![]() |
Altın üretimiyle ilgili yapılan tartışmaların başında çevreye zarar verdiği belirtilen siyanür geliyor. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu'ndan alınan bilgiye göre, altının nasıl çıkarılacağı öncelikle yatağın özelliğine bağlı. Eğer 75 mikrondan daha büyük altın tanecikleri söz konusuysa, gravite zenginleştirme, 44 mikrondan daha küçükse de flotasyon (yüzdürme) adı verilen yöntemler kullanılıyor. Bunlar, büyük tanecikli altının çıkarılması için kullanılan yöntemler olmakla birlikte, günümüzde bu büyüklükte altın tanecikleri barındıran madenlere pek rastlanmıyor. Bu nedenle, en çok kullanılan yöntem siyanür liçi. Bu yöntemde, kırma-öğütme, siyanürleme, karbonla tutma, aktif karbondan sıyırma, elektroliz ve atıkların arıtılması aşamaları izleniyor. İlk adımda ocaktan çıkarılıp kırıcıda mıcır boyutuna getirilen cevhere kireç ekleniyor. Bu, siyanürün havaya karışma tehlikesini önlemek için yapılıyor. Daha sonra cevher, altının serbestleşme tane boyutu olan 38 mikrona kadar öğütülüyor. Öğütülen kısım yüzde 55'i katı, yüzde 45'i sıvı olacak şekilde yoğunlaştırılıyor. Siyanür ilavesi yapıldığında altın, sıvı faza geçiyor. Daha sonra tanka, akışın ters yönünde aktif karbon yükleniyor. Karbon, çözünmüş haldeki altın ve gümüşü çamurun içinden sıyırmaya yarıyor. Altın ve gümüş, karbon yüzeyine tutunuyor. Elekten geçirilen çözeltide, karbon taneciğine tutunan altın ve gümüş elekte kalırken, geri kalan kısım atık tanklarına gönderiliyor. Elekte kalan karbon, sıyırma kolonunda asit, su ve siyanürle yıkanıyor. Burada, karbona yapışan altın ve gümüş karbondan ayrılıyor. Altın ve gümüş içeren sıvı, elektrolit hücrelerinden geçiriliyor. Buradaki çinko gözeneklere elektrik verildiğinde, yüklü altın ve gümüş tanecikleri bu gözeneklerde toplanıyor. Gözeneklerden çıkarılıp temizlenen ürün, potada bin 200 °C'de eritiliyor. Sonuçta, altın ve gümüş dore adı verilen nihai ürün külçelere dökülebiliyor.
Dünyanın en zeki kuşlarından birinin Pasifik okyanusunun güneyindeki adalarda yaşayan bir karga türü olduğu anlaşıldı. Independent'ta yer alan haber şöyle:
"Kanatlarına takılan bir kamera yardımıyla her hareketi uzmanlarca kaydedilip izlenen Yeni Kaledonya kargası, zekanın en açık göstergesi olan alet kullanma yetisine sahip. 18 karganın izlenmesiyle toplanan görüntülerde, kuşların, dallar ve bitki köklerini, çeşitli böcek ve kurtçukları yakalamak için, toprağı kazmakta ya da ağaç kovuklarını yoklamakta kullandıkları açıkça görülüyor.
Hatta faydalı aletleri sürekli olarak yanlarında da taşıyabiliyorlar. Görüntüler, ayrıca kargaların, bazı yaprakların damarlarından yararlanarak, balık avlamaya benzer bir yöntemle böcek yakaladıklarını da kanıtlıyor."Minnesota Üniversitesi'ndeki bir araştırma ekibi, dünyadan yaklaşık 1 milyar ışıkyılı uzaklıkta olduğu belirlenen söz konusu boşluğun niçin orada bulunduğu hakkında bir fikir sahibi olmadıklarını vurguladılar. Keşfi yapan bilimsel araştırma ekibinden Astronomi Profesörü Lawrence Rudnick , ''Astrophysical Journal'' adlı bilimsel dergide yazdığı makalesinde, ''Şimdiye kadar hiçkimsenin bu büyüklükte bir boşluk bulmamış olması bir yana biz bile bu boyutta bir boşluk bulmayı beklemiyorduk'' dedi.
Rudnick ve bilim ekibinin diğer üyeleri, Shea Brown ile Liliya Williams, dergide kaleme aldıkları makalede, söz konusu dev boşluğu, Wilkinson Mikrodalga Anisotropi Araştırma uydusuyla evrendeki soğuk bir nokta üzerinde yaptıkları araştırma sırasında bulduklarını belirttiler. Dergide, Kozmik Mikrodalga fonu adı verilen, evrenin doğumuna neden olan Büyük Patlama'dan arta kalan zayıf radyo sinyali üzerinde yapılan bir araştırmanın söz konusu bölgenin daha soğuk olduğunu gösterdiğine işaret eden Rudnick, ''Gökyözündeki bu noktada farklı bir şey olduğunu zaten biliyorduk'' dedi.
Rudnick'in araştırma ekibindeki arkadaşı Williams ise ''Bulduğumuz şey ne gözlemsel etüdlere ve ne de evrenin evrimi hakkında yapılan geniş ölçekli bilgisayar simülasyonlarına göre normal değil.'' ifadelerini kullandı.
Araştırmayı yapan astronomlar, Orion (Avcı) takım yıldızının güneybatısında yer alan Eridanus takım yıldızının bulunduğu bölgede olduğu saptanan boşlukta, doğrudan görülemeyen, ancak yerçekimsel güçlerin ölçülmesiyle belirlenebilen karanlık maddeden bile eser bulunmadığına dikkati çektiler.
Nesli tükenme tehlikesi altında olduğu için Şanlıurfa'nın Birecik ilçesinde koruma altında tutulan ve 16 yıldan bu yana göç etmelerine izin verilmeyen kelaynaklardan 5'i uzun bir aradan sonra göçe gönderildi. Birecik Kaymakamı Tuncay Sonel, Kelaynak Üretim İstasyonu'nda yapılan törende, Kaymakamlık, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Doğa Derneği'nin önemli bir işi başardığını söyledi.
Dünyada yalnızca Fas'ta ve Birecik'te koloni halinde yaşayabilen kelaynakların sayılarının kritik sınır olan 100'ün üzerine çıktığını bildiren Sonel, birkaç yıldan bu yana kuşların göçe gönderilmesi için çalışmalar yürüttüklerini hatırlattı. Bu yıl sayıları 110'a yükselen kelaynakların en son 1991 yılında göç ettiğini ve bir kısmının geri dönmediğini anlatan Sonel, "Amacımız yıllar önce göçe giden kuşlardan yararlanarak diğer kuşların da göç etmesini sağlamak ve kuşların göç yolunu belirlemek. Ayrıca bu güzergah üzerinde ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını tespit etmek. Bu konuda umutluyuz. Umarım proje başarıyla sonuçlanır." dedi.
Göçün uydu aracılığıyla izlenebilmesi için kaymakamlık imkanıyla ABD'den uydu verici sistemi ve bilgisayar üzerinden izlenmesine imkan sağlayan donanım satın aldıklarını ifade eden Sonel, şöyle konuştu:
"Göç için belirlenen 5 kuşun vücuduna uydu vericileri yerleştirdik. Kelaynaklarla ilgili yıllardır bir türlü yapılamayanı gerçekleştirmiş olduk. Koruma altında tutulan ve 16 yıldan bu yana göç etmelerine izin verilmeyen kelaynaklardan 5'i, uzun bir aradan sonra göçe gönderildi. Nil Vadisi'ne gitmesi düşünülen bu kuşların bütün hareketlerini ve göç edip etmediklerini bu sistem sayesinde günlük olarak takip etme imkânı bulacağız."
Doğa Derneği Kelaynak Projesi sorumlusu Turan Çetin ise geçen yıl 92 olan kelaynakların sayısının bu yıl 110'a yükseldiğini belirtti. Kelaynakların doğadayken dürbünlerle sürekli gözlemlendiğini ve göçe gönderilecek 5 kuşun da bu sayede belirlendiğini dile getiren Çetin, şöyle konuştu:
"Bu kuşlardan 18 yaşından büyük olduğunu tahmin ettiğimiz 'Anadolu' adlı en yaşlı olanını, öncü olarak eşi 'Dicle' yavruları 'Fırat', 'Seyhan' ve 'Ceyhan'la birlikte göçe gönderme kararı aldık. Bunun için gerekli olan uydu verici sistemi yurtdışından getirildi. Kuşların sırt bölgelerine özel bir ip yardımıyla takılan uydu vericileri sayesinde göndereceği sinyaller göç süresince bilgisayara kaydedilecek. Buradan da harita üzerinde göç ettikleri alanlar belirlenecek." Şu ana kadar Fırat Nehri'ni terk etmediği belirlenen kuşların hareketlerinin bilgisayarların yanı sıra Doğa Derneği gönüllüleri tarafından dürbünlerle günlük olarak kontrol edildiğini ifade eden Çetin, "İşin bundan sonraki kısmı daha zor. Çünkü bu kuşlardan 'Anadolu'nun en son 1991 yılında göç ettiğini düşünüyoruz. Ancak uzun süredir göç etmiyorlardı. Umarım göçü sorunsuz bir şekilde tamamlarlar." dedi.
Dünyanın en etkin üniversitelerinden MIT, yerin 5 kilometre altından termal enerji üretecek bir yöntem geliştirdi. İlk denemeleri ABD, İsviçre ve Avustralya’da yapılan ve “Geliştirilmiş Jeotermal Sistem” olarak bilinen yöntemde 5 kilometrelik bir kuyu açılıyor. Kuyunun dibi magmaya yakın olduğu için burada sıcaklık 204 dereceye kadar çıkıyor.
Bilim adamları yerin 5 kilometre altına kadar kazdıkları kuyuya su döküp sıcaklığın etkisiyle oluşan buhardan enerji üretti
Kuyuya boşaltılan soğuk su sıcak etkisiyle buhara dönüşüyor ve yukarı doğru hareket ediyor. Yukarıdaki buhar tirbünleri de bunu enerjiye çeviriyor. Tek kuyu 10 bin evin elektrik ihtiyacını karşılamaya ve 2 bin 700 evi ısıtmaya yetiyor. Kuyular her yerde açılabildiği için enerji sınırsız ve zararsız. Ama kuyu kazımında İsviçre’nin Basel kentinde 3.4’lük deprem oluştu.
104 nükleer santral kapasitesinde üretim
Sistem yaygınlaştığında dünyanın şu anda tükettiğinin 250 bin katı enerji üretecek.
ABD topraklarındaki sıcaklığın yüzde 40’ı kullanıldığında ihtiyacın 56 bin katı karşılanacak.
1 milyar dolarlık bir yatırım 2050 yılına kadar 104 nükleer santral kadar enerji üretecek.
ABD’de bir petrol kuyusu açmak 1.4 milyon dolar, jeotermal sistem kuyusu kurmak ise 7 milyon dolara mal oluyor.
Güneşi hiç böyle görmediniz. NASA güneşin lekesiz ve pürüzsüz muhteşem bir fotoğrafını çekti.
NASA’nın uzay teleskopu Soho geçtiğimiz günlerde sistemi içindeki patlamaların minimuma indiği bir dönem yaşayan güneşi lekesiz ve pürüzsüz haliyle görüntüledi.
Tam bir daire şeklinde turuncu renkteki bir ışık topunu andıran güneşi izlemeye koyulan bilim adamları yüzeyinde neredeyse hiç patlama hareketi görünmeyen güneşin en durgun dönemini yaşadığını belirtti.
Bu dönemde güneşin, gaz fırtınaları yaşadığı zamana göre çok daha sakin olduğunun altını çizen bilim adamları Soho’nun elde ettiği bu görüntüde de üzerinde hiçbir fırtına ya da dalgalanma olmayan güneşin adeta kusursuz göründüğüne dikkat çekti.
Dünyanın dışında evrende hayat var mı? Henüz bu sorunun cevabı bulunabilmiş değil; ancak bilim dünyası gizemli evrenle ilgili yeni bulgular ortaya çıkarmaya devam ediyor. Bilim insanlarından oluşan uluslararası bir ekip, dünyadan 64 ışık yılı uzaklıkta saptanan dev bir gezegenin atmosferinde tartışma götürmeyecek netlikte su buharı işaretlerine rastladıklarını açıkladı.
Jüpiterden daha büyük olan ve HD18973B kod adı verilen gezegen,
Vulpecula-Tilki takım yıldızında yer alıyor. Gezegenin sıcaklığı 2 bin
dereceye varıyor ve bilinen türden bir canlının barınması olanaklı
değil.
En son model teleskopların bile göremediği gezegende suya
dair göstergeler, gezegenin komşu bir yıldızın tam önünden geçerek
yörüngesinde dolanması sayesinde
elde edildi. Yıldız, Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Spitzer adlı teleskobuyla görülebilecek kadar büyük ve parlak.
Gezegen,
önünden geçtiği yıldızın ışığını kısmen karaltıyor ve dünyadan
bakıldığında gezegenin varlığı bu karaltıdan anlaşılıyor.
Bilim
insanları, yıldızdan kaynaklanan ışığın, gezegenin atmosferinde nasıl
değiştiğini inceliyor ve ışığın analizi, sözkonusu gezegenin atmosfer
yapısının hesaplanmasını sağlıyor.
Araştırmacılar, bu sistemle
güneş sistemi dışındaki diğer gezegenleri de inceleyebileceklerini
belirtiyor. Bilim insanlarının bundan sonraki hedefi, sıcaklığı
dünyanınkine yakın olup atmosferinde su buharı bulunan bir gezegeni
tespit etmek.
Eğer bilim insanları bu gezegenin atmosferinde
çürüyen bitkilerin saldığı metan gazı da saptarsa, güneş sistemi
dışında hayata işaret eden ilk bulgulara kavuşulmuş olacak.
Lausanne Üniversitesi'nden bilim adamlarının yaptığı araştırma sonucunda, Formica paralugubris cinsi karıncaların, köknar ağacı ya da reçine parçalarını yuvalarının her yerine yerleştirdikleri belirlendi.
Reçinenin, yuvaya zarar verebilecek Pseudomonas fluorescens bakterisi ve Metarhizium anisopliae mantarının barınmasını engellediğini, üstelik reçinenin içindeki maddelerin karıncıları etkilemediğini belirten İsviçreli bilim adamları, reçinenin tıbbi özelliklerine başvuranların sadece karıncalar olmadığına da dikkat çekti. Bilim adamları, arıların ağaçların tomurcuk ve kabuklarından topladıkları reçineli ve mum kıvamındaki propolisle kovanlarını kapladıklarının, 1980'lerde kuşların da yuvalarına parazite karşı bitkisel bir madde yerleştirdiklerinin anlaşıldığını vurguladılar.
Karıncaların sağlık önlemleri alma becerilerini gösteren bu araştırma Proceedings of the Royal Society dergisinde yayımlandı.
Amerikalı araştırmacılar, örümceğin ağ örerken kullandığı iki proteinin DNA'sının haritasını çıkarmayı başardı. Bu sonuç, ultra-dayanıklı ürünler üretilmesinin yolunu açabilecek.
Bilim adamları, öldürücü zehre sahip "kara dul" örümceğinin ağının sırrını çözdü.
California üniversitesi uzmanlarının sırrını ortaya çıkardığı ağ, dayanıklılığı ve esnekliğiyle diğer örümceklerin ağlarından çok daha sağlam olarak biliniyor. Bu esneklik, ağa müthiş bir enerjiyi emebilme imkanı veriyor.
Örümcek ağının özellikleri; askeri, tıbbi ve sportif sahalarda ilgililerin özellikle dikkatini çekiyor. Daha dayanıklı kurşun geçirmez yelek, daha sağlam tıbbi malzeme ve spor aleti üretmek mümkün olabilecek.
13 metre uzunluğundaki Tyrannosaurus Rex cinsi dinozorlar bugüne kadar avlarının peşinde hızla koşabilen çevik yaratıklar olarak biliniyordu ama bilim adamları bu canlıların dönüşünün bile 2 sn. sürdüğünü ortaya çıkardı.
Tyrannosaurus Rex 13 metreye varan uzunluğu ve 6.8 tona varan ağırlığı ile dünyada yaşamış en büyük etçil canlılardan biri olarak ilgi toplamış, filmlere ve kitaplara konu olmuştu. Yunanca “turannos” (zorba), “sauros” (kertenkele) ve “rex” (kral) sözcüklerinin birleşiminden oluşan Tyrannosaurus Rex’in bugüne kadar avlarının peşinden hızla koşabilen, çevik bir avcı olduğu düşünülmüştü.
Ancak yeni yapılan bilgisayar modellemelerinde, Zorba Kertenkele Kral’ın aslında çok yavaş hareket ettiği anlaşıldı.
Bilim adamları son yıllarda dinazorların yakın akrabaları olduklarına inandıkları kuşların devinimlerini, dinazorların hareket kabiliyetlerini anlayabilmek için incelediler. Daha yakın bir sonuç almak için 7 tonluk bir T.Rex’in tüm iskeletini modelleyen bilim adamları, devin hareket ettiği zaman ağırlık merkezinin nereye bindiğini ve hareket direnç merkezlerini belirlediler. Ağırlık merkezi hayvanların hareket kabiliyetini oldukça etkileyen bir unsur. Sözgelimi bir fil ağırlığını 4 adet bacağı üzerine yayarken, T.Rex tüm ağırlığını vücuduna göre ufal olan iki bacak üzerinde taşıyordu.
Yapılan çalışma sonucunda T.Rex’in ağırlık dağılımının kolayca dönmesini engellediği anlaşıldı. 45 derecelik bir dönüş, devin 2 saniyesini alıyordu. Bu son çalışmalar, önceki araştırmalarda anlaşılmış olan büyük Tyrannosaurus’ların saatte 40kmden daha hızlı koşamayacağı (filmlerdeki 70km lik hızlara asla ulaşamayacağı) gibi bulguları destekliyor.
Model Journal of Theoretical Biology’nin son sayısında ayrıntılarıyla açıklandı.
Tyrannosaurus Rex’lerin küçük bacakları hızlı koşmalarına yarayacak büyük ve uzun kaslara sahip değildi.
Paleantologlar, Kuzey Carolina - Virginia’da 220 milyon yıllık kanatlı bir sürüngen türü bulduklarını açıkladılar. Türe “Mecistotrachelos apeoros” (uçabilen, uzun boyunlu) ismi verildi.
Virginia Doğa Tarihi Müzesinden Nick Fraser “Yeni uçucunun en çok ilgimizi çeken özelliklerinden biri ayaklarının biçimi oldu. Ayakları kanca özelliği gösteriyor ve bu da tutunabilme yeteneğinin gelişkin olduğuna işaret ediyor. Bu kancayla ayaklarını dallara tutunmak için kullanıyor” dedi.
Sürüngenin ağaçlardaki böceklerle beslendiği ve ağaçtan ağaca uçarak avlandığı sanılıyor.
Fraser, küçük uçucunun türleri o dönemde tükenmiş olan uzun boyunlu sürüngen türü Protorosaurslar’la akraba olabileceğini düşünüyor.
“Boyunlarının uzunlukları gerçekten şaşırtıcı. Ama bundan daha da çarpıcı olan boyunlarının hemen altından başlayan kalın kaburga kemikleri” diyen Fraser, bu kemiklerin kanat altı kaslarını kuvvetle desteklediğini belirtti. Kanatlı sürüngenin bu özellikleri sayesinde bilinen tüm uçan sürüngenlerden daha yüksek manevra kabiliyeti olduğu düşünülüyor.
Fraser’a göre bu yeni keşif, uçabilen dinazorların evrimleri konusunda pek çok soruya yanıt olabilecek araştırmaların yapılmasını sağlayacak.