Yazma

Yazma Herhangi bir yazı basma aletiyle basılmamış olup, özel mürekkep ve kalemle çoğu defa yine özel işlenmiş kağıtlara yazılarak meydana getirilen, ilmi, fenni, edebi eserler. Deyim “el yazması eser, yazma eser” olarak da kullanılır.

YAZMA (türkçe) anlamı

1. yazmak eylemi
2. tahrir
3. kabakulak hastalığı.bohça
4. yemeni
5. başörtüsü
6. yorgan gibi şeyler yapmakta kullanılan
7. üstüne boya ve fırça ile ya da tahta kalıplarla desen yapılmış bez
8. basım tekniğinin gelişmediği dönemlerde
9. elle yazılmış (kitap).bu bezden yapılmış başörtüsü
renkli bezemeleri elle yapılmış.

YAZMA (türkçe) anlamı

10. 1 . Yazmak işi
11. tahrir
12. 2 . sıfatBu bezden yapılmış:
13. Sırtında siyah bir yeldirme
14. başında yazma bir baş örtüsü
15. çenesinin yanında ilmikli.- H. E. Adıvar.
16. 3 . Basım tekniğinin gelişmediği dönemlerde elle yazılmış kitap.
17. 4 . halk ağzındaKaba kulak hastalığı.

YAZMA (türkçe) anlamı

18. yazmak eylemi
19. tahrir
20. kabakulak hastalığı.
21. bohça
22. yemeni
23. başörtüsü
24. yorgan gibi şeyler yapmakta kullanılan
25. üstüne boya ve fırça ile ya da tahta kalıplarla desen yapılmış bez
26. basım tekniğinin gelişmediği dönemlerde
27. elle yazılmış (kitap).
28. bu bezden yapılmış başörtüsü
29. renkli bezemeleri elle yapılmış.

YAZMA (türkçe) ingilizcesi

1. n. lettering
write down,

YAZMA (türkçe) ingilizcesi

2. n. lettering
3. write down,

YAZMA (türkçe) fransızcası

1. inscription [la]
2. rédaction [la]

YAZMA (türkçe) almancası

1. n. Abfassung
2. Schreibung
Yazma ile ilgili detaylı bilgilerin yer aldığı sayfa: Yazma,ince dokunmuş basmanın üzeri işlemeli ve desenlilerine verilen isim. Yazma kadınların ve genç bekar kızların kullandığı günlük ve özel günlerde giyilen başörtüsüdür.

Edebiyatta yazma

Yazma herhangi bir yazı basma aletiyle basılmamış olup, özel mürekkep ve kalemle çoğu defa yine özel işlenmiş kağıtlara yazılarak meydana getirilen, ilmi, fenni, edebi eserler. Deyim “el yazması eser, yazma eser” olarak da kullanılır. Taş, kiremit, tuğla, deri gibi şeyler üzerine yazılan yazılar, mektuplar, fermanlar, imtiyazname ve diğer şeyler de elle yazılmış olmakla beraber, bunlara genellikle el yazması denilmez. El yazmasına “kol yazması” da denir.
İlk el yazmaları papirus, daha sonra da parşömen üzerine yazıldı. Bunlar iki ucundan birer sopaya tutturularak rulo şeklinde saklanır ve metin yukarıdan aşağıya iki sütun halinde yazılırdı. Bugünkü kitapların ilk biçimi olan dörde katlanmış sahifeler (kodeks) üstüne yazı yazılması 3 ve 4. yüzyıllarda ortaya çıktı. Eski çağda kitapları köleler veya azatlılar çoğaltırdı. Ortaçağda kitap yazma işi manastırlardaki keşişlerin elinde kaldı. 13. yüzyıldan sonra manastırların yerini müstensih atelyeleri aldı. Bazı devirlerde, parşömenin az ve pahalı olması sebebiyle yazılı yapraklar silinerek, başka metinler yazıldı.
Kağıdı önce Çinliler, daha sonra Türkler kullandı. Türklerden Araplar öğrendi ve Endülüs Emevileri vasıtasıyla Batıya geçti. 11 ve 13. yüzyıllarda kağıt, Batıda iyice yayılmıştı. Fakat parşömen hala gözdeydi. Bu arada el yazmalarının altın ve gümüşle süslenmesine de başlandı. Başlıklar ve minyatürler için daha çok altın kullanıldı. Minyatür ve tezhip, ortaçağ boyunca batıda olduğu gibi doğuda da büyük gelişme gösterdi. Kitapların elle yazılarak çoğaltılması, 15. yüzyılda matbaanın bulunmasına kadar devam etti. Osmanlı Devletinde matbaanın kullanılması daha geç tarihlere rastladığı (1728) ve o zamanki müstensihlerin ve hattatların çokluğu sebebiyle, başlıbaşına bir sanat dalı ve meslek olan elle kitap çoğaltma işi 19. yüzyıla kadar devam etti.
İslam kültür ve medeniyeti içinde başlıbaşına bir sanat dalı olarak gelişen el yazması sanatı, yüzbinlerce ilmi, fenni, edebi, eserlerin ortaya konmasını sağladı. Şimdi bu eserler, dünya kütüphanelerini süslemekte ve ilim alemini aydınlatmaktadır.
El yazması eserlerin kesin sayısı henüz bilinmiyor. En güzel ve nefis nümuneleri, Osmanlılar devrinde ortaya kondu. Çoğu İstanbul Kütüphanelerinde muhafaza edilmektedir. Ne yazık ki, bir çoğu da yurt dışına kaçırılmış, yabancılara satılmıştır. Yabancı kültürlerin İslam ülkelerini istila etmeleri, Müslümanların dinlerini ve an'anelerini tahrip ettiği gibi, nice sanat dallarını da köreltti. Tabiatıyla, ehli ve erbabı azalan sanat ve meslekler de eski verimliliğini kaybetti. Bu sebeple el yazması sanatı yeryüzünde sayılı birkaç hattatın elinde kaldı.
El yazması eserler gayet güzel yazılarla yazılıp, sahifeleri tezhiplerle süslenirdi. Kağıdı, mürekkebi, kalem tekniği ve yazı çeşitleri başlıbaşına birkaç ilim dalı ve meslek olarak gelişti. İslam aleminde, Kur'an-ı kerime karşı gösterilen büyük hürmet, cilt ve yazı(hat) sanatının gelişmesinde büyük rol oynadı. Bu sebeple çok büyük hattatlar yetişti. İcazeti (diploması) olan hattatlar, yenilerini yetiştirerek bu sanatın günümüze kadar devamını sağladılar. Müstakimzade Süleyman Sadeddin Efendi, Tuhfe-i Hattatin adlı eserinde, bu sanatın Ünlü büyüklerini tanıtmaktadır. İbnü'l-Emin Mahmud Kemal İnal Bey de Son Hattatlar adlı iki ciltlik kitabında, son hattaları tanıtmaktadır. Hemen hemen bütün dünya kütüphanelerini süsleyen yazma eserlerimiz nice hattatların göz ve gönül nuru, ömür sermayesidir. Her kütüphanede basma kitaplardan ayrı olarak el yazması eserlerin saklanıp, tasnif edildiği, itina ile korunduğu bölümler vardır. Nüshası nadir olan el yazması eserler daha itina ile korunur. Gerektiğinde fotokopisi çıkarılarak, yahut mikrofilm tekniğiyle çoğaltılarak araştırmacıların istifadesine sunulur. Böylece nadir ve orijinal eserler muhafaza edilerek gelecek nesillere ulaştırılır.
Yazma kitap, zahmetli ve uzun süren bir çalışmanın sonunda ortaya çıktığı için hem Batı, hem de doğu medeniyetlerinde çok kıymetli sayılırdı. Kitaplar çoğu zaman altınla ve değerli taşlarla bezeli kapaklarla ciltlenerek kıymetleri daha da artardı. Ayrıca kitabın içine minyatürler ilave edilir ve sahifeleri tezhiplenerek zenginleştirilirdi. Yazma eserlerin ciltlenmesinde deri kullanılırdı. Klasik bir ciltte dört kısım bulunurdu. Üst kapak, alt kapak, sertab ve miklab. Üst kapak, kitabın önünde bulunur ve sırtla alt (arka) kapağa bağlanır. Sertab, miklapla alt kapak arasındadır. Sertab, kitap kapandığı zaman sayfaların kenarlarını örten parça olup, alt kapakla beraber hareket eder. Miklab, sertaba bağlı olan ve okunmakta olan yerin kaybolmaması için sahifelerin arasına konulan parçadır. Cilt kapaklarının dış yüzünde kapağın tam ortasında “şemse” denilen tezyinat bulunurdu. Bazan kapağın çevresi de tezyinatlı olurdu ( Cilt). Kıymetli el yazmalarının cildi de çok sanatkarane olurdu.
El yazmalarında genellikle aharlı kağıt kullanılırdı. ahar; kağıdın pütürlü yüzeyini düzelttiğinden, kamış kalemin çok rahat hareket etmesini, yanlış yazılan yerlerin kolaylıkla silinmesini temin eder ve kağıda dayanıklılık sağlardı. Osmanlılarda daha çok Hint abadisi, Çin ve Venedik kağıtları tercih edilirdi. Daha sonraları Avrupa'dan getirilen Fligranlı ve su yollu kağıtlar kullanıldı. Sonra bizde de kağıtçılık gelişince, kendi kağıtlarımız kullanılmaya başlandı. Yazmalarda sayfa numarası bulunmaz, bunlara sonradan varak numarası verilmiştir. Her yaprak (varak); a (ön) yüzü ve b (arka) yüzünden ibarettir. Yazmalarda formalar 10 yapraktan meydana gelirdi. Genellikle sağdaki sayfanın en altına soldaki sayfanın ilk kelimesi yazılarak, yaprakların birbirini takip etmesi sağlanırdı. Buna yaka, payende, çoban, müşir, rakabe, muvasıla ve reddadiye gibi isimler verilirdi.
Çizgisiz olan kağıtlara düzgün bir şekilde yazı yazabilmek için, bir karton üzerine münasip aralıklarla ince iplikler, bunların da sağına ve soluna yukarıdan aşağıya doğru birer iplik gerilir, buna “mıstar” denirdi. Yazılacak kağıt mıstar üzerine konur ve bastırılırsa, ip kağıtta çizgiler halinde iz bırakırdı. En çok kullanılan kağıtlar nohudi, yani nohut renginde olanlardı. Yazının dört kenarına “cetvel” adı verilen çizgiler çizilirdi. Kitabın kıymetine göre bu cedvellerin sayısı artar ve bazan iki çizgi arası altın yaldızla doldurulurdu. Bazan el yazması eserlerin sahife kenarlarına notlar, eklemeler, şerhler ve haşiyeler yazılır, buna “derkenar” veya “hamiş” denilirdi. Yazıda beziryağı isinden yapılmış mürekkep kullanılırdı.
Yazma kitapta, ciltten sonra ara kapak (iç kapak) gelir. Bunu içindekiler kısmı takip eder. İçindekiler kısmı yoksa metnin başladığı yaprak iç kapak adını alır. Eğer bu sayfa (yaprağın ön yüzü) süslü ise “zahriye” adı verilir. Zahriyelerde yazar ve kitap adı ile bazan hangi kütüphaneye ait olduğu yazılıdır. İç kapağın ön (a) yüzünde zahriye denilen süsleme yoksa, bu sahifede yazar ve kitap adından başka temellük kaydı denilen, yani kitabın kime ait olduğunu, kimden satın alındığını bildiren kayıtlar vardır. Bu kayıtlar mühür şeklinde de olabilir. Yine bu sahifede fevarid adı verilen; doğum ölüm, azil, yangın, zelzele önemli hadiseler ve şiirler şeklinde rastlanan küçük notlar vardır. Bazı yazmalarda da vakf kaydı bulunur. Bunlar vakfedilmiş eserler olup, alınıp satılması yasaktır. Yazma kitapta asıl metin zahriyenin arka yüzünde (b yüzü) başlar. Hattat elinden çıkan el yazmalarının ilk sahifesi süslemeli olur ve serlevha veya mihrabiye adıyla anılır. Dikdörtgen veya üçgen şeklindeki bu süslemeli serlevhada besmele veya kitabın adı yer alır.
Metin, Besmele ile başlar. Bunu Allahü tealaya hamd olsun anlamına gelen “hamdele” kısmı takip eder. Bundan sonra Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem), Ehl-i beyti ve Eshabını selamlayan ve hürmet dolu olan salvele kısmı gelir. Daha sonra günümüz kitaplarındaki önsöz ve giriş yerine geçen, mukaddime, dibace veya sebeb-i telif bölümü yer alır. Bu bölümde yazar adı ve kitap adı belirtilir, zamanın sultanına sitayiş yapılır. Yani dine, ilme, fenne yaptığı hizmetleri övülür. Ondan sonra eserin konusu, yazılış gayesi, eserin ne zaman nerede ve kimin için yazıldığı belirtilir. Ayrıca kitabın hangi kaynaklardan faydalanarak yazıldığı da gösterilir.
Divan, mesnevi, gibi manzum eserlerde yazar kendi adından bir münasebetle bahseder ki, buna “mahlas” denir. Bazı kitaplarda yazar adı bulunmayabilir. Bu durumda bibliyografik kaynaklardan faydalanılır. Genellikle 15. yüzyıldan sonra yazılan eserlerde, içindekiler veya fihrist, dibace kısmında verilmiştir. Yazma kitap “hatime” adı verilen bir sonuçla bitirilir. Hatimenin sonunda “ferağ kaydı”na rastlanırsa, bu kayıt, eserin bizzat müellif veya musannif tarafından yazıldığını, kısaca müellif hattı olduğunu gösterir. Müellif burada kitabı yazdığı yeri ve tarihi belirtir, kısa bir dua ile sözlerine son verir. Ferağ kaydından başka yazmaların çoğunda rastlanan “ketebe” ve “istinsah” kayıtları vardır. Bu kayıtlar müstensihe ait olup, müstensihin adını, eserin adını, yazıldığı yeri ve tarihi bildirirler.
Orijinal eserlere “tasnif” ve yazarına “musannif” denilir. Çeşitli eserlerden faydalanılarak yazılan eserlere “telif”, yazarına da “müellif” denir. Başkalarının eserlerini kağıda geçiren, kitap haline getiren katip ve hattatlara da “müstensih” ve bu işe de “istinsah” denilir. Kitabı her zaman usta bir hattatın yazması şart değildir. Bu işte, üstat sayılan hattatlar dışında ikinci derecede hattatlar da çalışırdı. Abbasiler döneminde kitap kopya eden hattatlara “varrak” adı verilirdi. Görüldüğü gibi, yazmalarda rastlanan bu düzen, günümüz kitaplarında oldukça değişiktir. Üstelik yazmalardaki bu düzen, kitabın konusuna ve türüne göre de değişiklikler gösterir.
Türkiye kütüphanelerinde 400.000'in üstünde yazma kitap bulunmaktadır. Kütüphanelerdeki yazmaların ayrıntılı katalogları hazırlanıp yayınlanmaktadır. El yazması eserlerimiz, özellikle İstanbul, Bursa, Konya, Manisa, Kayseri, Edirne, Erzurum gibi eski ilim ve kültür merkezlerindeki kitaplıklarda, şahısların özel kitaplıklarında bulunmakta olup, yerli ve yabancı araştırmacıları hayran bırakmaktadır.
Kaynak: Rehber Ansiklopedisi
Önceki Paylaşımlar