Tarikat

Tarikat

Tarîkat, lügatte “yol” mânâsına gelir. Tarîkatların esâsını tasavvuf bilgileri teşkil eder. Bu bilgilerin, insanlara farklı şekillerde sunulmasından tarîkatlar meydana gelmiştir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Peygamber efendimizden gelmektedir. Bütün Eshâb-ı kirâm radıyallahü anhüm, bu bilgileri silsile yoluyla kendilerinden sonrakilere ulaştırdı.

TARIKAT (türkçe) anlamı

1. Aynı dinin içinde birtakım yorum ve uygulama farklılıklarına dayanan
2. bazı ilkelerde birbirinden ayrılan
3. Tanrı'ya ulaşma ve onu tanıma yollarından her biri:
4. Mevlevi tarikatı. Bektaşi tarikatı.-
Tarikat ile ilgili detaylı bilgilerin yer aldığı sayfa: Tarikat, lügatte “yol” manasına gelir. Tarikatların esasını tasavvuf bilgileri teşkil eder. Bu bilgilerin, insanlara farklı şekillerde sunulmasından tarikatlar meydana gelmiştir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Peygamber efendimizden gelmektedir. Bütün Eshab-ı kiram radıyallahü anhüm, bu bilgileri silsile yoluyla kendilerinden sonrakilere ulaştırdı. Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ali müstesna, diğer sahabeye ait silsileler birkaç asır sonra kayboldu. Bin dört yüz seneden beri, ince bilgiler ve marifetler, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ali’ye ait silsileyle gelmiştir. ( Tasavvuf)

Asr-ı saadette ve sahabe devrinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesine uymakta büyük bir titizlik gösterilirdi. Tabiin ve Tebe-i Tabiin devrinde de böyleydi. Sonra dinde gevşeklik ve dünyaya meyletmeler başlayınca, sünnet-i seniyyeye yapışmak, yani emir ve yasakları yerine getirmekte gayret göstermeye zühd; halleri böyle olanlara zühhad (zahidler) ve ubbad (abidler) denildi. Daha sonra bozuk fırkalar ortaya çıkıp, kendi rehberlerine zahid ve abid deyince, Ehl-i sünnetten olanların, bozuk fırkalardan ayırt edilebilmeleri için sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışmak, dünyaya meyletmemek ve kalbi manevi kirlerden temizlemekten ibaret olan hallere tasavvuf; böyle kimselere de sûfi ve mutasavvıf adı verildi. İlk önce kendisine sûfi denilen, Ebû Haşim Sûfi’dir (v.115/M.733). Sûfi kelimesinin yayılması, hicri ikinci (miladi sekizinci) asrın sonlarından itibaren olmuştur.

İslamın ilk iki asrında hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ali’den gelen feyz ve marifetler insanların istidad ve kabiliyetleri, tabiat ve mizacları ve değişik şartlara göre farklı tarzlarda sunuldu. Neticede, hazret-i Ebû Bekr’e ait silsileden 9. asırdan itibaren; hazret-i Ali’ye ait silsileden 12. asırdan itibaren ana tarikatlar ortaya çıktı. Zamanla ana tarikatlar içerisinde manevi husûsiyetleriyle temayüz edenler (mürşid-i kamiller, tasavvufta yetişmiş ve yetiştirebilen yetkili rehberler) bulundu. Bunlar da şartlara ve zamanlarındaki insanların durumlarına göre ana tarikatın temel özelliklerine muhalefet etmeden, bazı değişiklikler ve ilaveler yaptılar. Böylece ana tarikatların şûbeleri ortaya çıktı. Bunlar da tarikata husûsiyetini veren o veli zatın ismiyle anıldılar.

11. asırdan itibaren sistemleşmeye başlayan tarikatların ferd ve cemiyet hayatında büyük tesirleri olmuştur. Tasavvuf büyükleri çobandan devlet reisine kadar herkese hitab edip sözleri ve sohbetleriyle gönülleri cezbetmişler ve yaptığını Allah için yapma rûhunu aşılamışlardır. Ferdlerin, basit menfaat kaygılarından kurtulmalarına, oldukları gibi görünen ve göründükleri gibi olan, riya ve gösterişten uzak, yüksek karekterli insanlar olmalarına yardımcı oldular. Cemiyetteki insanların birbirlerini dilden değil, gönülden seven, kendileri için istediklerini başkaları için de isteyebilen kimseler olmalarına, benlik davasından ve kendini beğenmişlikten sıyrılmalarına gayret ettiler. Dünya sevgisiyle katılaşan kalpler, onların tesirli sözleriyle yumuşadı. Böylece an’anevi bağlarla birbirine kenetlenmiş, birlik ve beraberliğe kavuşmuş cemiyetler meydana geldi.

Ayrıca İslamiyetin yayılmasında da bilfiil hizmet gören tarikat mensubu zatlar, Hindistan ve Malay adalarına kadar gidip, yerli halkın lisanlarını öğrendiler, aralarına karışıp, İslamı yaydılar. İslamın yayılmasında hizmet veren böyle binlerce zattan biri de Ebû İshak Kazerûni’dir (v.426/m.1034). Çin, Hindistan, İran ve Anadolu’da İslamiyetin yayılmasında bütün gücüyle çalışan Kazerûni, kurduğu askeri birliklerle gazalar tertip etti. Bu yüzden kendisine Şeyh-i Gazi dendi. Yirmi dört bin Yahûdi ve ateşperestin Müslüman olmasına vesile oldu. Ayrıca gazaya çıkan ordulardan önce gidip fethe zemin hazırlayacak faaliyetlerde bulundular. Orduyla beraber gittiklerinde konuşmalarıyle askerin moralini ve maneviyatını yükselttiler. Yine fethten sonra o beldenin gayr-i müslim halkını İslamiyete ısındırmak için çalıştılar.

Bunun içindir ki, İslam devletlerinde halifeler ve sultanlar alimlere ve evliyaya daima kıymet vermişlerdir. Nitekim Büyük Selçuklu Devletinin kurucularından Çağrı ve Tuğrul beyler, o sırada yaşayan Ebû Said Ebü’l-Hayr hazretlerinin nasihatını ve dualarını almayı ganimet bilirlerdi.

Tarikatların Türkiye Selçuklu Devletinin kuruluş ve sonraki dönemlerdeki hizmetleri aynen devam etmiştir. Cemiyetin manevi terbiyecileri olan tasavvuf büyükleri, Selçuklu sultanları tarafından büyük kabul görmüşlerdir. Bu sebeple Necmeddin Bağdadi, Sultan İzzeddin Selçuki’den; Şihabüddin Sühreverdi, Birinci Alaeddin Keykubad’dan; Behaeddin Veled, Alaeddin Keykubad’dan çok hürmet görmüştür.

On üçüncü asrın ortalarına doğru Konya’da Evhadeddin Kirmani, Muhyiddin-i Arabi, Sadreddin Konevi, Celaleddin-i Rûmi, Mueyyedüddin el-Cündi, Saideddin Fergani; Tokat’ta Fahreddin bin İbrahim Iraki (v.689/m.1289), Kayseri ve Sivas’ta Necmeddin Daye (v.654/m.1256) Anadolu’da birlik ve beraberliğin mimarlarındandır.

Selçukluların son zamanlarında Moğol istilasıyle devlet otoritesinin kalmadığı, cemiyet hayatının karışık olduğu sırada tarikat, tasavvuf ehlinin nasihatları, huzûrunu kaybetmiş insanlara büyük bir teselli ve sükûn kaynağı oldu. Tekkeler ve zaviyeler, birer huzûr evi durumundaydı. Bunun yanında devlet otoritesinin temininde büyük faydaları oldu. Diğer taraftan bir kısım dervişler de Moğollar arasına girip, onları İslama ısındırmak, yahut hiç olmazsa zulümlerini en aza indirebilmenin mücadelesini veriyorlardı.

Bilahare, Osmanlı Devletinin kuruluşunda büyük payı olan tarikat ve tasavvuf ehli, yükseliş dönemlerinde memleketin her tarafında hizmet verdiler. Bilhassa Şeyh Edebali, Dursun Fakih, Geyikli Baba, Emir Sultan, Somuncu Baba, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemseddin’in hizmetleri çok büyüktür. Ancak son zamanlara doğru bu tarikatlar ehliyetsiz kimselerin kontrolüne geçti. Böyle kimseler bu müessesenin yanlış anlaşılmasına vesile oldular.

Yaklaşık yüz seneden beri, hakiki İslam alimlerinin bildirdikleri bu hakiki tarikat ve tasavvuf yolları unutuldu. Tarikat ve tasavvuf adı altında birçok şeyler uyduruldu. Tekkelerde haramlar ve bid’atler işlendi. Dinde cahil olanlar kendilerini şeyh ve mürşid olarak tanıttı. Bazıları da sihir olarak yaptıkları, ağızlarına ateş alıp yanaklarına şiş sokup çıkarmaya keramet dediler ( Tasavvuf). Böyle göz boyamaların haram olduğu, İbn-i Hacer-i Mekki hazretlerinin Fetava-yı Hadisiyye kitabının ve İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektûbat’ının 266. mektubunda bildirilmiştir.

Nitekim, Peygamber efendimiz buyuruyor ki: “Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat İslamiyete uymayan bir iş yapsa, keramet sahibiyim dese de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!”

Tarikatler başlıca iki kısma ayrılır:

1. Sessiz zikir Zikr-i hafi yapan tarikatlar: Bunlar hazret-i Ebû Bekr’den gelmiş olup, mürşitlerinin adına göre Tayfûriyye, Medariyye, Bektaşiyye (hakiki olan), Nakşibendiyye, Ahrariyye, Ahmediyye-i Müceddidiyye ve Halidiyye gibi isimler almışlardır.

2. Yüksek sesle zikir Zikr-i cehri yapan tarikatler: Bunlar da, hazret-i Ali’den oniki imam vasıtasıyla gelmiştir. Oniki imamın sekizincisi olan İmam-ı Ali Rıza’dan Ma’rûf-ı Kerhi almış ve Cüneyd-i Bağdadi’nin çeşitli talebelerinin yolunda bulunan meşhur mürşidlerin adı verilerek, kollara ayrılmışlardır. Böylece Ebû Bekr-i Şibli yolundan Kadiri ve Şazili, Sa’di ve Rıfai, Ebû Ali Rodbari yolundan Ahmed Gazali ve Ziyaüddin Ebû Necib-i Sühreverdi vasıtaları ile Kübrevi meydana gelmiştir. İmam-ı Ali’den Hasan-ı Basri vasıtasıyle Edhemi ve bundan Çeşti doğmuş ve Bedeviyye de Rıfaiyyeden hasıl olmuştur. ( Tasavvuf)
Önceki Paylaşımlar