Edebiyat-ı Cedide

Türk edebiyatında batı medeniyetinin etkisiyle meydana gelen yenilik akımı (1896-1901). Temsilcileri haftalık Servetifünun dergisinin çevresinde toplandığı için «Servetifünun edebiyatı» da denir. Edebiyatı Cedide hareketi, Tevfik Fikret'in (1867-1915) Servetifünun dergisinde yazı işlerini üzerine almasıyla (sayı: 256, 7 şubat 1896) başladı; «Edebiyat ve Hukuk» başlıklı tercüme bir yazıda geçen «Fakat bir gün geldi ki 1789 idaresiyle Fransa'da talâk teessüs etti» cümlesinin Fransız ihtilâlini işaret ettiği gerekçesiyle Abdülhamid II sansürü tarafından Servetifünun'un kapatıldığı tarihe (16 ekim 1901) kadar devam etti.

Edebiyat-ı Cedide 1896’da Servet-i Fünun dergisini çıkaran şair ve yazarların meydana getirdiği canlı bir akımdır. İmparatorluğun baskıları sonucu dağılan bu şair ve yazarlar ayrı ayrı bağlı bulundukları fikirleri yaymaya devam etmişlerdir.

Edebiyatı Cedide topluluğunun meydana gelişini, Tanzimat edebiyatının son dönem sanatçılarından Recaizade Mahmud Ekrem (1847-1914) çevresinde meydana gelen edebiyat yeniliği tartışmaları hazırladı: Hasan Âsaf'ın «Burhan-ı Kudret» şiirinin Musavver Malûmat dergisinde yayımlanmasından sonra, bu şiirde geçen abes ve muktebes kelimelerinin kafiye olup olamayacağı konusu, eski ve yeni edebiyat anlayışlarına bağlı olanlar arasında geniş bir tartışmaya yolaçtı.

Edebiyat-ı Cedide şairleri, yalnız aydınlara seslenmişler, (sanat için sanat) ilkesini benimsemişlerdir. Fransız romantiklerini, parnasyonleri ve sembolist şairleri örnek almışlardır.

Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Halit Ziya Uşaklıgil, Süleyman Nazif, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın tarafından yürütülen bu akım, Serveti-i Fünun dergisini sürdüren, kendilerine Fecr-i Ati’ciler denilen Ahmet Haşim, Refik Halid, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat ve Ahmet Rasim gibi yazar ve şairler tarafından aynı ilkelerle izlendi.

Her iki grup da eserlerinde Arapça ve Farsça sözcükleri bol bol kullanmışlar ve bu bakımdan genç kuşaklar tarafından şiddetle eleştirilmişlerdir.

Servet-i Fünun Edebiyatını Hazırlayan Siyasal ve Sosyal Sebepler



Avrupai Türk edebiyatının ikinci ve toplu hareketi 1895 yılında, Servet-i Fünun mecmuasında toplanan genç edebiyatçılar tarafından yapıldı. Abdülhamit’in saltanat dönemi edebiyatı üç bölümde incelenmektedir:

  1. Dönem: Tanzimat edebiyatı ile, Servet-i Fünun edebiyatı arası.
  2. Dönemi: Servet-i Fünun edebiyatı oluşturur. Bu da ancak beş altı yıl devam edebildi.
  3. Dönem:Bu dönem Servet-i Fünun’dan sonra II. Meşrutiyet’in ilanına kadar süren dönem.


Servet-i Fünun batı etkisindeki Türk edebiyatının II.önemli safhasıdır.Bu edebiyat, Sultan Abdülhamit zamanında doğmuş, gelişmiş ve yine bu devirde son bulmuş bir edebiyattır. Türk edebiyatı aşağıda bahsedeceğimiz ideolojiler etrafındaki mücadeleleriyle mühim bir rol oynar. Bazen de bizzat hazırladığı bu vakaların kuvvetli tesiri altında kalır. Gelişen ideolojileri şu başlıklar halinde ele alabiliriz:

  • Osmanlıcılık
  • İslamcılık
  • Medeniyetçilik
  • Türkçülük


Her biri cemiyetin ayrı bir realitesini karşılayan bu ideolojilerin etrafındaki mücadele, belki de Modern Türk Edebiyatının asıl tarihini yapar. Medeniyetçilik ideolojisiyle hareket eden şair ve yazarlardan, Hamit ve Recaizade şu fikirleri ileri sürüyorlardı:

  • İslam medeniyeti devrini tamamlamıştır.
  • Batıda düşüncesiyle, sosyolojisiyle ve tekniği ile yeni bir medeniyet çıkmıştır.
  • Osmanlı devletini bu medeniyet er-geç yıkacaktır.


Bu açıklamalarla Avrupa’nın tablosunu çiziyorlardı. Bu tablo karşısında bizde durum nasıldı? Bu dönem özellikle imparatorluk üzerinde kötü emeller besleyen, Avrupalı devletlerin bu emellerini gerçekleştirmek için, içte ve dışta çeşitli oyunlar sergilemeye çalıştıkları bir devredir.İmparatorluk ise, kendisine ‘hasta adam’ gözüyle bakılan devleti bir müddet daha ayakta tutabilmek için birtakım sıkı tedbirler almak zorunda kalır. Bu dönemin sert görünüş hürriyet anlayışını adeta bir fikri sabit hale getiren bu devir gençlerinde ruhi bir bunalım yaratmıştır. Özellikle devletin içten ve dıştan maruz kaldığı bu tehlikeleri önleyebilmek için alınan tedbirler, Tanzimatçıların sahip oldukları hürriyet havasına imkan vermiyordu.Bu imkansızlık gençleri ruhi bunalımlara sevk ediyordu.1877 Osmanlı-Rus harbinin kötü sonuçlanması üzerine,1876’da açılan Meclis-i Mebusan tekrar kapatılır.Devlet Rumeli’de istiklalini kazanmaya çalışan azınlıklar karşısında bile zayıf duruma düşer.Dünyayı kaplayan hürriyet, milliyet ve istiklal cereyanlarının, özellikle batılı büyük devletlerin gayretleriyle hızla gelişmesi, devlet yönetimini de bunaltır.Bu yüzden alınan tedbirlerin dozu biraz daha artar.Kendi tebası olan yabancı toplulukların dıştan desteli isyan teşebbüslerini önleme imkanı daralır.Büyük devletlerin her zengin coğrafyaya sahip olma istekleri gittikçe bir ihtiras halini alır.Kendi aydınları tarafından bile desteklenme talihini kaybeden imparatorluk yönetiminin alınan bu sıkı tedbirlerin sebebini açıklayamaması, yönetimi gençlerin gözünde tek suçlu durumuna düşürüyordu.

İdealist fikirlerle ortaya çıkan Jön Türklerin dış tehlikeler karşısında tam bir milli bütünlük içerisinde bulunulmak yerine, işi Ermenilerle iş birliği yapacak kadar ileri götürmeleri, yönetimin aldığı tedbirleri daha da arttırmasına yol açar.Bu arada saray yönetimi içinde, hoşnutsuzluğu gittikçe nefrete dönüşen bu gençleri dış tehlikeler karşısında uyanık olmaya çağıracak tecrübeli ve bilgili kişiler bulunmamaktaydı. Devletin maruz kaldığı bu tehlikeler karşısında bir kısım münevverler hadiselere kayıtsız kalırken, bir kısmı ise kendisini koyu bir Avrupa perestliğin kucağına atıyordu. Babıali’nin nüfusunu Abdülhamit, tamamıyla ortadan kaldırıp, Yıldız’ı hakim vaziyete getirmiş,iktidar mevkilerine kendine uygun adamları geçirmek suretiyle, mutlak bir disiplin mekanizması kurmuştu.Bu hakimiyetini kontrol altında tutabilmek için bir hafiye teşkilatı kurmuştu.Bu öyle yaygınlaştı ki herkes padişaha yaranmak için birer hafiye kesilmişti. Çizdiğimiz bu siyasi tablonun karşısına medeniyetçiler şu görüşlerini ileri sürdüler:

  • Batıdaki düşünceleri, yaşayışları, tekniği aynen almalıyız.
  • Bir Avrupalı gibi olursak, onlara benzediğimiz için Avrupalılar bize saldırmazlar.


Medeniyetçiler, daha önce açıkladıkları gibi ‘İslam medeniyeti devrini tamamlamıştır’ derlerken, Avrupalıların (Hıristiyan) medeniyet ve tekniğinin hızla geliştiğini ileri sürmekteydiler.Halbuki şunu unutuyorlardı, hayran oldukları bu medeniyet, bir zamanlar Osmanlı devletinin himmetine muhtaç ve Osmanlı-İslam medeniyeti hayranı idi.Onlar Orta çağ engizisyonunu yaşarken, bizde ilim ve fen canlı bir şekilde devam ediyordu. Batı; düşüncede, sosyolojide ve teknikte bir gelişme göstermiştir.Ama Servet-i Fünun gençliğine göre biz bunların hepsini aynen almalıyız. Ama şunu akıl edemediler ki; her milletin düşünce, yaşayış ve sosyal yapısı farklıdır. Bu bunalımlı ve buhranlarla dolu zor dönem 1908’de son bulur. Devlet yönetimi İttihat ve Terakki cemiyetinin eline geçer. Fakat felaketler zinciri yine de son bulmaz. Devlet İttihat ve Terakkinin tecrübesiz hareketi sonucu Balkan harbinin getirdiği başarısızlıklarla sürüklenir. Bu edebiyat o dönemin siyasi durumu, anlatırken d belirtildiği gibi, hürriyetsizlik anlayışının o dönem gençlerince bir bunalım olarak görüldüğü devrede kuruldu.Bu dönem, batının sadece edebiyat kaynağı olarak görüldüğü gibi, hürriyet kaynağı olarak ta görüldüğü devredir. Bu dönemde batıya olan hayranlık had safhaya ulaşmıştır. Bu siyasi dönemde yetişip edebiyat yapmaya çalıştırlar.Böyle bir durum bütün millette doğurduğu hastalık, melankoli, hayattan bezginlik ve kaygısızlık şüphesiz onlarında ruhunda aynı tesiri uyandıracaktı. Bu cereyanın edebiyatçıları, şark kültüründen evvel ve şark edebiyatından önce batı edebiyatını tanımışlardır. Hatta aralarında bunu bir iftihar vesilesi sayanlar da vardır. Sosyal meselelerin serbestçe konuşulamayışı,bu hususta kendini göstermek isteyen iradelerin susturuluşu, herkeste bir neme lazımcılık hissi doğurmuştu.Herkes kendi derdine ve kendi keyfine düşmüş,sosyal sorumluluk duygusu tamamen yok olmuştu.Meseleleri söz söylemek olan edebiyatçılar başka mevzular aramaya başlamışlardı. Şu fikirleri ileri sürdüler: a-Avrupa imparatorluk ve derebeylik dönemini aşmıştır.(1789 Fransız ihtilali ile) b-Avrupa da (bilhassa Fransa’da) burjuvazi adı verdiğimiz şehirlilerle işçiler gibi iki tabaka vardır. Bu iki tabakanın çekişmesiyle iki edebiyatta buna bağlıdır. Bizde de benzeri yapılar gerçekleşmediği takdirde, edebiyatımızın gelişmesi mümkün değildir.

Servet-i Fünün Sanat Anlayışının Başlangıcı



Tevfik Fikret ve Ahmet İhsan Recaizade Mahmut Ekrem’in talebeleri olmak dolayısıyla onunla yakından temasta idiler. Halid, İzmir’de üstadı eserlerinden tanıyor, hatta görüşüp konuşuyorlardı. H.Cahit ise daha birleşmeden önce Fikret’i tanıyordu. Kısaca bu edebiyat cereyanı içindekiler birbirlerini daha önceden tanımış ve kaynaşmışlardı. Servet-i Fünuncuların düzenli tahsil görmeleri, okudukları Avrupai mekteplerde, Avrupalı edipleri yakından öğrenmeleri ve hemen hemen hepsinin orta tabaka ailelerden gelmeleri, onlarda ortak bir sanat zevkinin doğmasına yol açmıştır. Fakat aynı sanat zevkine sahip olmalarına rağmen bu zevki aksettirişleri farklıdır. Bu edebiyatta Tanzimat’ta olduğu gibi bir siyasi ve aktif bir fonksiyon yoktur. Aşırı alafrangalılık bu edebiyatın en çok kınanan özelliklerindendir. Memleket meseleleri ve Anadolu insanının yaşayışı,bazı küçük denemeler dışında bu edebiyatta mevcut değildir.Yaşadıkları siyasi devir onları hakikatten kaçmalarına,günlük meselelerle ilgilenmemelerine sebep olmuş. Hüzne düşkünlük ferdiyetçilik gibi duygularını beslemiştir. Solgun çiçeklerden, düşmüş sarı yapraklardan bahseden ve kadın denince bunun bile veremlisinin makbul sayıldığı bu dönemin özelliği,onların özel hayatlarına girmiştir.Verem, intihar, kimsesizlik ve inziva, aşkı ölümle neticelenmek, sarı-siyah gibi daha çok hastalığı ve ölümü temsil renkler, karanlık mevzular onların ortak sanat çizgileridir. Servet-i Fünun Edebiyatı 1895 yılında başladı. Bu yılın sonlarında Recaizade’nin teşvik ve aracılığıyla, Servet-i Fünun mecmuasının baş muharrirliği, onun en kıymetli talebesi Tevfik Fikret’e verildi. Bu sanat çizgisine dahil olup başka dergilerde (Mektep, Maarif, Hazine-i Fünun, Mirsat ve Malumat) yazan birçok şair ve yazar Servet-i Fünunda toplandı. Hep birden Servet-i Fünun edebiyatı denilen bir edebi çığırı açtılar.

Servet-i Fünun Edebiyat Anlayışı

  • Çağdaş Fransız edebiyatına benzer eserler vermek ve bu eserlerde sanat için sanat anlayışına bağlı kalmaktır.
  • Servet-i Fünuncuların örnek aldıkları Fransız yazarları, realistlerle natüralistlerdir. Aynı edebiyatın şiirde yaptığı yeniliklerde kısmen Parnasse, kısmen Symbolisme akımlarının izleri vardır.
  • Bu edebiyatın bir diğer özelliği, Avrupa tipi eserler vermek yolunda Tanzimat edebiyatından daha becerikli, daha çalışkan oluşudur.
  • Servet-i Fünuncular, kendilerinden önceki Avrupai Türk edebiyatını hem iptidai, hem yetersiz buluyorlardı. Onlara göre, Tanzimat edebiyatı: J.-J. Rousseau'dan beş on sayfa, La Fontaine' den birkaç efsane, Vefik Paşa'nın Moliere adaptasyonları, sayısı onu geçmediği halde sanat bakımından hiç de başarılı sayılamayacak birkaç hikaye'den ibaretti. Servet-i Fünuncular, Türkiye'ye tam anlamıyla Avrupai bir edebiyat getirdiklerine inanıyorlardı.
  • Servet-i Fünuncular, herhangi bir halk sınıfına hitap etmekten uzak kalmışlardır. Servet-i Fünuncular, yurt çoğunluğunun bedii-içtimai ihtiyaçlarını düşünmemiş: Yurdun, İstanbul dışı hayatiyle çok az ilgilenmiş, mevzularını Avrupalılaşmış aydınların hayatından almış ve yine onlar için yazılmış bir salon edebiyatı meydana getirmişlerdir.
  • Eserlerini mübalağalı derecede aristokrat bir dille yazmaları, baskısı yüzünden hiç bir sosyal hareketin başına geçmek imkanı bulamayışları; nihayet, karakter bakımından toplumcu olmaktan çok, sanatkar bir ruh taşımaları, onları daha çok yüksek sanat eseri oluşturma anlayışına bağlı bırakmıştır.


Servet-i Fünun Edebiyatında Dil Anlayışı



  • Servet-i Fünun yazarları, Namık Kemal'den çok, Abdülhak Hamid'in eserlerindeki yeni ve göz alıcı Osmanlı Türkçesini beğenmişlerdir.
  • Servet-i Fünun lisanı fazla külfetli ve aristokrat bir dildir.Yazılarında süslü cümleler kullanarak, zarif, ahenkli, fakat işitilmemiş kelimeler sıralamak hevesindedirler.
  • Onlar, bilhassa Farsça kelimelerin söylenişinde adeta bir alafrangalık buluyor, Farisi terkiplerle birleşik sıfatları, Fransızca söyleyişleri andırdıkları ve herkesçe bilinmeyen sözler oldukları için, zevk ve hevesle kullanıyorlardı.
  • Fransızcada rastladıkları Neige d'or (Altın kar) terkibini Farsça, berf-i zerrin ifadesiyle, Frisson iamineux (Işıklı titreyiş) terkibini, lerze-i ruşen şekliyle Farisileştirmekte özel ahenk buluyorlardı.
  • Dilde milliyetçilik hareketlerinin kuvvetli bir çığır halini almadığı o devirde, halk Türkçe’sinin inceliklerini bilmeyen Servet-i Fünuncular için, Servet-i Fünun dilinden başka bir lisan kullanmak kolay değildi. * Servet-i Fünun lisanı, sade Türkçe bakımından zararlı olmuş, fakat edebiyat sanatının gelişmesine ve daha zengin bir ifade vasıtası bulmasına hizmet etmiştir.
  • Fikret'in, Cenab'ın, Süleyman Nazif'in şiir ve nesirlerinde örneklerini gördüğünüz ve Halid Ziya'nın yazılarında süslü cümleleriyle karşılaştığınız Servet-i Fünıın dili, sanatkarlarının zevkle, hatta sevgiyle kullandıkları bir lisandı.
  • Bu dil, aşırı bir şekilde Farisi terkipleri ve birtakım Edebiyat-ı Cedide vasf-ı terkibileri ile, yani Fars kaidesiyle yapılan birleşik sıfatlarla süsleniyor, kolaylığını, ahengini ve akıcılığını bu güzel, fakat yabancı unsurlardan alıyordu.
  • Zaman zaman: Saat-ı semenfam = Yasemin renkli saatler gibi, devrin klasik lisan kurallarına ve klasik söyleyiş mantığına aykırı olarak yapılan bu yabancı terkiplerin Servet-i Fünun diline -bütün itirazlara rağmen- bir vecize zarifliği ve bir vecize zenginliği verdiği meydandadır.
10. Servet-i Fünun Edebiyatı'nın en önemli başarısı, edebiyat türlerinde yaptığı yeniliklerde ve bu türlere daha Avrupai bir görüşle bakmasındadır. Bu sebeple, Edebiyat-ı Cedide'yi, belli başlı edebiyat türlerine göre gözden geçirmek yoluyla tanıtmak daha yerinde olur....

Servet-i Fünun Şiiri

  • Edebiyat-ı Cedide şiiri, gerek dil, gerek şekil, gerek şiir anlayışı bakımından Tanzimat şiirinden epey farklıdır. Servet-I Fünun şiirinde her şeyden önce, bir musiki zevki ve kuvvetli bir musiki lisanı vardır. Bu lisan, dış musikisi, vezin ve şekil kusurluğu bakımından en ziyade Fikret'in nazmında gelişmiş; iç musikisi, yani doyurucu şiir olabilmek özelliğini de en çok Cenab'ın şiirlerinde göstermiştir.
  • Edebiyat-ı Cedide şairleri, açık ve kapalı hecelerden kurulu Türkçe’ye Divan edebiyatı yüzyıllarının kazandırdığı üçüncü heceyi, yani, uzun heceyi mısralarında Türkçe’nin tabii bir sesi gibi kullanmışlardır.
  • Servet-i Fünun şairleri, aruzun Türk dili musikisine en uygun kalıplarına zevkle ve ihtimamla seçerek kullanmış, Türkçe’yi bu vezinlere yerleştirmekte ustalık göstermişlerdir.
  • Edebiyat-ı Cedide şairlerinin nazım şekilleri bakımından yaptıkları değişiklik, Avrupa şiirinin klasik bir nazım şekli olan sonnet'yi kullanmaları ve yine aruz vezniyle bir serbest nazım hareketi yapmalarıdır.
  • Onların, Divan şiirindeki müstezat şeklini genişleterek yaptıkları bir serbest nazım cereyanı, bilhassa Fikret ve Cenab gibi şairler tarafından başarıyle yürütülmüştür.
  • Kafiye anlayışları da şekilden çok ses benzerliğine dayanır. Servet-i Fünuncular bu anlayışı, Recaizade Ekrem'in, kafiye göz için değil, kulak içindir• cümlesiyle ifade ediyorlardı.
  • Divan şiirinde bir mısra, ya da bir beyitte tamamlanan manzum cümle anlayışı da, kesin olarak Servet-i Fünuncular tarafından değiştirilmiştir. Bir sözün bir beyitte başlayıp, diğer bir -veya birkaç- beyit boyunca devam ederek, bir başka beytin ortalarında bitmesi tarzındaki serbest söyleyişi, kesin olarak -ve adeta kendi şiirlerinin karakteristik vasfı halinde- tatbik eden şairler, Servet-i Fünun şairleridir.
  • Edebiyat-ı Cedidecilerin şiirde yaptıkları diğer bir yenilik de, onun mevzuunu genişletmiş olmalarıdır: Şiirimizde önce Hamid'in eserlerinde başlayan bu çeşitlilik, Servet-i Fünuncuların elinde hızla yayılmış ve Türk dilini hayatın iyi, kötü, çirkin, güzel, her hali, her duygusu, her düşüncesi, her sesi, her hadisesi için. şiir söylemek yolunda bir gelişmeye ulaştırmıştır. Ancak bu çeşitlilik, şiirleşen heyecanların yüceliğine engel olmamış, Servet-i Fünuncular, adi duyguları, adi sözlerle söyleyip, şiiri bayağılığa düşürmemişlerdir.


Servet-i Fünun Hikaye ve Romanı

  • Bu edebi tür, daha Tanzimat yıllarında bile, yeni şiirin gördüğü ölçüde itiraz görmemiş, bünyesindeki Avrupai yenilikleri Türk hayat ve edebiyatına daha kolay kabul ettirmiştir. Bunun başlıca sebebi, gazeteciliğin kuruluşundan beri edebiyatta nesrin daha geniş bir rağbet görmesi, nazmın ise hemen yalnız şiirde kullanılan bir ifade vasıtası haline gelmesidir.
  • Roman, Türk edebiyatında adeta yepyeni bir edebi tür diye karşılanmış, onun, eski ve manzum Şark hikayelerinin yerini aldığı, muhafazakarlarca fark edilmemiştir. Bu sebeple, önce tercüme eserlerle başlayan Avrupai Türk romanı, kısa zamanda telif eserlerin yazılmasını teşvik eden, geniş bir rağbet görmüştür.
  • Servet-i Fünun romancıları arasında ilk öğrenimlerinden beri, Avrupa dillerini ve edebiyatlarını öğrenmiş bulunanlar vardı. Bunlar, roman zevkini ya doğrudan doğruya Batı edebiyatından, yahut yine Batı tesiri altında gelişen Tanzimat romanından almış bulunuyorlardı. Yeni romancılar, eski Türk edebiyatına zevk, şekil ve edebi anlayış bakımından bağlı bulunmadıkları için, Türkiye'de Avrupai roman ve hikayenin gelişmesi yolunda tam bir cesaretle ve geriye bakmadan çalışabilmişlerdir.
  • Tanzimat'ın hikaye ve romanı, Fransız romantiklerinden biraz da realistlerden örnek almıştı. Servet-i Fünun romancılarına örnek olanlar da, genel olarak realist ve natüralist Fransız edebiyatıyle, yine Fransa'da bir psikolojik roman çığırı açan yazarlardır.
  • Batı'ya dönüşün kuvvetli oluşu ve eski Doğu'dan hatıra taşımayışı yüzünden, Servet-i Fünun romanının yalnız roman mimarisi değil, hayatı ve kahramanları da biraz Avrupaidir. Bununla beraber, Edebiyat-ı Cedide romancılarının roman dünyamıza içinde bulundukları sosyal hayattan bazı kuvvetli tipler ve sahneler getirdikleri inkar olunamaz. Halid Ziya'nın Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil tipi, Aşk-ı Memnu'daki Firdevs Hanım, Nihal ve Bihter, o devir İstanbul'unda yaşamışlardı.
  • Servet-i Fünun'un küçük hikayesi, daha çok, Sami Paşazade Sezai'nin ulaştığı merhaleden harekete geçmiş durumdadır. Servet-i Fünun yazarlarının kitaplar dolusu küçük hikayeler yazmaları çok önemlidir, Bu yazarların yaşadıkları çağlar, Türkiye'de küçük hikaye edebiyatının altın devri sayılır. Küçük hikayenin, yazarlar ve okuyanlar arasında gördüğü rağbet, Servet-i Fünun'dan sonra da yeni birtakım küçük hikayecilerin yetişmesini sağlamıştır.

    ek bilgi

    Edebiyat-ı Cedide Türk edebiyatında batı medeniyetinin etkisiyle meydana gelen yenilik akımı (1896-1901). Temsilcileri haftalık Servetifünun dergisinin çevresinde toplandığı için "Servetifünun edebiyatı" da denir. Edebiyatı Cedide hareketi, Tevfik Fikret'in (1867-1915) Servetifünun dergisinde yazı işlerini üzerine almasıyla (sayı: 256, 7 şubat 1896) başladı; «Edebiyat ve Hukuk» başlıklı tercüme bir yazıda geçen «Fakat bir gün geldi ki 1789 idaresiyle Fransa'da talak teessüs etti» cümlesinin Fransız ihtilalini işaret ettiği gerekçesiyle Abdülhamid II sansürü tarafından Servetifünun'un kapatıldığı tarihe (16 ekim 1901) kadar devam etti.


Edebiyatı Cedide topluluğunun meydana gelişini, Tanzimat edebiyatının son dönem sanatçılarından Recaizade Mahmud Ekrem (1847-1914) çevresinde meydana gelen edebiyat yeniliği tartışmaları hazırladı: Hasan Âsaf'ın «Burhan-ı Kudret» şiirinin Musavver Malumat dergisinde yayımlanmasından sonra, bu şiirde geçen abes ve muktebes kelimelerinin kafiye olup olamayacağı konusu, eski ve yeni edebiyat anlayışlarına bağlı olanlar arasında geniş bir tartışmaya yolaçtı.

Eski edebiyat taraftarları, Arap alfabesine göre bu kelimelerin sonlarındaki «s» harflerinden ilki se, ikincisi sin olduğu için kafiyenin söz konusu olamayacağını ileri sürdüler. Hasan Âsaf kendisini, «Kafiye göz için değil, kulak içindir» diyen Recaizade'-nin düşüncelerine dayanarak savundu.

Recaizade Ekrem, Maarif dergisinde, «Sanat müşkül ise de Muaheze Asan değildir» başlıklı yazısıyla, kafiyenin yazılışa göre değil, sese göre olması gerektiği görüşünü ileri sürmüştü. Tartışmanın genişlediği bir sırada, Recaizade'nin tavsiyesiyle Servetifünun dergisinin başına Galatasaray sultanisinde öğrenci olan Tevfik Fikret getirildi. Recaizade'nin görüşlerini destekleyen genç yazarlar eserlerini bu dergide yayımlamağa başladılar.

Tevfik Fikret'in şiir tenkit yazılarını Cenab Şahabeddin'in (1870-1934) şiirleri, Hüseyin Cahit'in (Yalçın) [1], Hüseyin Suad'ın (Yalçın) [2], Hüseyin Siret'in (özsever) [3], Müftüoğlu Ahmed Hikmet'in (1870-1927), Mehmed Rauf'un (1875-1931), Ahmed Şuayib'in (1876-1910) v.d.nin şiirleri ve yazıları takip etti. Bu yazarların meydana getirdiği yeni edebiyat anlayışı, Edebiyatı Cedide diye adlandırıldı.

Edebiyatı Cedide akımında Fransız edebiyatının geniş etkisi görülür. Şiirde sembolizm ve Parnasçılık, roman ve hikayede realist ve natüralist akım Edebiyatı Cedidecileri etkiledi. Abdülhamid II'nin istibdat yönetimi sırasında eser veren Edebiyatı Cedideciler, toplum meseleleriyle ilgilenmekten uzaklaştılar. «Sanat için sanat» düşüncesini benimsediler; aydınlar için yazdılar.

DİL VE ÜSLÛP

Edebiyatı Cedide yazarları geniş halk kütlelerine hitap etmek isteyen, halkı edebiyat yoluyla eğitmeyi amaç edinen Tanzimat yazarlarının dil anlayışından ayrılırlar. Eserlerinin dil bakımından başlıca özellikleri şunlar oldu:

1. Lügatlerden, yaygın olmayan Arapça ve Farsça kelimeler bularak kullandılar (nahcir, tiraje v.b.);

2. Arapça ve Farsça köklerden, Arap ve Fars dillerinin kurallarına göre yeni kelimeler türettiler (mükevkep, nevin v.b.);

3. Yabancı kurallara göre anlam bakımından yeni tamlamalar yaptılar (Havf-ı siyah, Saat-ı semenfam v.b.);

4. Yeni bileşik sıfatlar (vasf-ı terkibi) türettiler (tehi-baht, hayat-endiş v.b.);

5. Fransızca'dan bazı deyimleri çevirerek kullandılar (el sıkmak, dest-i izdivaç talep etmek v.b.).

Edebiyatı Cedidenin üslup özelliklerinin başında sözdizimiyle ilgili yenilikler gelir. Bunların başlıcaları da şunlardır:

1. Cümle sonlarında fiil çekimlerinin aynı şekilde tekrarlanmasından kaçınılarak, değişik zamanlar kullanılır; fiil cümlelerinin yanında fiilsiz cümlelere, isim cümlelerine yer verilir;

2. Cümle içinde bağ fiiller, bağlama edatları kullanılmadan kesik ifadelere başvurulur;

3. Bazen sıfatlar ismin sonuna getirilir;

4. Ara yere küçük cümleler sokularak cümle ikiye bölünür;

5. Mastarlar tek başlarına cümle gibi kullanılır;

6. Cümlenin içinde pekiştirme amacıyla «evet» sözüne yer verilir.

Bunlardan başka özellikle şiirde şu üslup yenilikleri görülür:

1. Cümleler mısra veya beyit sonunda bitmeyerek devam eder; 2. Fiilsiz cümleler kullanılır; 3. Mısradan mısraa geçen uzun cümleler arasına küçük cümlelerden yapılmış mısralar katılır; 4. Karşılıklı konuşma cümlelerine yer verilir; 5. «ve» edatı, «ah», «of» ünlemleri sık sık kullanılır.

ŞİİR

Edebiyatı Cedide şiiri, Tanzimat edebiyatında biçim ve öz bakımından başlayan batılılaşmayı geliştirdi. Özellikle Abdülhak Hamid'in (Tarhan) [4] ve Recaizade Ekrem'in Türk şiirine getirdikleri yenilikleri devam ettirdi. Edebiyatı Cedide şiiri, Tanzimat şairlerinin divan şiiri ile Fransız şiirinin nazım şekillerini birarada kullanmalarına karşılık, divan şiirinin nazım şekilleriyle meydana getirilen ilk denemelerden sonra bu şekillerden uzaklaştı. Edebiyatı Cedide şairleri şu nazım şekilleriyle eser verdiler:

1. Fransız şiirinden alınan şekiller (msl. sone'ler);

2. Divan edebiyatından alınan ve değiştirilerek Fransız şiirin-deki serbest nazım örneklerine yaklaştırılan serbest müstezat;

3. Divan şiirinde de, Fransız şiirinde de bulunmayan ve kafiyelemede kolaylık sağlayan yeni şekiller.

Edebiyatı Cedide şiirinde kesin olarak gerçekleştirilen yeniliklerden biri, anlamın bir beyitte tamamlanması geleneğinin yıkılmasıdır. Böylece şiirin içinde parçalar halinde kalan güzellik anlayışından kurtulmak ve şiirde bütünlük kurmak mümkün oldu. Bu şiir, kafiyenin göz için değil, kulak için olması gerektiği anlayışına dayandı. Genellikle aruz veznini kullanan edebiyatı cedide şairleri, kelimelerin söyleniş değerine önem verdiler; Türkçe kelimeleri Arapça ve Farsça kelimelere benzeten imaleleri elden geldiği kadar azalttılar.

Batı edebiyatı örneklerine dayanarak, şiir konularını büyük ölçüde genişlettiler. Bu dönemde Tanzimat edebiyatına ait olan, «her güzel şeyin şiire girebileceği» şeklindeki anlayış değiştirildi. «Güzel» olmayan konular da şiirde işlenmeğe başlandı. Hayattan alınan basit olaylar şiir konusu oldu. Fakat çoğunlukla ferdi duygulara, hayallere yer verildi: aşk, tabiat ve aile hayatı başlıca temalardı.

Tanzimat şiirinin yöneldiği metafizik ve sosyal temalar pek az kullanıldı. Bu arada aşk teması, romantik anlayışla işlendi; tabiat sübjektif açıdan anlatıldı. Bu şiirde aile hayatına ait duygular, toplum hayatından uzaklaşmamanın ifadesi olarak, şairlerin özel hayatlarına kapanma eğilimlerini dile getirdi.

Edebiyatı Cedide şairleri çevreden ve gerçeklerden kaçış düşüncesine bağlıdır. Yalnızlık, sükunet ve inziva istekleri marazi bir duygulanış ve hayal tarzı meydana getirdi. Hayal ile hakikat arasındaki çatışma edebiyatı cedide şiirinin en çok işlenen konularından biridir. Bu çatışmanın aşkta ve hayatta daima hayal kırıklığına yolaçtığı anlatılır, önemli temalardan biri de maddilik-manevilik çalışmasıdır.

Edebiyatı cedideciler maddi hayattan nefret ettiklerini belirtirler; gerçek hayattan uzaklaşarak hayal dünyasına ve tabiata sığınırlar. Aşkta kadınların maddi isteklerinden tiksindiklerini anlatırlar. Hüzün ve ıstırap duygusuna geniş yer verirler. Hastalık ve tasayı geniş ilham kaynaklarından biri olarak kullanırlar.

Edebiyatı Cedide şiirinin başlıca temsilcileri Tevfik Fikret, Cenab Şahabeddin, Hüseyin Siret, Hüseyin Suad, Ali Ekrem (Bolayır) [5], H. Nazım (Ahmed Reşid Rey) [6], Süleyman Nesib (Süleymanpaşazade Sami) [7], Süleyman Nazif (1869-1927), Faik Âli (Ozansoy) [8], Celal Sahir'dir (Erozan) [9].

Edebiyatı Cedide şiirinin Cenab Şahabeddin ile birlikte en önemli temsilcisi olan Tevfik Fikret, bu şiirin özelliklerini meydana getiren bütün yenilikleri kendi eserine uygulamıştır: söyleyişin tabii ve yer yer sade bir nesir yapısı kazanması, şekil ve kafiyenin serbestleşmesi, kelime çeşitleriyle fiil kiplerinin değişik kullanılışları sonucunda aruzun tabiileşmesi gibi...

Tevfik Fikret'in edebiyatı cedide dönemindeki şiirleri ferdi duygulara, tabiata, yaşanmış hayat sahnelerine dayanır ve romantik-lirik bir nitelik taşır. Fransız edebiyatının ve çağdaş akımların (sembolizm, parnasçılık) etkisini tanıyan Cenab Şahabeddin'in şiiri özenli bir müzikaliteye dayanır, istiarelere ön planda yer verir. Aşk ve tabiat temalarını işler. Alafranga yaşayıştan gelen zevk özellikleri gösterir. Tevfik Fikret ile Cenab Şahabeddin'in getirdiği yenilikleri devam ettiren edebiyatı cedidecilerden Hüseyin Siret, şiirinin hasta lirizmi ile dikkati çeker. Hüseyin Suad zaman zaman maddileşen bir aşkla birlikte içine kapanık marazi bir duygululuğu dile getirir.

Namık Kemal'in oğlu olan Ali Ekrem, ferdi duygular yanında, konusunu 1877 yunan savaşından alan ve köylü-asker bir kahramanı canlandıran Vasiyet şiiriyle dikkati çeker. Şiirlerinde H. Nazım takma adını kullanan Ahmed Reşid, Recaizade Ekrem ile Abdülhak Hamid'in geniş etkisi altındadır. Dar çerçeveli bir lirizmi, oldukça karışık bir ifadeyle dile getirir. Süleyman Nesib takma adıyla tanınan Süleymanpaşazade Sami'nin şiirlerinde, aşk temasının yanı sıra, başkalarının dertlerine karşı beslenen acıma duygusu da geniş ölçüde yer alır.

1908'den sonraki eserlerinde milli heyecana, sosyal konulara yönelen ve asıl ününü bunlarla yapan Süleyman Nazif'in, edebiyatı cedide dönemindeki şiirlerinde romantik duygu ve hayaller hakimdir. Faik Âli'nin edebiyatı cedide dönemi şiirlerinde kadın ve aşk, hüzün veren tabiat manzaraları, karamsarlık v.b. temalar ağır basar. Edebiyatı Cedide topluluğunun en genç üyesi olan Celal Sahir'in bu dönemdeki şiirlerinde ise hasret duyguları ve cana yakın bir samimiyet görülür.

ROMAN VE HİKÂYE

Türk edebiyatına Tanzimat'tan sonra giren yeni türlerden olan roman ve hikaye, edebiyatı cedide devrinde gelişti ve ilk usta romancılar bu devirde yetişti. Edebiyatı Cedide dönemindeki roman ve hikaye başlıca şu özellikleri gösterir:

1. Yazarlar realizm ve natüralizm akımlarının etkisindedir;

2. Anlatım tekniği Tanzimat edebiyatına göre daha gelişmiştir;

3. Batı edebiyatından alınan metotla yerli hayata ait olaylar anlatılırken zaman zaman batı hayatından aktarılan olaylara ve kişilere de yer verilmiştir. Çoğunlukla İstanbul'da geçen olaylar anlatılmıştır;

4. Kahramanlar genellikle aydınlar arasından seçilmiştir; okuyucu kütlesi de aydınlardır;

5. Kahramanlar arasında kadın ile erkek aynı seviyededir. Tanzimat edebiyatındaki cariye, odalık v.b. gibi kadın tipleri ve zavallı, hain, ahlak düşkünü v.b. kadın karakterleri yerine, erkeklerin karşısında kendi varlık ve kudretlerini bilen tipler canlandırılır;

6. Konuşma dilinden uzaklaşan bir anlatım kullanılmıştır; Arapça, Farsça kelime ve tamlamalara geniş ölçüde yer verilmiştir; cümle yapısında Fransızca'nın kuruluşuna uygun sözdizimi özellikleri görülür; üslup özellikle tasvirlerde çok süslüdür.

Edebiyatı Cedidenin roman ve hikaye alanında eser veren yazarları Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945), Mehmed Rauf, Hüseyin Cahit, Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Saffeti Ziya'dır (1875-1929).

Halit Ziya Uşaklıgil, daha önce Cambaz Kız hikayesinin çıktığı Servetifünun (sayı: 109) dergisinde, edebiyatı cedide topluluğuna katıldıktan sonra Mai ve Siyah romanını yayımladı. Edebiyatı Cedidenin öz ve biçim bakımından bütün özelliklerini toplayan bu eser, romantik çizgiler taşıyan bir kahramanın (Ahmet Cemil) çevresinde gerçekçi özelliklere de yer vermektedir.

Halit Ziya'nın edebiyatı cedide döneminde Servetifünun dergisinde tefrika edilen diğer eserleri Aşk-ı Memnu («Yasak Aşk») ye Kırık Hayatlar'dır. İstanbul'da hazır yiyici ve alafrangalık düşkünü zümrenin hayatını anlatan Aşk-ı Memnu, kuvvetli tekniği ve psikolojik tahlilleriyle yazarın en başarılı eseri sayılır. Servetifünun'un kapanması üzerine yayımı yarım kalan Kırık Hayatlar, orta ve yoksul tabakadan kahramanların serüvenini günlük hayatın tabiiliği içinde anlatan bir töre romanıdır. Halit Ziya'nın edebiyatı cedide döneminde yazdığı hikayeleri (Bir Yazın Tarihi [10], Solgun Demet [11]) genellikle halk tabakasının hayatını ve halk tiplerini canlandırır. Bunlar, hikaye türünün sekil özelliklerini geliştiren eserlerdir.

Edebiyatı Cedide romanında psikolojik tahlile en geniş yeri veren Mehmed Rauf, Eylül (1900) adlı eserinde varlıklı ailelere mensup kahramanlar çevresinde geçen bir aşkı, Halit Ziya'dan daha sade ve özenti-siz bir dille anlatır. Hüseyin Cahit de Servetifünun'da yayımlanan Hayal içinde romanında ruh tahlillerine yer verir. Hayatı Muhayyel (1897), Hayatı Hakikiye Sahneleri (1910) adlı kitaplarında topladığı hikayelerinde halktan kimselerin hayatına pek az eğilen Hüseyin Cahit, öteki edebiyatı cedide yazarlarından daha sade ve yapmacıksız bir dil kullandı.

Ahmed Hikmet Müftüoğlu'nun Haristan (1901) adlı kitabında topladığı hikayeleri daha çok şairane sözlerle kurulmuş, özentili mensur şiirlerdir. Süslü bir üslupla, olağanüstü olayları anlatır. Servetifünun'da tefrika edilen (1896-1897) Salon Köşelerinde romanıyla tanınan Saffeti Ziya, bu eserinde, İstanbul'daki yabancıların, onlarla ilişkisi olan sosyetenin, salon hayatının geniş bir tasvirini yapar.

EDEBİYAT TARİHİ VE TENKİT

Edebiyatı Cedide yazarları batı edebiyatıyla yakından ilgilendiler. Özellikle örnek tuttukları Fransız edebiyatıyla ilgili incelemeler yayımladılar. Bunlar arasında Halit Ziya Uşaklıgil'in roman sanatının tarihi ve özellikleriyle ilgili Hikaye (1889) adlı eseri, Servetifünun'da yayımlanan Alphonse Daudet hakkındaki incelemesi, Mehmed Rauf'un Paul Bourget üstüne yazısı sayılabilir. Ahmed Şuayıp'ın Hayat ve Kitaplar (1900) adlı eserinde de Taine ve Flaubert başta gelmek üzere bazı batılı yazarlar hakkındaki incelemeler toplanmıştır.

Edebiyatı Cedide devrinin belli başlı tenkit yazılarından bir kısmı Muallim Naci ile Recaizade Ekrem arasında Demdeme do-layısıyla meydana gelen tartışmayı devam ettirdi. Yeni edebiyata yöneltilen saldırılar yüzünden doğan tartışma konularından biri de dekadanlıktır. Bu tartışmalarda edebiyatı cedide akımını hararetle savunan Hüseyin Cahit tenkit yazılarını Kavgalarım (1910) adlı kitabında topladı.

Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin'in Servetifünun dergisi, Tarik gazetesi v.d.'deki tenkit yazıları ile edebiyat sohbetlerinden başka bu dönemin edebiyat tartışmalarına ismail Safa'nın Mülahazat-ı Edebiye (1897), Lütfi Fikri'nin Tecrübe-i İntikal: Duhter-i Hindu (1900) gibi eserlerinde rastlanır.



Diğer anlamları

edebiyat-ı cedide

Osmanlıca edebiyat-ı cedide kelimelerinin Türkçe karşılığı.
1896 - 1901 tarihleri arasında Avrupa te'siri ile meydana gelen edebiyat cereyanına verilen isim. Yeni edebiyat. Servet-i Fünun Edebiyatına verilen ad.

Görüşler

Bu konuda henüz görüş yazılmamış.
Gürüş/yorum alanı gerekli.
Markdown kodları kullanılabilir.

Edebiyat-ı Cedide
edebiyat-ı cedide