Ömer Lütfü Akad

Ömer Lütfü Akad 1916 yılında İstanbul’da doğdu. Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden biridir. Seyfi Havaeri'nin yarım bıraktığı Damga'yla yönetmenliğe başladı (1948).

Ömer Lütfü Akad

Ömer Lütfü Akad 1916 yılında İstanbul’da doğdu. Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden biridir. Seyfi Havaeri'nin yarım bıraktığı Damga'yla yönetmenliğe başladı (1948).

Türkiye'de yaşayan çoğu insan Ömer Lütfi Akad ismini duymuştur. Duymayanlarımız ise Damga (1948), Vurum Kahpe'ye (1949), Tahir ile Zühre, Ak Altın, Ana (1966), Arzu ile Kamber, Beyaz Mendil (1955), Bir Teselli Ver, Diyet (1973), Düğün (1973), Gelin (1974), Gökçe Çiçek (1972), Irmak (1972), Rüya Gibi, Dört Mevsim İstanbul ve daha onlarcası gibi en az bir filmini izlemiştir.

Akad, asırlık yaşına rağmen üniversitede gencecik öğrencileri eğitiyor, bilgilendiriyor ve onlara deneyimlerini aktarıyor. Evet o asırlık bir çınar ve Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden biri, bir duayen. Cumhuriyet tarihimizin üç kuşağı, onun filmleri ile büyüdü. Akad, ilk filmini yaklaşık altmış yıl önce yani 1940'larda çekti. O gün bugündür bu asırlık delikanlı yüzlerce sinemacı yetiştirdi...

Akad'ın altmış yıllık sinema deneyimde çektiği bunca film arasında Unilever için hazırladığı "Tarladan Fabrikaya Bitkisel Yağın Elde Edilişi" adlı belgeseli de var. Bu çalışma, şu an sinema tarihimizin tozlu arşivlerinde bulunuyor. Unilever ile ilgili internette araştırma yaparken bu belgesel ile ilgili bilgilere de rastladık. Ömer Lütfi ey'e ulaşmaya çalıştık. Üniversite telefonunu tespit ettik. Ancak Ömer Bey'e bir türlü ulaşamadık. Yılmadık ve ev telefonunu tespit ederken bir şey daha öğrendik. Lütfi Bey'in isminin başındaki "Ömer" meper babasının adıymış. Nüfus kayıtlarında adı "Mehmet Lütfi"... Karşılıklı görüşmemiz sırasında "Ömer benim babamın adıydı" dedi. Yıllardır Ömer Lütfi Akad diye bildiğimiz, duyduğumuz, tanıdığımız asırlık çınar Mehmet Bey ile hem 1965 yılında çektiği Unilever belgeselini ve hem de sinemamızı konuştuk. Türk Sinemacılar Kuşağı'nın ilk üyelerinden biri olan Ömer Lütfi Akad, şu an mesleki birikimlerini ve yaşadıklarını kitaba aktarmaya çalışıyor. "Hastalığım el verirse yakında tamamlayacağım" diyor. Hasta haline rağmen bizi kırmadığı için kendilerine buradan teşekkür ediyoruz:

- Sinemaya nasıl başladınız?

- Ben Yüksek Ticaret'te maliye tahsili yaptım. Gençliğinde insan her şeye el atıyor tabii. Benim de öyle oldu. Maliye'den mezun olduktan sonra çalıştığım film şirketinin (Lale şirketi) mali mevzularını yönetiyordum, yapım masrafları vs. derken kendimi sinemanın ortasında buldum. Mali çalışmaları terk ettim. Yönetmenliğe başladım. Şimdi o günlerde yaşadıklarımı da ihtiva eden bir kitap yazıyorum.

- Türkiye'de sinema denilince ilk akla gelen isimlerden birisiniz. Sizin gözünüzle sinema hayatın neresindedir?

- Sinema tabii hayatın tam içindedir. Nasıl ki roman, tiyatro hayatın tam içindeyse sinema da aynen böyle hayatın tam içindedir ve hayatla iç içedir.

- Sanatta estetik kaygı sizce ne oranda gözetilmelidir?

- Esasen sanat, estetik kaygı demektir. Sinema gibi, resim gibi, şiir gibi, müzik gibi sanatlarda sanatın yanısıra bir ticari ve sanayi aracı olma vasfı da vardır. Tabii buraya bir miktar bu endişe de ister istemez girer. Ama bu oran şartlara göre değişir. Fakat sanatta estetik kaygı daima vardır ve mutlaka gözetilmelidir.

- Türk sinemasında tipten karaktere geçiş sanırım sizinle başladı. Tipten karaktere geçişlerde nelere dikkat ettiniz?

- Şimdi bu konuda gerçeklik duygusu vermeye dikkat ettim. Ben bu hususta realist bir bakış açısına sahibim. Genellikle işimde olsun, hayatımda olsun realist bir bakış açısına sahibim ve bunu da savunurum. Filmlerimde de realizmi göz önünde bulundurdum. Tipten karaktere geçişlerde hep bunu göz önüne aldım yani gerçeklik duygusunu vermeye dikkat ettim.

- Araştırmalarımız sonucu gördük ki yıllar önce Unilever şirketinin bir belgesel filmini çekmişsiniz. "Tarladan Fabrikaya Bitkisel Yapın Elde Edilişi" adlı çekiminizden bahsediyoruz. Bu filmi hangi şartlarda ne zaman çektiniz, nelere dikkat ettiniz?

- 1965 yılıydı galiba... Ben reklama dayalı filmler yapmıyordum o sıralar. Ama bir dostum vardı. Adı Selçuk Kaskan'dı. Bir gün geldi - böyle bir filmim var, sıkışık durumdayım, bana bu filmi yapar mısın - dedi. Ben, ona yardım etmek için bu filmi yapmayı kabul ettim. Selçuk'a "Bana bir çocuk bul" dedim. Çok kısıtlı şartlar altında çektik bu filmi. Acaba nasıl bir film yapayım diye düşündüm... Hemen oturdum hızlı bir şekilde çalışmaya başladım. Mekan olarak Bakırköy'de fabrikanın bulunduğu yeri kullandık. Büyük kazanlar, paketler vs. vardı. Asıl belgeseli kurguladıktan sonra bir de ürünleri göstermek gerekiyordu. Bu hususta da sanırım SANA'yı gösterdik. Ekip çok azdı; Fevzi isminde bir ışıkçımız vardı, Selçuk vardı, bir yardımcı, ben ve çocuk, bütün ekip buydu. Yani 5 ya da 6 kişiydik. Sonra filmi Selçuk'a teslim ettik. Götürdü Unilever'e verdi, çok beğenilmiş...

- O yıllarda genel olarak Türkiye'de margarin kullanımı nasıldı? Siz belgeselini çektiğiniz bu ürünleri kullanıyor muydunuz?

- O yıllarda SANA ve VİTA yağları vardı. Biz hem SANA'yı hem de VİTA'yı kullanıyorduk. Başka yağ da yoktu zaten. O zamanlar Türkiye'de ciddi yağ sıkıntısı çekiliyordu. Tereyağ kullanımı alışkanlığı yerini yavaş yavaş margarine vermeye başlamıştı. Margarin çıkmadan önce çoğunlukla Urfa ve Trabzon tipi yağları kullanıyorduk. Bir de zeytin yağı kullanıyorduk. O zamanlarda ülkeye bu yağlar yetmez oldu. Urfa ve Trabzon yörelerinden de yağlar gelmez olmuştu. Bu yağ ihtiyacına SANA ve VİTA yetişti.

- Sizin filmleriniz arasında "Gelin, Düğün ve Diyet" adlı üçlemeniz de var. Bu filmlerdeki mesajınız neydi?

- Bundan 30-40 yıl önce Türkiye'de bir göç oldu. Göç edenler arasında sermaye sahibi olanlar, vasıfsız işçi olanlar, tarım kesiminden gelenler vardı ve ben bunların hayatlarını anlattım. Neler yaptılar, nasıl tutundular. Çünkü bunlar sıradan insanlar değillerdi. Hala öyleler. O göçü yapıp gelip İstanbul'da tutunmak kolay iş değildir. Bu göçten önce de Anadolu'dan İstanbul'a göç olmuştu ama çoğu yenilip geri dönmüştü. Fakat bunlar tutundu ve ben bu konuyu bazı filmlerime aldım. Bu filmlerde tarihi gerçekler vardır. Dokunmadığım veya dokunamadığım bazı hususlar da oldu.

- O yıllarda sosyal yaşantı ve insanlar nasıldı?

- İnsanlar o yıllarda çok masumdu, çok saftı. Şimdi ise çok kirlendi. Arada çok büyük farklılıklar var.

- Size çok teşekkür ediyor, daha nice sağlıklı yıllar temenni ediyoruz.

- Ben de size yayın hayatınızda başarılar diliyorum.

ÖMER LÜTFİ AKAD KİMDİR?

Lütfi Ö. Akad, 2 Eylül 1916'da İstanbul'da doğdu. Jeanne d'ARC Fransız okulu ile Galatasaray Lisesi'nde okuyan Akad, 1942 yılında İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu'nun Maliye Bölümü'nü bitirdi.

Askerlik dönüşü, bir süre Osmanlı Bankası muhasebe bölümünde çalıştıktan sonra Lale Film şirketinin muhasebe işleriyle ilgilendi. Halkevleri'nin çeşitli tiyatro oyunlarına dekor yaptı, amatör oyuncu olarak sahneye çıktı ve sahneye oyunlar koydu. Beş Sanat adlı bir edebiyat dergisi çıkardı.

Şakir Sırmalı'nın yönettiği Domaniç Yolcusu (1946) adlı filmde yapım yönetmenliği yaparak sinemaya ilk adımını attı.

Yönetmenliğini Seyfi Haveri'nin yaptığı, Damga filminin yarım kalan sahnelerini çekerek yönetmenliğe başlamış oldu.

1948 yılında ilk filmi Vurun Kahpeye'yi yönetti. Bu film dönemin hasılat rekorlarını kırdı. 1952 yılında gerçek bir olaydan esinlenerek yapılan ve Ayhan Işık'ı üne kavuşturan film, Kanun Namına Akad'ın baş yapıtlarından biri oldu. Bu filmle birlikte "polisiye türdeki kent filmleri" furyasını başlattı. 1955 yılında Yaşar Kemal'in senaryosunu yazdığı Beyaz Mendil'le ikinci büyük çıkışını yaptı. Attila İlhan'ın senaryosunu yazdığı Yalnızlkar Rıhtımı (1959) o dönem büyük tartışmalara yol açtı. Yılmaz Güney'le 1967 yılında birlikte yaptığı Hudutların Kanunu, Akad sinemasının dönüm noktasıdır. Bu filmden sonra Türk sinema tarihinin en önemli üçlemesi olan Gelin, Düğün ve Diyet ile; Türkiye'de iç göç sorununu ele alan filmler yaptı. 1964 ve 1974 yılları arasında 10'a yakın belgesel ve TV filmleri çekti. 1974 yılından beri film çekmeyen Akad, halen Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümü'nde öğretim görevliliğini sürdürmektedir.

Türk Sinema Tarihi yazarlarının "Muhsin Ertuğrul'dan Sonraki Sinemacılar Dönemi" diye adlandırdığı bu dönemin en önemli ismi şüphesiz Ö. Lütfi Akad'dır.

Akad, hikayeleri ele alış tarzı ve onları anlatımındaki yalınlıkla, kendi sinema dilini oldukça kişiselleştirmiştir. İtalyan Yeni Gerçekçiliğinin etkisinin tüm dünya sinemasında hissedildiği dönemdeki en önemli yenilik, stüdyoda dekor ve oyuncuların etrafında dolaşan kameranın sokağa çıkmasıdır.Akad, Muhsin Ertuğrul dönemine kapalı alanlarda olan kamerayı, tıpkı İtalyan Yeni Gerçekçileri gibi sokağa çıkarmıştır. Onun filmlerinde dekor yoktur, mekan vardır. Hikaye anlatım tarzı da bu yüzden İtalyan Yeni Gerçekçilerine benzer. Türk Sineması'nda o güne kadar olan dil ve hikaye anlatımı ilk defa onun kendi arayışında bütünleşmiştir.

Alparslan AKINCI Unilever Magazin Nisan - Mayıs 2003

Önemli filmleri: Kanun Namına (1952), Beyaz Mendil (1955), Üç Tekerlekli Bisiklet (1962), Hudutların Kanunu (1966), Kızılırmak-Karakoyun (1967), Irmak (1972), Gökçe Çiçek (1972), Gelin;Düğün (1973).

Yanıtlar