada grup) çalışmasına yavaş yavaş alışmaya başladık; ama hâlâ bir takım ruhu ile arkadaşlık kavramlarını birbirine karıştırıyoruz. Ama benim bildiğim girişimcilik çok farklı bir şey; yani biz ülke yada belirli bir şirket olarak bir ürünü düşünüp, geliştirip, bunu tüm dünyaya satmak, o işten para kazanmak gibi büyük hedefleri önümüze koymuyoruz. Biz hep kendi yağımızla kavrulmaya çalışıyoruz; örneğin, yanımızda bir İsrail var, bence İsrail bir sürü açıdan Türkiye'ye benziyor. Bence İsrail'e bizim daha dikkatli bakmamız lazım. Niye İsrail IT teknolojilerinde bu kadar iyi konumda? İsrail'e çeşitli Amerikan şirketleri gelip, büyük paralar karşılığında küçük şirketleri satın alıyorlar. Aynı şey Türkiye'de niçin olmuyor, bizim hangi konularda eksikliğimiz var, bunları incelememiz lazım.

En son katma değer ve rekabet gücüyle ilgili bir örnek anlatacağım: 1994 senesinde Bilkent'te yeni bir laboratuvar kurmak için çeşitli PC'ler almamız gerekiyordu. O zaman 'toplama yapan bir bilgisayar şirketi 1 600 dolar'a satıyordu.' O tarihte de IBM PC'lerin normal fiyatı yaklaşık 3 200 dolardı. Derken, IBM 'siz onu almayın, biz size 1 400 dolara IBM PS-1 satalım, teklifini getirdi'. İnsanın kafası almıyor, 'nasıl olur; 3 200 dolarlık bir bilgisayarı, toplamalar 1 600 dolarken, niye 1 400 dolara satıyolarr?' Bunun neden çok basit; ve direk olarak 1994'ta yaşanan ekonomik krizdi. Hatırlarsınız Nisan 1994'te , Tansu Çiller'le Murat Karayalçın bir konuşma yaptılar, ondan sonra bir sürü şey değişti. Adamlar sırf Türkiye için IBM PS-1'leri kutulamışlar, içinde Türkçe kılavuzları var, Türkiye'ye uygun 220 volt elektrik bağlantıları var, Türkçe keyboard'ı var, ve saire. Bu malı Türkiye'den başka alacak hiçbir ülke yok. Mecbur kaldılar, yüzde 60, yüzde 70 fiyat kırarak bize onu satmak zorunda kaldılar.

Bu örneği niçin verdim? Bundan sonra IBM, HP gibi şirketler, artık olayın en başına gittiler. Yani 'ben ürünü nasıl tasarlayacağım, nasıl üreteceğim, nasıl kontrol edeceğim, nasıl dağıtacağım, nasıl pazarlayacağım?' sorularını yanıtlayabilmek için tüm sistemlerini yeniden değerlendirmek zorunda kaldılar. İşte bu açıdan yine endüstri mühendislerinin önemli bir görevi var. Çünkü tüm bu süreci bütünsel olarak görebilme yeteneğine sahip birkaç şanslı meslekten biriyiz. Bizler bunu derslerimizde sistem yaklaşımı diye öğrenmiştik. Niye danışmanlık ön plana çıkıyor sorusunun yanıtı burada yatıyor olabilir.

Teşekkür ederim.

Oturum Başkanı: Değerli konuklar, değerli katılımcılar; iki gün boyunca bu sunulan tebliğler, yapılan tartışmalar, sorulan sorular, verilen cevaplar ve yapılan bu panel sonucunda bir sonuç bildirgesi taslağımız var. Yani bu kurultaydan kamuoyu ve sizler bir sonuç bekliyordunuz. O taslak olarak hazırlandı, onu sizlere okuyup, oturumu kapatmak istiyorum.

Soru: PANEL ÖRNEKLERİ

Açık Oturum

Toplumu yakından ilgilendiren güncel bir konunun değişik görüşlerdeki uzman kişiler tarafından seçkin bir izleyici önünde tartışılmasıdır. Açık oturumda, değişik görüşlerin eşit oranda temsil edilmesi temel ilkedir, tartışmayı bir başkan yönetir. Başkan konuyu belirler, konuşmacıları tanıtır, sonra konuşmacılara sırasıyla söz verir. Konuşmacılar birbirlerini dikkatle dinler, gerekirse not alırlar. Başkan genellikle yapılan konuşmaları oturumun sonunda toparlayıp özetler.

Panel

Bir başkanın yönetiminde, küçük bir tartışmacı grubun izleyiciler önünde belli bir konuya ilişkin görüş ve düşüncelerini belirttikleri grup tartışmasıdır. Açık oturumdan farklı olarak, konuşmacıların görüşlerini bildirmelerinden sonra, izleyiciler soru olarak tartışmaya katılabilir, kendi görüşlerini açıklayabilirler. Sonunda başkan konuşmaları toparlayarak görüşleri özetler.

Forum

Panel gibi bir toplu tartışma türüdür. Belli bir konuda ortaklığı bulunan bir grubun, ortak sorunlarının çözümlenmesinde görüş birliğine varmak üzere düzenlenen toplu tartışmaya forum denir. Genellikle grup başkanı denilen bir kişi tarafından yönetilen forumda, topluluğun her üyesinin konuşmada ve görüşlerini bildirmede eşit hakkı vardır. Forum sonunda, tartışma konusu olan sorunun çözümünde tutulacak ortak yolun belirlenmesi amaçlanır. Burada başkanın hem konuşmacıları hem de dinleyicileri yönetmesi daha güçtür. Bu bakımdan forum başkanının yönetmede ve konuşmada yetenekli ve birleştirici olması gerekir.

Münazara:

Bir konuda karşıt görüşleri savunan takımların fikirlerini çarpıştırdıkları bir tartışma platformudur. Bir münazaranın konusu, iki taraflı tartışılabilecek her şey olabilir; ancak ağırlıklı olarak güncel sosyal ve siyasi meseleler tartışılır. Yarışmacılar maçın başlamasından on beş dakika önce tartışılacak konuyu ve hangi tarafı savunmaları gerektiğini öğrenirler. Münazaralar bu süre içerisinde, sunu esnasında aldıkları notlarla son halini verecekleri ve sıra kendilerine geldiğinde sunacakları yedi dakikalık konuşmalarının taslağını hazırlarlar. Sunum esnasında bu notlardan yararlanmak serbesttir. Yaklaşık bir saat süren bu tartışma, jüri heyetinin sunu boyunca aldığı notlara dayanarak sununun sonucunu açıklamasıyla sonlanır.Jürinin değerlendirmesini yaparken öncelikli olarak ele aldığı, yarışmacıların argümanlarını ne kadar etkileyici sundukları değil, bu argümanların ne kadar sağlam ve tutarlı olduklarıdır.

Bilgi Şöleni:

Bir konunun çeşitli yönleri üzerinde ,aynı oturumda,konunun uzmanı değişik kimseler tarafından yapılan seri konuşmalara denir.Bilgi şöleni ,diğer konuşmalara göre daha ilmi ve daha ciddi bir sohbet havası içinde geçer.Konuşmacılar konuyu kendi ilgi alanları açısından ele alırlar.Bilgi şöleninde amaç konuyu tartışmak değil uzmanlar tarafından olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilen konuya bir çözüm üretmektir.Konuşmaların sonunda oturum başkanı konuyu özetler ve çıkan sonucu dinleyicilere aktarır.Konuşmacı sayısı 3-6 arasında değişir.

Cevap yazabilmek için oturum açmalısınız