şiir

Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak, bir olayı ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatına verilen isim. Şiirde dil yalnızca bir iletişim aracı olmakla kalmaz, başlı başına bir amaca da dönüşür.

Şiir

Şiir, dilin anlam, ses ve ritim öğelerini belli düzen içinde kullanarak, bir olayı ya da bir duygusal ve düşünsel deneyimi yoğunlaşmış ve sıradanlıktan uzaklaşmış bir biçimde ifade etme sanatına verilen isim. Şiirde dil yalnızca bir iletişim aracı olmakla kalmaz, başlı başına bir amaca da dönüşür.

Tanımı ve kapsamı

Şiirin hem genel ve kapsayıcı, hem de anlamlı bir tanımını yapmak kolay değildir. Şiirle her türlü genel tanım ve kural arasında bir karşıtlık değilse bile, bir gerilim vardır: Her başarılı şiir, dilin ve insan davranışlarının bazı genel kurallarının çarpıtılması, dönüştürülmesi, kısaca "özelleştirilmesiyle" elde edilir. Ama bu özelleştirme, her zaman kişiselleştirme anlamına gemleyebilir. Büyük şiirlerde her zaman bir kişilerüstü sesin varlığı duyulur: Her hangi bir bireyin değil, dilin kendi sesi işitilmektedir.

Şiir, daha basit olarak, dize kurma sanatı ya da dizelerden oluşmuş herhangi bir yazı olarak da tanımlanabilir. Buna karşı çıkan bazı şair ve kuramcılara göre, dize şiiri değil manzumeyi tanımlayan özelliktir. Bu görüşü savunanlara göre, şiirle manzume arasında bir farklılık vardır. Her manzum yazı şiir olmadığı gibi, her şiir de manzum biçimde yazılmamıştır; düzyazı şiirler de vardır. Şiiri manzumeden ayıran, yarattığı duygusal ve düşünsel yaşantının yoğunluğu ve keskinliğidir: Cemal Süreya'nın dediği gibi, şiir "dünyadan daha gerçek bir dünya, hatta gerçekten daha gerçek bir gerçek" yaratır, yaratmalıdır.

Romantik dünya görüşünün izdüşümü olan bu yaklaşıma karşı, bazı şair ve kuramcılar da dizenin şiirde "asli" bir rol oynadığı görüşünde diretmişlerdir. Yapısalcı yöntemden etkilenmiş bu yazarlara göre, sıradan bir gazete haberinin cümlelerinin kırılarak dize biçiminde yazılması bile, bu sıradan sözlere bir duygusal ya da düşünsel "titreşim", kazandıracaktır. Bu, yalnızca dizenin her cümleye bir ritim kazandırma-sıyla da ilgili değildir. Asıl önemli olan, insanların dizeli yazıları şiir olarak kabul etmiş olması ve kendilerine sunulan metni farklı bir duygusal hazırlık ile okumalarıdır.

Gene de şiirle gündelik dil ve şiirle düzyazı arasındaki ilişkiler 20. yüzyılın bütün önemli şairlerini uğraştırmıştır. Şiirin bugün bile geçerli olan bir tanımına göre, şiirsel dille gündelik konuşma dili arasınua çok kesin bir ayrım vardır: Birtakım sözdizim kur allan, benzetme ya da eğretileme gibi söz sanatlarının sıkça ve bilinçli olarak kullanılması, belli bir "şiirsel" ses tonu ya da bir "yüksek" söyleyiş şiir dirini gündelik dilden ayıran özelliklerdir. Ama bu, klasik modernizm öncesi şiirin tanımıdır. Modern dönemde, özellikle de 1910'larda Fransa'da Apollinaire ile başlayan L'esprit nouveau (Yeni Ruh) anlayışının etkisiyle, şiiri düzyazıdan kesin olarak ayıran, önceden tanımlanmış bir söz sanatları listesine indirgeyen anlayıştan uzaklaşılmıştır. Bu yalnızca Apollinaire gibi yenilikçilere özgü bir tutum da değildir. İngiltere'de T. S. Eliot gibi siyasal ve felsefi açıdan muhafazakar bir çizginin savunucusu olan bir şair bile, şiirin gündelik dilden beslenmesi gerektiğini, ancak bu besinle kendini yenileyebileceğini öne sürmüştür. Klasikçilikle yenilikçiliğin kesişme noktalanndan birini oluşturan Fransız şair Paul Valgry ise, "şiirin gündelik konuşma dilinin içinde özel bir bölge olduğunu" söyleyerek aradaki yakınlık kadar farklılığa da dikkat çekmiştir. Valery'ye göre, şiirle düzyazı arasındaki farklılık, yürümekle dans etmek arasındaki farklılığa benzer. Yürüme eyleminde insanın bacakları ve gövdesi, kendi dışındaki bir amaca hizmet eder; bir yerden bir başka yere gitmenin aracı durumundadır. Oysa dansta yapılan hareketlerin kendi dışında bir amacı yoktur, amacı kendisidir. Düzyazıda da dil bir' mesajı iletmenin aracıdır; mesaj verildikten sonra sözcüklerin önemi kalmaz. Oysa şiirde dikkat, sözcüklerin işaret ettiği mesaj üzerinde değil, sözcüklerin kendisi üzerinde yoğunlaşır. Şiirde mesaj dilin kendisinden ayrılmaz. Filozof J. -P. Sartre'da Qu'est-ce que la littirature'de (1947; Edebiyat Nedir?, 1967), Valbry'nin izinden giderek, düzyazı dilinin "saydam, geçirgen", şiir dilinin ise "mat, ışık geçirmez" olduğunu, yani kendi dışını gösterme amacı taşımadığını belirtir. Bir başka deyişle, şiirde "neyin" söylendiğinden çok, "nasıl" söylendiği önemlidir.

Ne var ki, bu düşünceler şiirle manzume arasındaki farkı yeterince aydınlatmaz. Düzyazıda da benzer aynmlar yapılabileceğini savunanlar vardır. Gene yapısalcı yöntemi uygulayan bazı eleştirmenlere göre, şiirle manzume arasındaki ayrım ne kadar gereksizse, düzyazıyı yalnızca saydam bir iletişim aracı saymak da o kadar yanlış ve gereksizdir. Roland Barthes ve Gerard Genette gibi Fransız eleştirmenler, düzyazı türlerinde, masal, öykü ve romanda ve genel olarak bütün anlatılarda bilinçli ya da bilinçsiz olarak kullanılan söz sanatlarını çözümlemek için karmaşık yöntemler geliştirmişlerdir. Bunlara göre, şiir de, düzyazı anlatı da kurmacanın alanı içindedir: Gerçeğin (ister olaylar ve nesneler gibi dış gerçeğin, isterse duygular ve düşünceler gibi iç gerçeğin) kendisini değil, belirli edebi uzlaşımlara göre dönüştürülmüş, kurulmuş bir biçimini verirler.

Ama bu yaklaşım gene de şiirle anlatının niçin ayrı edebi türler olduğu sorusuna bir açıklık getirmez. ABD'li şair Robert Frost, şiiri her türlü düzyazı anlatıdan ayırmak için şöyle bir formül öne sürmüştür: Bir şiiri bir dilden bir başka dile çevirmeyi deneyin; çevrilemeyen, çevrilemeden kalan şey neyse, o şiirdir. Gerçekten de, örneğin Turgut Uyar'ın

Herşey akıp gider, bir katı hüzün kalır Her zaman geceleyin kalır o, bazan gündüzün kalır.

dizelerinin bütün anlam ve çağrışım yükünü, ses değerini başka bir dile çevirmek zordur, hatta olanaksızdır. Çevrilemeyecek olan şey, dizelerin içerdiji karamsarlık değildir; karamsarlık gibi görece "modern" bir duygunun, Anadolu halk şiirinden süzülüp gelmiş bir ses ve ritim geleneği içinde verilmesidir; karamsarlığın, bu geleneğin gür, canlı, huzurlu çağrışımlarıyla yarattığı karşıtlık ve buradan doğan bileşik etkidir. Aynı duygulan, hatta aynı etkiyi başka bir dilde yeniden kurmak mümkündür, ama artık orada başka bir şür olacaktır. Bu da şiirin, öteki edebiyat türlerinden farklı olarak, yerel ya da ulusal gelenekle çok sıkı bir bağ içinde olduğunu gösterir. 20. yüzyılın gelecekçilik, dadacılık ve gerçeküstücülük gibi yıkıcı, yenilikçi akımları bile başarılı yapıtlarını, yadsıdıkları gelenekle yarattıktan karşıtlığa borçludurlar. O gelenek olmaksızın, getirdikleri yeni ses ve anlara değerlerinin farklılığını, yeniliğini algılamak da olanaksızdır. Bu bir bakıma, şiirin sözlü kökenleriyle bağlannı hala tümüyle kopar-mamış olmasıyla açıklanabilir. Sözlü edebiyat geleneklerinin ve insanlığın en eski dinsel ve dindışı yazılı metinlerinin incelenmesi, şiirin başlangıçta, ilk tarımsal toplulukların kuruluşunda toprağın ve emeğin verimini artırmak için başvurulan büyülerin dili olduğunu düşündürmektedir. Zamanla şiirin bu yararcı işlevi ortadan kalkmış, ama şiirsel sözün büyülü dokusu, işlevsellikten de kurtulduğu için, daha da yoğunlaşarak süregelmiştir. Ailen Tate ve R. P. Blackmur gibi, Yeni Eleştiri akımına bağlı ABD'li eleştirmenler şiiri düzyazıdan, iyi şiiri kötü şiirden, düzyazı içindeki "şiirsel" ifadeleri de "düz" ya da "anlatısal" ifadelerden ayırmak için, birbirine yakın iki değerlendirme ölçütü geliştirmişlerdir: "Gerilim" ve "jest". Tate'e göre, şiirsel söz, belli bir gerilim taşımasıyla "düz" sözden aynlır. Bu gerilimin kaynağında da, romantik şair Coleridge'in Biographia Literaria'da (1817; Edebi Yaşamöyküsü) ortaya koyduğu, "en çok sayıda karşıtlığın ya da farklılığın tek bir ifade içinde toplanması" yatar. Şiirsel söz, birbirine karşıt ya da farklı duygulan, düşünceleri ya da tutumları "gergin bir denge" içinde bir arada tutabildiği ve tek bir anlama indergemediği için şiirseldir. Black-mur ise, şiirsellikte sözün bir "jest" haline geldiğini, dile getirilen mesaj ya da duygunun ötesinde sözün bir "davramş"m maddeselliğine büründüğünü söyleyerek benzer bir görüşü savunmuştur. Bütün bu yaklaşımlar, şiirde düşünceyle açıklanamayacak bir duyusal ya da maddi öğe olduğu yolundaki romantik kuramın uzantılarıdır. Bu romantik yaklaşımın karşısında, şiirle düzyazı arasındaki farklılığın düşünceyle ya da bazı nesnel yöntemlerle saptanabilir olduğunu savunan ve yapısal dimilimden yararlanan Roman Jakobson gibi araştırmacılann görüşleri yer almaktadır. Jakobson'a göre, şiirle düzyazı arasındaki farklılık iki söz sanatı arasındaki farklılığa indirgenebilir. Şiirin ana ilkesi, eğretileme (metafor), düzyazınınki ise düz-değişmecedir (metonimi). Eğretileme, tek bir an içinde, birbirinin yerini tutabilen, birbirinin alternatifi olan nesne ve imgeler arasında kurulan ilişkidir; bu benzetme ya da "yerine koyma"lann yarattığı çağnşım zinciridir. Örneğin Cahit Külebi'nin

Sivasa giderken bir vadi var derin, Ben hep gece geçtim ordan, Bir su gibi dibinden ekinlerin.

dizelerinde, geceleyin yolculuk yapan kişinin yalnızlığıyla tarlaya gece verilen suyun sessizliği ve görünmezliği arasında bir eğretileme ilişkisi vardır. Bu ilişkiden, suyun geçiciliğine, insan yaşamının kaba olmayışına, suyun ekinleri- hem besleyip hem de fazla verilirse çürütebilecek bir şey olduğuna ve insanın da içinden geçtiği dünya ile böyle ikircikli bir ilişkisi bulunduğuna kadar uzanan bir dizi çağrışım gelişmektedir. Buna karşılık, bir romandan alınmış "Düşes akşamüstü saat beşte arabasını hazırlattı" cümlesinin yarattığı, düşesin yanında çalışan halktan kişilerle ilişkisi, her gün aynı saatte atlı arabasında Paris ormanlarında gezinme alışkanlığı gibi çağrışımlar, tek bir an içinde birbirinin yerini tutabilecek nesneleri değil, mekansal ve zamansal bir düzlem içinde yan yana gelerek birbirini tamamlayan nesne ve olayları içermektedir. Jakobson'a göre düzdeğişmece, yatay bir düzlem üzerinde art arda ya da yan yana gelen bu tür nesne ve olayları birbirine eklediği, zaman içinde gelişen bir diziden oluştuğu için, ..öykü anlatımına uygun bir söz sanatıdır. Öykünün kişi, atmosfer ve olay örgüsü gibi öğeleri arasında düzdeğişmeceye dayalı bir ilişki vardır. Oysa eğretileme, farklı olguların tek bir an içindeki benzeşme ya da koşutluğunu ve giderek bütün varlıkların birliğini çağrıştırdığı için şiire özgüdür. Jakobson sözlerin çeşitli "işlevlerini" sıralarken, "şiirsel işlev"den de söz eder. Bu bir cümle ya da sözün, kendi ses düzenine, söyleniş biçimine, sözdizimine ve anlam farklılaşmalarına dikkat çekmesidir. Sartre'ın şiir dilinin "matlığı, maddeselliği" dediği şey de budur. Ama Jakobson Sartre'dan farklı olarak, şiirsel işlevin yalnızca şiirde değil, başka sözel etkinliklerde, hatta günlük, sıradan konuşmalarda bile ortaya çıkabileceğini söyler; şiirin ayırıcı özelliği, orada bu işlevin asli, egemen işlev oluşudur; öteki söylem türlerindeyse şiirsel işlev ikincil, yardımcı bir işlevdir. Jakobson'a göre, şiirsel işlevin en belirgin gerçekleşme yolu, dilin eğretilemeye dayalı boyutunun anlatı-sal ya da düzdeğişmeceye dayanan boyutu üzerinde egemenlik kurması, düzdeğişmeceye de simgesel bir hava kazandırmasıdır. Şiir, bir cümle içinde birbirini tamamlamak üzere yan yana, uç uca gelmiş öğeler (sesler ve imgeler) arasındaki benzerlikleri, koşutlukları hissettirerek, yani "tamamlama" ilişkisini bir "yerini tutma, alternatifi olma" ilişkisine dönüştürerek, dilin "kıvamlanmasını", dikkatin verilen mesajın içeriğinden veriliş biçimine dönmesini sağlar. Örneğin Cemal Süreya'nın

Fazıl Hüsnü diyor ki, ne diyor Fazıl Hüsnü?.. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

biçimindeki dizelerinde bir mesaj verilmek üzereyken iptal edilmiş (Fazıl Hüsnü hiçbir şey söylememiş), böylece dikkat de mesajın boş bıraktığı yer üzerinde toplanmıştır. Burada mesajın Fazıl Hüsnü'nün söylemiş olduğu belirli bir söz değil, söyleyebileceği bütün sözler olduğu görülebilir. "Fazıl Hüsnü", şair Fazıl Hüsnü Dağlarca'dır; ama burada, bir şair kimliği olmanın ötesinde, bir şiir eğretilemesi, şiirin yerine geçen bir işarettir, ikinci dize de bu bağlamda anlam kazanır: Şair, "sevgilisine" seslenirken, onu herhangi bir başka amaç için, örneğin fiziksel ya da manevi varlığına sahip olmak için değil de, yalnızca yazılmış güzel şiirler için sevmiş olmanın yeterli olabileceğini, aşkın da bir şiir eğretilemesi olduğunu, onun gibi amacını kendi içinde taşıdığını söyler gibidir.

Bu, şiirin bir başka özelliğine de işaret eder: Şiirin konusu çoğu zaman şiirdir. Belirli bir şiire anlam ve şiirsel işlev kazandıran dış göndermeler ve referans sistemleri arasında en önemlisi, yaşanmış birtakım olaylar ya da dış, nesnel gerçekler değil, o zamana değin o dilde yazılmış başka şiirlerdir. Her şiir, kendi özgün değerini ve kimliğini, öteki şiirlerle olan benzerlik ve farklılıkların niteliğine göre kazanır. Bir şiir, kendisinden önce var olan bir "şiirler dünyası" olduğu için vardır; bu şiirler dünyası da kendisini kuşatan daha genel bir "kodlar sistemi", yani bir dil olduğu için vardır. Bir şairin elinin altındaki malzemenin içinde daha eski ya da yeni şiirlerin dili de bulunur; yalnızca bu dilin tek tek sözcükleri değil, bunlann kullanım biçimleri, bugün eskimiş gözüken bazı deyimler, farklı vurgular ve ses özellikleri de bu malzemenin içindedir. Şair, bu geçmişten devraldığı öğeleri yeni bir bağlam içinde, kendi çağının çizdiği çerçeve içinde kullanır; ama gene de şiirin öğeleri, daha eski şiirlerde kazandıkları değer ve anlamlan bu yeni şiire de taşırlar. Şiirsel dile zenginliğini, çokkatlılığını veren de budur; günlük konuşma dili yalnızca şimdiki zamanda yaşar, şiir ise birkaç zamanda birden yaşar. Şiirlerin kendi aralarındaki "konuşmanın" bir örneği, Yahya Kemal Beyatlı ile Ahmet Muhip Dıranas'tan alınmış şu dizelerde görülebilir:

Fani ömür biter, bir uzun sonbahar olur Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, tarumar olur (Yahya Kemal)

Her ısırdığım meyvayla bitiyor Neşe mevsimi... Gönlüm! yaz gidiyor Güneşle, denizle ve yaprak yaprak. (Dıranas)

İki şiirin görünürdeki konumu da aynıdır: Sonbaharla birlikte doğanın çürümesi, çözülmesi ve dağılması. Hatta iki şair de bu dağılmayı anlatmak için aym imgeyi, "yaprak dökümü" imgesini kullanmıştır. Ama daha eski şiirde, yenisine oranla daha dingin bir ton, bu çözülmeye karşı konulamayacağını anlamış ve süreci kabullenmiş olmanın getirdiği bir tür huzur egemendir. Üstelik, Yahya Kemal'in şiirinde daha kişilerüstü, daha anonim bir ses vardır; aruzun katı kalıplarıyla yazılmıştır. Bütün bunlar, şiirin dolaysız, anlık duyusal etkisini geriye itmekte, şiire duyusal değil düşünsel, zihinsel bir yoğunluk vermektedir. Drauas' in şiirinde ise hem duyusallık, hem de öznellik ve kişisellik daha ön plandadır. Şair "ben" olarak konuşmakta, kendi "gönlüne" seslenmektedir. "Işınlan meyva" imgesi ise, hiçbir Yahya Kemal. şiirinde bulunamayacak kadar dolaysız, neredeyse kaba bir duyusallık, tensellik taşımaktadır; doğrudan doğruya "yemek" eylemini, lezzet ve iştahı çağrıştırmaktadır, üstelik, Yahya Kemal'deki yumuşak tevekkül de yoktur; zamanın geçişinden duyulan acı bütün keskinliğiyle dile getirilmiştir. Gene de iki şiirin birleştiği bir nokta vardır. Yahya Kemal'in "ben"i silerek, aruz kalıbı kullanarak ve doğa yasalanna isyan etmeyerek sağladığı "plastikliği", mimari etkiyi, Dra-nas son dizede cümlenin sözdizimini bozarak elde etmektedir: Cümle, "doğru" dilbilgisi kurallarına göre, "yaz gidiyor/güneşle, denizle ve yapraklarla" biçiminde yazılması gerekirken, "-le" ekinin kaldırılmasıyla "yaprak" sözcüğü bir tür bağımsızlık, özerklik kazanmakta, dikkati asıl konudan (zamanın geçişi) uzaklaştırarak sözün, sözcüğün üzerinde toplamaktadır. Ama asıl önemli olan şudur: Dranas'ın şiiri, değerini ve farklılığını, Yahya Kemal'in şiiriyle olan benzerlik ve farklılığına borçludur; bunun tersi de geçerlidir. Yahya Kemal'in şiiri de, daha sonra kendisine hem benzeyen hem de farklı olan yeni bir şiir yazıldığı için yeni bir anlam, yeni bir hayat hakkı ve tazelik kazanmıştır. Öyleyse, her iki şiirin de konusu, yalnızca sonbahar değil, aynı zamanda birbirleridir.

Ayrıca bakınız

divan edebiyatı; nazım; ölçü; prozodi.

Liste - Şairler

şiir

1 . Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan edebî anlatım biçimi, manzume, nazım:
"Halk şiirinden, divan şiirinden değil, şiir mefhumundan, sadece şiirden bahsedeceğim."- N. Ataç.
2 . Bir şairin, bir dönemin bu sanatı kullandığı özel biçim:
"Romantik şiir. Tanzimat şiiri."-
3 . mecaziDüş gücüne, hayale, imgeye, gönle seslenen, anı, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey:
"Burada herkes kendi gönlünden olduğu kadar bu tabiatın içinden gelen bir şiiri dinler."- A. Ş. Hisar.
Atasözü, deyim ve birleşik fiiller
şiir gibi

şiir

Türkçe şiir kelimesinin İngilizce karşılığı.
n. Numbers
adj. poetic, poetical
n. poetry, verse, poem, song

şiir

Türkçe şiir kelimesinin Almanca karşılığı.
n. Gedicht, Poem
şiir gözle görülebilmiş somut bir hakikat,fakat elde tutulamayan soyut bir hayat.
yazan:bilgili... 09.11.202005 22.51
Duyuşun deyişe dönüştürülmesidir yahya kemal'e göre şiir, bu açıdan bakıldığında entropi ile ilgilidir. bir nevi mürekkep lekesidir. Yahya kemal'im şiirleri hiç bir zaman mürekkep lekeleri kadar kusursuz olamamıştır o ayrı.
bana göre şiir kişilerin duygularını farklı yollarla anlatılmasının bir yoludur
şiir ruhun sesidir. içten gelen seslerin gerçekliğini taşır. özsel gerçekliğin ve sanatın cezbedici özelliğinin birleştiği noktadır.

Şiir (Aşka Özlem) sözleri

Aşka Özlem tarafından albümünde söylenen Şiir adlı şarkının sözleri.

Sen sevgi nedir bilirmisin gülüm
Sevdinmi hiç sevilmeden
Sigaranda onu içip
Kadehlerde onu andın mı sen?

Hasretindem ölsem,adını anar olmazdım
Bir damla yaş olsam, gözünde donar akmazdım
Adın sevgi olsa kalbimden söker atardım

Sen sevda nedir bilirmisin gülüm
Ağladınmı kaderine
Hasret dolu odalarda
Yol gözleyip içtin mi sen?

Şiir (Aydilge) sözleri

Aydilge tarafından albümünde söylenen Şiir adlı şarkının sözleri.

Ben bir şiir yazarım
Sen uykuna dalarsın
Ben bir ah sessiz çığlığım

Sade sessiz olsun gönlüm ay ay ay
Ay olsun kimsesiz
Sade sessiz olsun gönlüm ay ay ay ay olsun

Keşke ben de gülsem gülsem
Sen de benle ah
Kin mi, kin mi, söyle kin mi, kin mi
Sevgimizi öldüren

Hayır, hayır, hayır
Kin mi öldüren

Kin mi kin mi öldüren

Zaman ilaç değil zaman çürütücü
Gülmek, gülmek mümkün mü
Gülümsemeler sarsar benim
Kirli kirli yüzümü

Hayır, hayır, hayır
Kirli yüzümü

Zaman ilaç değil zaman çürütücü
Gülmek, gülmek mümkün mü

Şiir (kenan isik) sözleri

kenan isik tarafından Aşk (Kenan Işık) albümünde söylenen Şiir adlı şarkının sözleri.

Gel gör ki
Gel gör ki aşkım gamdayım sensiz
Şaşkınlıktayım...
Gel gör ki senisiz, hastayım

İlgili konuları ara

Yanıtlar