Edmund Husserl

Çağımızda fenomonoloji olarak bilinen çağdaş felsefe okulunun kurucusu olan ünlü Alman filozof. 1859 yılında, Moravya’da dünyaya gelmiş olan Husserl, önce matematik tahsil etmiş ve daha yirmi üç yaşındayken, ünlü bir matematikçinin asistanı olmuştur. O, daha sonra psikoloji alanına da yönelmiş, bu alandaki çalışmalarının da etkisiyle, yeni ve orijinal bir öğreti meydana getirmiştir. Temel eserleri: Logische Untersuchungen (Mantık Araştırmaları), Philosophie der Arithmetik (Aritmetik Felsefesi),

Edmund Husserl

Çağımızda fenomonoloji olarak bilinen çağdaş felsefe okulunun kurucusu olan ünlü Alman filozof. 1859 yılında, Moravya’da dünyaya gelmiş olan Husserl, önce matematik tahsil etmiş ve daha yirmi üç yaşındayken, ünlü bir matematikçinin asistanı olmuştur. O, daha sonra psikoloji alanına da yönelmiş, bu alandaki çalışmalarının da etkisiyle, yeni ve orijinal bir öğreti meydana getirmiştir. Temel eserleri: Logische Untersuchungen (Mantık Araştırmaları), Philosophie der Arithmetik (Aritmetik Felsefesi), Cartesianische Meditationen (Kartezyen Düşünceler), Formale und Transendentale Logik (Formel ve Transendental Mantık) Krisis der Europaischen wissenschaften und die Tranzsendentale Phanomenologie (Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenomenoloji)

Temeller, Bilimsel aklın, pozitivist düşünüşün, ahlaki ve kültürel değer alanını da kapsayan yayılmacılığına, pozitivizm ve doğalcılığın doğa bilimlerinden hareketle oluşturduğu bir değer ve yaşama felsefesine karşı çıkmış olan Husserl, ‘tin’in doğal dünyanın nesneleriyle aynı tür ya da düzeyden bir varlık olmadığını ve dolayısıyla, doğa bilimlerinde geçerli olan aynı açıklama kategorilerine tabi tutulamayacağını savunmuştur.

Husserl’in doğalcılığa” bu kadar şiddetle karşı çıkmasına neden olan şey, doğalcılığın içerdiği kuşkuculuk ve göreciliktir. Bu bağ­lamda Hegel ve Dilthey’ın başarısız olduğu­nu öne süren filozof, görecilikle baş etmenin tek yolunun kuşkuculuğu (paranteze almayı) veya Aydınlanma akılcılığının eleştirel tavrı benimsemek olduğunu söylemiştir.

Başka bir deyişle, kesin ve dakik bir felsefenin her türlü ön kabulden bağışık olması ve tıpkı Descartes’la Kant’ın yaptığı gibi, özne ya da bilinçten hareket etmesi gerekti­ğini belirten Husserl’e göre, mutlak, bilinçte olmak durumundadır. Felsefede Kant ve Fichte’nin mirasçısı, Descartes’ın izleyici­si olmak durumunda olan Husserl, mutlakların felsefe sahnesinden uzaklaşmasının, yalnız felsefe için değil, fakat uygarlık için de gerçek bir kriz doğurduğu inancındadır. Husserle göre, kuşkuculuk, işte bu durumun bir sonucudur. Nietzsche‘nin göreciliği ve Dilthey’ın tarihselciliğidir ki, bu kuşku­culuğu ortadan kaldıramadıktan başka, onun pekişmesine hizmet etmişlerdir. Felsefenin bilim adamları ve empiristler tarafından reddedilmesi de, açık bir başarısızlık itirafından başka bir şey değildir. Bundan dolayı, Husserl fenomenolojisiyle, felsefeye bilimsellik statüsü kazandırmayı, Avrupa düşüncesini akıl yoluna sokmayı amaçlar.

Fenomenoloji: Buna göre, transendental bir filozof olarak Husserl, her tür bilginin nesne kuran öznelliğin başarılarında temel­lendiğini öne sürmüş ve yaşamı boyunca, bilmenin öznelliği ile bilinen içeriğin nes­nelliği arasındaki ilişkiyi araştırmıştır. Bu­nunla birlikte, bilinçten ya da özneden yola çıkarken Husserl, psikolojizm batağına düş­mekten de ısrarla sakınmıştır. O, aritmetiğin doğrularının psikolojik sayma süreçleri ya da işlemleriyle ilgili empirik genellemeler olmadığına, olduğu takdirde, bu süreçlerin doğallıkla kişiden kişiye, toplumdan toplu­ma ve çağdan çağa farklılık göstereceğine inanır. Zorunlu doğruları bilinçteki çağrı­şımlara, empirik genellemelere indirgemek olanaklı değildin böyle bir şey yapılırsa, her şeyden vazgeçerek, psikoloji ve antropo­lojiyle yetinmek gerekir.

Husserl buna göre, tıpkı Descartes ve Kant’ın yaptığı gibi, inançlarımızdan bazı­larının bilgi adını almaya hak kazanabilme­si için, yalnızca doğru olmakla kalmayıp, diğerlerine temel olacak şekilde zorunlu ol­ması gerektiğine inanmıştır. Bundan dolayı, bilincin dışına çıkmamak gerekir. Bilincin dışına çıkmak, kendinde şeylerle deneyimin nesneleri arasında bir ayırım yapmak, kuş­kuculuğu davet etmektir. Öte yandan, bilin­ce, psikolojinin yaptığı gibi, çağrışımcı bir bakış açısından yönelmek de psikolojizme yol açmaktır. Öyleyse, yapılması gereken şey, deneyime ilişkin yeni ve nesnenin bi­lincin dışında gerçekten varolup varolmadı­ğına bakmaksızın geçerli olacak bir tasvir sunmaktır.

Husserl, bu çerçeve içinde bilincin apa­çıklığına dayanır. Onun kurduğu fenomeno­loji, nesnel doğruya ulaşmak amacıyla, öz­nelliğe dönüşten meydana gelir. Hakikat bilinçte, bende bulunmak durumundadır, başka hiçbir yerde değil. Buna göre, fenome­noloji, deneyimin. tecrübenin zorunlu ve tümel doğrularını çıkarsamak ve tasvir etmek amacıyla, bilincin özsel yapılarının in­celenmesinden oluşur. Fenomenolojik tasvi­rin amacı, deneyimde verilen özlere ya da idealara ulaşmak, deneyimin çeşitli olguları­nın ve teorilerinin göreliliğinin ötesine geçe­rek, doğrudan ve aracısız sezgide verilen yönlerini yakalamaktır. Husserl, Kant ve Hegel’den farklı olarak, dedüksiyon ya da diyalektiğe değil de, apaçıklığa; duyuların açıklığına değil de, bilincin doğrudan ve ara­cısız olarak sezilen apaçıklığına yönelir.

Başka bir deyişle, ona göre, nesne kuran öznellik olarak bilincin doğasını anlamak için, bize dünyayı özsel yönleriyle bilme imkanı verecek olan saf ya da transendental bilinç alanına girmemiz gerekmektedir. Bi­linci fenomenolojik bir biçimde ya da saf fe­nomen olarak veya göründüğü şekliyle ince­lemek durumunda olduğumuzu söyleyen Husserl’e göre, fenomenoloji, gözlemden çok, algıyı içermekte olup, bilinç akışının bi­reysel bileşenlerini gözlemez, fakat zihinsel fenomenlerin özünü sezgi yoluyla kavrar.

Husserl işte, bu çerçeve içinde, sözcükle­rin anlamını açıklayan sözel ve analitik nite­likteki bir bilgiden daha fazla bir şey olan her tür bilginin deneyime. tecrübeye dayanmak zorunda olduğunu savunmuştur. Buna göre, sözel ve analitik bir bilgi, kavramların anali­zine dayandığı ve deneyime dayanmadığı için, bize yeni bir bilgi vermez. Bundan do­layı, söz konusu analitik nitelikteki bilginin dışında kalan her tür bilgi deneyime dayan­malıdır. Bununla birlikte, o, deneyimi empi­ristlerden biraz daha geniş bir çerçeve için­de anlar. Deneyimden söz ettikleri zaman, empiristler ya fiziksel nesnelerin tecrübe edildiği duyu deneyini ya da zihinsel fenomenlerin tecrübe edildiği içebakışı düşünür­ler. Husserl ise, başka bir deneyim türü daha olduğunu savunur. Bu deneyim türünde, fi­ziksel dünyanın da, zihinsel dünyanın da kapsamı içinde yer almayan belirli varlıklar, bize doğrudan ve aracısız bir biçimde verilir. Duyu deneyindeki doğal nesnelerle, içeba­kışta söz konusu olan zihinsel fenomenler, birlikte, zaman içinde var olan gerçek varlıkların dünyasını meydana getirir. Husserl’e göre, bu gerçek dünyadan başka, ezeli-ebedi olan ideal varlıkların oluşturduğu bir başka dünya daha vardır. İşte, idealar, şeylerin öz­leri bu dünyayı oluşturur.

Onun şeylerin özleri deyimiyle dile getir­diği ideal varlıklar, hemen hemen Platonun İdealarına karşılık gelir. Belirli bir türün ör­neği olarak belli bir şeyin özü, tam olarak bu türün kendisidir. Buna göre, yazı yazarken şimdi parmaklarımın arasında tuttuğum bir nesnenin, yani kalemin özü ‘kalem’ tü­rüdür. Masamı kaplayan kırmızı örtüye bak­tığım zaman, duyularımla bu somut şeyi al­gılarım, ancak aynı zamanda zihnim de kırmızılığın özünün neden meydana geldi­ğinin bilincine varır. Edmund Husserle göre, insan zihni burada kırmızılığın özü­nün bilincine varırken, yine deneyim söz konusudur. Bununla birlikte, bu deneyim beş duyu aracılığıyla gerçekleşen duyu de-neyi değildir. Burada söz konusu olan deney zihinsel bir deneyimdir.

Yani, insan zihni kırmızılığın özünün bi­lincine varırken, bu özü doğrudan ve aracı­sız olarak kavrar. Bu deneyim türünde, şeyhlerin özleri, bize tıpkı duyu deneyindeki doğal cisimler gibi, doğrudan ve aracısız\ olarak verilir. Husserl, şeylerin özlerini tecrübe ettiğimiz bu deneyim türüne özlere ilişkin sezgi adını verir. Ona göre, biz özle­re ilişkin bu sezgi aracılığıyla, kesin ve kuşku duyulamaz önermelere, sonuçlara ulaşırız. Husserle göre, matematiğin nesne­leri, aksiyomları da aynı şekilde bilinir. Ma­tematiğin aksiyomları, yalnızca sayılar ve diğer matematiksel nesneler hakkında, .sezgiler aracılığıyla kazanılmış bilginin dilsel ifadeleridir. ‘Doğal sayı’, ‘nokta’, ‘doğru çizgi’, ‘düzlem’ gibi ifadeler, duyu deneyiyle tecrübe edilebilir olan gerçek nesnelerin adları değildir. Bu ifadeler, bize Husserl’in özlere ilişkin sezgi adını verdiği söz konusu deneyim biçimi içinde doğrudan ve aracısız olarak verilen ideal nesnelerin adlarıdırlar. Husserl’e göre, özlere ilişkin bu sezgi aracılığıyla, biz matematiğin kendisine konu al­dığı ideal varlıkların belirli özelliklerini, ilişkilerini, vb., bilme durumuna geliriz.

Öze ilişkin sezgi, Husserl’in paranteze alma adını verdiği bir dizi fenomenolojik tekniğin ardından gelir. Ona göre, ideal özler alanı duyularla algılanan tüm nesnele­rin ötesinde bulunur. Bununla birlikte, onlar asla havada, boşlukta kalan şeyler değiller­dir. İdeal özler de duyusal yaşantılara daya­nır. Ancak bu yaşantılar, birçok rastlantılar ve arızi niteliklerle yüklü olduklarından, özlere yükselebilmek için, onları bir yana bı­rakmak ya da parantez içine almak’ zorun­dayız.

Husserl’e göre, felsefe bir bilimdir. Felse­fe zihne verilmiş olan özlerin tasvir edilmesi­nin bilimidir. Şu halde, Husserl’in felsefesin­de en önemli nokta, zihne verilmiş olan varlığın özünü algılamaktır. Bunun için de fenomenolojik yöntem kullanılarak, varlığın özünü meydana getirmeyen somut özellikler ayıklanır. Varlığın somut özellikleri parantez içine alınmak suretiyle ayıklanınca, onun bireysel yanı ortadan kaldırılmış olur. Bu ise onun özüne varılması anlamına gelir.

İlgili konuları ara

Yanıtlar