Eski Yunanistan veya Antik Yunanistan, bugünkü Yunanistan topraklarında ve çevresinde yaklaşık 1000 yıl süren ve hristiyanlığın güç kazanmaya başlaması ile ışıltısını kaybetmeye başlayan tarihi bir dönemdir.

Eski Yunanistan

Eski Yunanistan veya Antik Yunanistan, bugünkü Yunanistan topraklarında ve çevresinde yaklaşık 1000 yıl süren ve hristiyanlığın güç kazanmaya başlaması ile ışıltısını kaybetmeye başlayan tarihi bir dönemdir.

Antik Yunan kültürü batı medeniyetinin temeli olarak kabul edilir. Yunan kültür ve uygarlığının Avrupa'nın birçok yerinde hüküm sürüp, kendinden izler bırakmış Roma İmparatorluğu üzerinde çok büyük etkisi vardır. 14. ve 16. yüzyıllar arasında Avrupa'yı etkisi altına alan Rönesans hareketinin ve Neo-Klasik canlanmanın üzerinde Eski Yunan medeniyetinin büyük izleri görülür.

Kronoloji



Yunan medeniyetinin başlangıcı ve bitişi hakkında kesin ya da dünyaca kabul görmüş herhangi bir görüş yoktur. Genel olarak Roma İmparatorluğu'ndan önceki dönemler Antik Yunan tarihi olarak değerlendirilir. Bazı tarihçiler M.Ö. 1150 yılında yıkılan, Yunanca konuşan Miken uygarlığını da Yunan tarihi içerisinde değerlendirler. Buna rağmen birçoğu ise Miken uygarlığını etkilemiş olan Minoan Uygarlığı'nın daha sonraki Yunan kültürlerinden çok farklı olduğunu öne sürerek sınıflandırmayı ayrı yaparlar.

Günümüzde Yunanistan'da okul kitaplarında "eski zamanlar" 900 yıllık bir periyodu kapsar. Dört ana döneme bölünmüş, Miken felaketiyle başlayan ve ülke topraklarının Roma İmparatorluğu tarafından fethedilmesine kadar olan zamandır. Her bir dönem sanat, kültür, ve politikadaki değişimlere göre sınıflandırılır.

Tarihi dönemler Yunan Karanlık Çağları ile başlar. (M.Ö. 1100 - 800) Bu dönemde sanatçılar amfora ve çeşitli çömlekler üzerine üçgen, kare, çember gibi geometrik şekiller yapmışlardır. Arkaik Dönemler'de ise ayakta duran gerçekçi gülümsemelere sahip heykeller yapılmıştır. (M.Ö. 800 - 500) Klasik Dönemde sanatçılar Parthenon gibi mükemmel eserler vermeye başlamışlardır. (M.Ö. 500 - 323) Büyük İskender'in ülkeyi fethiyle başlayan ve aynı adla ya da Helenistik Dönem diye anılan dönemde ise Eski Yunan Kültürü Mısır ve Baktria kültürüne de katkıda bulundu.

Geleneksel olarak Antik Yunan döneminin başlangıcı M.Ö. 776'da ilk Olimpiyat Oyunları'nın yapılması olarak alınır. Ama birçok tarihçi Yunan Kültürü'nün geçmişini M.Ö. 1000'lere kadar yayar. Fakat çoğunlukta kabul gören bitiş tarihi M.Ö. 323'te Büyük İskender'in ölümüdür. Bir sonraki dönem ise Romalıların ülkeyi ele geçirmesi ile başlayan entegrasyon dönemidir. Fakat bunda da tartışmalar vardır. Bazı tarihçiler Yunan kültürünün 3. yüzyıl'da Hıristiyanlık'ın çıkışına kadar ufak değişimlerle devam ettiğini öne sürerler.

Orijin (köken)



Yunanların MÖ 3. milenyumda kitleler halinde Balkan Yarımadası'nın güneyine göç ettikleri inanılır. M.Ö. 23. ve 17. yüzyıllar Proto-Grek dönem olarak adlandırılır. M.Ö. 1600'den 1100'e kadar olan dönem, Homeros'un epiklerinde masallaştırdığı Truva'ya karşı savaşan Kral Agememnon'un başında olduğu Miken Yunan Çağı'dır. M.Ö. 1100'den M.Ö. 8. yüzyıla olan hiçbir yazılı eserin günümüze ulaşmadığı ve sadece yetersiz arkeolojik kalıntıların bulunduğu Karanlık Çağ olarak adlandırılır. Heredot'un Tarihler, Pausanias'ın Yunanistan'ın Tanımı, Diodorus'un Biblioteca ve Jerome'nin Kranikon adlı eserleri bu dönemle ilgili bazı kısa bilgiler ve dönemin kralları hakkında bilgi verir. Antik Yunan Çağı'nın çoğu zaman M.Ö. 323 yılında ölen Büyük İskender'in hükümdarlığının başlaması ile sona erdiği kabul edilir Büyük İskender dönemine Helenistik Çağ adı da verilir.

Yunanistan'da ki her tarihi olayın sebepleri ile birlikte yazılması gerekmiştir. Heredot, Thucydides, Xenophon, Demosthenes, Platon ve Aristo gibi eserleri günümüzü kadar ulaşan politikacı ve tarihçi yazarların çoğu Atina'lı idi bu yüzden tüm Yunan medeniyeti içinde en çok bilgi sahibi olunan şehir Atina'dır ve yine bu yüzden diğer şehirlerin tarihleri hakkında kayde değer fazla bir bilgi yoktur. Ayrıca bu yazarlar neredeyse tamamen politik, askeri ve diplomatik olayları yazmaya odaklandıklarından ekonomik ve sosyal tarihi pek dikkate almamışlardır. Yunan tarihi hakkında söylenebilecek herşey bu yazarların kalemlerinden çıkan bilgilerden ibarettir.

Yunanistan'ın doğuşu



M.Ö. 8. yüzyılda Miken Uygarlığı'nın çöküşe geçmesi ile Yunanistan, Karanlık Çağından çıkmaya başladı. Okuryazarlık kayboldu ve Miken yazısı unutuldu. Fakat Yunanlar Fenike Alfabesinden Yunan Alfabesini yarattılar. MÖ 800'lerde ilk yazılı kayıtlar görülmeye başladı. Yunanistan, daha sonra tüm Yunan coğrafyasına model teşkil edecek olan, her adanın, vadinin ve ovanın deniz ya da dağ sınırları ile birbirinden ayrıldığı, kendi kendini yöneten küçük yönetim birimlerine ayrıldı.

Nüfus M.Ö. 800'den 350'lere kadar tahminen 700.000'lerden 8-10 milyona kadar çıktı ki bu tarıma elverişli arazilere oranla olması gerekenin çok üstündeydi. Bu nedenle M.Ö. 750'lerden itibaren Yunanlar her yönde koloniler kurmaya başladılar.

İlk olarak doğuda Anadolu Yarımadası'nın Ege Denizi kıyıları kolonize edildi. Bunu müteakiben Trakya ve Kıbrıs adasında da koloniler kuruldu. Marmara Denizi çevresi, Anadolu'nun Karadeniz kıyıları ve hatta günümüzdeki Ukrayna kıyıları bile kolonize edilmişti. Bunun yanında doğuda Illyra (Balkan Yarımadası'nın Adriyatik Kıyıları), Sicilya, İtalya'nın doğu uçları ile Fransa'nın güney kıyıları, Korsika, Libya ve Mısır'da bile Yunan kolonileri kurulmuştur. Günümüz modern şehirlerinden Siracusa (Συρακούσαι) Sirekuse Kolonisi, Napoli (Νεάπολις) Neopolis Kolonisi, Marsilya (Μασσαλία) Massaliya Kolonisi ve İstanbul (Βυζάντιον) Bizantion Kolonisi tarafından, koloni devleti olarak kurulmuş olan yerlerdir.

Milattan önce 6. yüzyıla gelindiğinde Yunan dili ve kültürü coğrafi olarak topraklarının kapladığı alandan çok daha geniş bir alanda etkiliydi. Yunan kolonileri dini ve ticari yönden geldikleri şehirlere bağlı olsalar da politik yönden kendi konrtolleri kendi ellerindeydi. Eski Yunanlar hem anayurtta hem yurtdışında kendilerini bağımsız küçük topluluklara bölmüşler ve pólis adı verdikleri şehirler Yunan hükumetinin ana birimi olmuştur.

Bu dönemde hem Yunanistan'da hem deniz aşırı kolonilerinde büyük ekonomik gelişmeler olmuştur. Ayrıca insanların yaşam standartları da oldukça iyileşmiştir. Tüm gelişmeler sonucunda Yunanistan dünyanın en büyük ekonomisi haline geldi. Bir Yunan işçisinin günlük ücretinin, zenginliği dillere destan Mısır'lı işçilerinkinden 4 kat fazla olması bu ekonomik refah döneminin en açık kanıtlarındandır.

Sosyal ve ekonomik sınıf farkılıkları



Yunan şehirlerinin her biri aslen bir krallık olmalarına rağmen bunların çoğu o kadar küçüktükü yöneticileri için kullanılan kral terimi yanıltıcı derecede büyük bir kavramdır. Bu dönemde para sisteminin kullanıma geçmesiyle tüccarlar sınıfının ortaya çıkması, büyük şehirlerde sınıf ayrılıklarına yol açtı. MÖ 650'lerde başlayarak aristokratlar devrilmemek için Tiran diye adlandırdıkları popülist ve gaddar liderlerin onların yerini almaması için büyük mücadeleler vermek zorunda kaldılar.

MÖ 6. yüzyılda Atina, Sparta, Korint ve Tebai gibi bazı şehirler Yunan çevrelerinde öne çıkmaya başladı. Bu şehirlerden her biri çevrelerindeki kırsal alanları, kendilerinden küçük kasabaları kontrolleri altına almışlar ve Atina ile Sparta genel siyasete hakim olmak amacı ile daima bir rekabet içinde olmuşlardır.

Sparta'da kökleşmiş aristokrasi gücünü muhafaza etti ve (M.Ö. 650) Lycurgus anayasası ile daha da güçlendi. Bu güç Sparta'ya ikili monarşi altında kalıcı bir askeri güç verdi. Sparta, Peleponnese'de (Bugünkü Mora Yarımadası) Argos ve Achaia hariç tüm şehirler üstünde hakimiyet kurdu.

Bunun aksine, Atina'da, monarşi MÖ 683'te kaldırıldı ve Solon'un ilan ettiği reformlar aristokratik hükumeti ölçülü bir düzeyde tuttu. Atina'yı çok büyük bir ticaret ve donanma şehri haline getiren aristokratları Pisistratid tiranı ve oğulları izledi. Bu despotçu düzen devrilince MÖ 500'de Kleisthenes tarafından dünyanın ilk demokratik düzeni ilan edildi. Demokrasi gücünü şehirli erkeklerin oluşturduğu bir meclisten alıyordu. Bu meclis köleleri, ve Atina'lı olmayanları kapsamayan sadece yerel halktan oluşan bir topluluktu.

Pers Savaşları



Koloni devleti olarak kurulmuş Bodrum, Milas gibi büyük merkezlere sahip olan İyonya diğer devletlere karşı gücünü ve bağımsızlığını koruyacak durumda değildi. Bu nedenle İyonya MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu'nun egemenlği altına girdi. Bu kaos ortamında Yunanların kışkırttığı İyon ayaklanmaları birçok şehirde amacına ulaştı.

M.Ö. 490'da İyon ayaklanmalarını bastıran Pers Kralı I. Dairus Yunanları cezalandırmak için bir filo yolladı. Atina'lı general Miltiades'in önderliğinde, Maraton Savaşı'nda Persler, Yunan ordularına yenildiler. Günümüzde bu savaşta ölenlerin mezarları hala Maraton alanında görülebilir.

10 yıl sonra Dairus'un varisi I. Xerxes daha güçlü bir orduyla tekrar Yunan topraklarına girdi. Thermopylae'de Sparta kralı Leonidas'ın sebep olduğu bir gecikme ile Xerxes Atina içerine doğru ilerledi ve ele geçirmiş olduğu şehri yakıp yıktı. Fakat Atina'lılar şehri deniz kenarına tahliye etmişlerdi ve Salamis Savaşında Yunan ordusu Pers ordusunu tekrar yendi. Bir yıl sonra Yunanlar Sparta'lı Pausanius ile Pers ordusunu Plataea'da da yenilgiye uğrattı. Son olarak Yunan ordusu M.Ö. 478 yılında Pers ordusunu tamamen Ege Denizi'nin dışına çıkarmayı başardı ve Bizans'ı kuşatarak ele geçirdi.

Atina hakimiyeti



Pers savaşları, Yunan çevrelerinde Atina hakimiyetinin başı çektiği dönemdir. Korint'in hala dişli bir rakip olarak varlığını devam ettirmesine rağmen Atina denizlerin ve ticari gücün meydan okunamaz efendisi olmuştur. Bu dönemin başlıca devlet adamı, Parthenon ve Atina'nın diğer birçok klasik eserlerinin yaptırmak için Delos Antlaşmasının taraflarının verdiği vergileri kullanan Perakles'dir. Perakles döneminde Atina artık bir imparatorluk haline gelmişti.

Yunanistan'ın refahı tüm Yunanistan'daki yetenekli insanları etkiledi ve sanatın patronları haline gelen varlıklı bir sanatçılar sınıfı ortaya çıktı. Atina Devleti, sanatları özellikle de mimariyi öğrenmeyi destekledi ve sanatçılara sponsor oldu. Yunan edebiyatının, felsefesinin, sahne sanatlarının merkezi Atina oldu. Adları bugün bile bilinen dramatistler Aeschylus, Aristophanes, Euripides, Sophocles; filozoflar Aristo, Eflatun, Sokrates; tarihçiler Heredot, Thucydides, Xenophon; şair Simonides; heykeltıraş Pheidias bu müreffeh dönemde yaşamış önemli kişilerdir. Atina, Perikles'in deyimiyle Helen uygarlığının okulu haline geldi.

Diğer Yunan devletçikleri başlarda Perslere karşı yapılan savaşlarda Atina'nın liderliğini kabul ettiler. Fakat daha sonra muhafazakar politikacı Cimon'un MÖ 466'da düşmesiyle Atina giderek artan bir emperyalist güç edindi. M.Ö. 461'de Eurymedon savaşındaki başarıdan sonra Persler artık büyük bir tehdit unsuru olmaktan çıkmıştı. Ama Naxos (Nakşa) gibi bazı şehirler bağımsızlıklarını ilan etmeye kalkıştılarsa da sert bir müdahale ile tekrar boyun eğmek zorunda bırakıldılar. Yeni Atina liderleri Perikles ve Ephialtes, Atina ve Sparta arasındaki ilişkilerin bozulmasına sebep oldu ve M.Ö. 458'de bir savaş patlak verdi. Birkaç yıl süren sonuçsuz savaşın 30 yıllık bir barış antlaşması imzalandı. Bu olay Yunanlar ve Persler arasındaki son çarpışma olan Kıbrıs'taki Salamis Savaşı ile aynı zamana denk gelir. Bu savaşı müteakiben Persler ve Yunanlar arasında Callius Barış Antlaşması imzalanmıştır.

Peloponnesia (Mora) Savaşı



M.Ö. 431'de Atina ve Sparta arasında tekrar savaş çıktı. Peloponnesia Savaşı'nın sebebi kaynaktan kaynağa değişir ama tüm bunların arasında en tutarlıları eski Yunan tarihçileri Thucuydides ve Plutarch'ın söyledikleridir. Yazılanlara göre Korint ve kolonilerinden biri olan Korfu, Atina'nın kışkırtması ile birbirine düştü. Daha sonra Atina ile Korint arasında Potidaea (Nea Potidai) kontrolü üzerine, Atina'nın Potidaea'yı kuşatmasıyla sonuçlanan bir sürtüşme başladı. Sonunda Atina, Megoria Fermanı adı ile ekonomik fermanlar dizisi çıkardı. Atina, 30 yıllık Peloponnesia Barış Antlaşması'nı bozmakla suçlandı ve her iki tarafında önceden kararlaştırdıkları hükümler gereğince Sparta, Atina'ya savaş açtı.

Birçok tarihçi bunu savaşın asıl sebebi sayarken bir kısmı da Sparta'nın Atina'nın Yunan çevrelerindeki üstünlüğünü çekememezliğinden kaynaklandığını öne sürerler. Bu savaş tam 27 yıl sürmüştür ne donanması güçlü Atina ordusu, ne de kara kuvvetleri güçlü Sparta birbirlerine karşı herhangi bir üstünlük sağlayamadı.

Sparta'nın başlangıçtaki stratejisi Atina'yı işgal etmekti fakat Atina'lıların ardına sığınabilecekleri güçlü şehir surları vardı. Bir veba salgının patlak vermesi çok büyük kayıplara sebep oldu. Aynı zamanda Atina filosu (M.Ö. 429) Naupactus ve (M.Ö. 425) Pylos savaşlarını kazanarak askeri birliklerini Pelaponnesia'ya çıkardı. Fakat bu taktikler her iki tarafa da kesin bir zafer getirmedi. Uzun yıllar sonunda daha ılımlı bir lider olan Yunan komutanı Nicias sonuçsuz askeri harekatı, Nicias Barışı (M.Ö. 421) ile sonlandırdı.

M.Ö. 418'de Sparta ve Atina müttefiki Argos arasındaki düşmanca tutum savaşın tekrar başlamasına sebep oldu. Montinea'da Sparta orduları Atina ve müttefiklerinden oluşan orduları yendi. Savaşın tekrar ateşlenmiş olması, savaş taraftarlarının Atina'da iş başına geçmesine neden oldu. M.Ö. 415'de Alcibiades, Atina meclisini bir Peloponnesia müttefiki olan olan Sicilya'daki Siracusa'ya karşı bir keşif seferi düzenlemeye ikna etti. Nicias, Sicilya seferine karşı kuşku ile yaklaşıyor olmasına rağmen Atina meclisi tarafından Alcibiades ile birlikte kendine keşif grubunun başında buldu. Şahsına karşı yapılan suçlamalar nedeniyle Sparta'dan yardım isteyen ve oraya sığınan Alcibiade'nin gitmesi ile keşif harekatı tamamen bir felakete dönüştü grup dağıldı Nicias esir alındı ve idam edildi.

Sparta bu kez Perslerin de yardımı ile Atina'nın deniz üstünlüğüne meydan okumak için yeni bir donanma hazırladı. Donanması için Çanakkale Boğazı'nın yönetimini elde tutarak stratejik insiyatifi ele almış askeri bir lider buldu. Çanakkale Boğazı, Yunanistan'a giren tahılın kaynağıydı. Atina'nın karşısında, Atina'nın kaderini elinde tutan bir komutanın olması, açlık tehtidini doğuruyordu ve Atina son bir umut ile elinde kalan tek filosunu da ağır bir yenilgi alacağını bilemeden oraya gönderdi. M.Ö. 405 Aegospotami Savaşı'nın kaybedilmesi ile Atina iflasın eşiğine sürüklenmeden bir an önce barış istemek zorunda kaldı. Bu ki Sparta'nın en çok istediği şeydi zira bu nedenle Atina için acımasız hükümlere sahip bir anlaşma hazırlandı. Çaresiz kabul eden Atina, şehir surlarını, filosunu ve deniz aşırı tüm aidiyetlerini kaybetti. Totaliter rejim Sparta'nın da desteği ile güç kazandı.

Sparta ve Tebai hakimiyeti



Peloponnesia Savaşı'nın ardından Sparta tüm Yunanistan'ın hakimiydi ama bazıları onu bu role layık görmüyordu. Her türlü entrika ile Atina'da ve önceden Atina'ya bağlı şehirlerde domokratik partiler birkaç yıl içinde siyasi gücü tekrar ellerine geçirdiler. MÖ 395'te Sparta idarecileri Lysander'i yönetimden aldılar ve bu nedenle Sparta donanma üstünlüğünü kaybetti. Atina, Argos, Tebai ve Korint ki son iki şehir daha önceden Sparta'nın en yakın müttefikleri idi, bu kez bir sonuç elde edilemeden biten Korint Savaşı'nda Sparta'ya meydan okudular. (MÖ 387) Aynı yıl içerisinde bu kez Sparta, anlaşma hükümlerine göre İyonya ve Kıbrıs'tan vazgeçerek Antalcidas Antlaşmasını Perslere karşı bitirdi ve 100 yıldır Perslere karşı yenilgi yüzü görmemiş Yunan milletininin tarihini tersine çevirdi. Bu olay Atina'yı ve birlikte Sparta'ya karşı savaştığı müttefiklerini şoke etmişti.

Daha sonra Tebai kumandanları Epaminondas ve Pelopidas MÖ 371'de Leuctra'da kesin bir zafer kazandılar. Bu savaşın sonucunda Sparta hakimiyetini ve Tebai üzerindeki üstünlüğünü kaybetti ve bu dönemde Atina kaybetmiş olduğu gücünü tekrar toparlama fırsatını buldu çünkü Tebai üstünlüğü pek kısa ömürlü oldu. İmparator Epaminondas'ın MÖ 362'deki ölümü ile beraber en büyük lider kaybedilmiş oldu ve kendinden sonrakiler Phocis ile gereksiz bir savaş yapma hatasına düştüler. Yenilmeye başladıklarını anlayınca Makedonya Kralı II. Philip'den yardım istendi. Böylece Makedonya ilk kez Yunan dünyası içine girmiş oldu.

Makedonya'nın doğuşu



Makedonya Krallığı MÖ 7. yüzyılda doğdu. 5. yüzyılda Yunan politikasında küçük roller oynuyordu. 4. yüzyılın başlarında Tebai'de eğitim-öğrenim görmüş, hırslı bir lider olan Makedonya Kralı II. Philip artık daha büyük bir rol oynamak istedi. Sparta'nın güç kaybetmesi ile kendilerini toplayan Yunan şehirleri arasında kabul görmek istiyordu. Amphipolis, Mathone ve Potidaea gibi Yunan şehirlerini ele geçirdikten sonra, buralardaki altın ve gümüş madenlerini de yönetimi altına almış oldu. Bu fırsat onun tutkularının farkına varmasını sağladı.

Philip, MÖ 352'de Thessaly ve MÖ 348'de Thrace (Trakya) üzerinde Makedon hakimiyetini kurdu ve MÖ 348'de artık Thermopylae'nin kuzeyindeki heryeri kontrol ediyordu. Dillere destan zenginliğini herşehir de bir Makedon Partisi kurmak için Yunan politikacılarına rüşvet yerdirmek için kullandı. Tebai ve Phocis arasındaki savaşa müdahale etmiş olması ile büyük bir ün kazandı ve Yunan çevrelerinde dikkate değer bir güç olmasına fırsat sağladı. Philip'in bu politikasına karşı Atina lideri Demosthenes, ünlü nutuklarında halkı Philip'in bu amacına karşı koyması için dolduruyordu.

MÖ 339'da Atina ve Tebai, gün geçtikçe büyüyen Philp tehlikesini engellemek için anlaşma yaptı. İlk önce Philip, Yunanistan içlerine ilerleyerek MÖ 338'de Chraeronea'da Yunan müttefiklerini yendi. Fakat birçok şehir devleti Roma İmparatorluğu dönemine kadar bağımsız olarak yaşamaya devam etti.

Philip, Atina'nın üzerinde baskı kurabilmek için bu kez pahalı hediyeler ve pohpohlama yoluna gitti. Fakat çabalarının ulaştığı başarı, beklenenin altına, daha düşük oldu. Daha sonra ele geçirmiş olduğu Yunan şehirlerini azad etmesini sağlamak ve geçen asırda yaptıkları seferin öcünü almak için Perslerin üzerine sefer yapacağını bildirdi. Fakat bunu yapmaya fırsat bulamadan suikaste uğrayarak, hayatını kaybetti.

Büyük İskender'in fetihleri



Philip'in tahtını, babasının yarım kalmış planlarını uygulamak için hemen yola çıkan henüz 20 yaşında olan Alexander (İskender) aldı. Atina'nın düştüğünü görünce Pers İmparatorluğu'nun mahvettiği Atina geleneklerini geri getirmek istedi. Daha sonra Yunan şehirlerinin kendine liderleri olarak kabul ettiği Korint'e gitti ve ardından güç toplamak kuzeye ilerledi. İskender'in ordusunun çekirdeği sağlam, Makedon dağ-savaşçılarıydı. İskender, ordusuna her türlü desteği sağladı ve Yunanistan'ın her köşesinde gördüğü taktikler ile donatarak, Tebai'de gördüğü süvarilerden, Sparta'da gördüğü gerilla taktiğine kadar her türlü savaş hilesini denedi. Her şeyini Yunan kökenine uygun hale getirdi. Trakya'ya sefere çıktığında Tebai şehrinin ayaklandığı haberini aldı hemen güneye inerek Tebai şehrini yerle bir etti. Daha önce büyük dedelerinden birine bir şiir hediye etmiş olan Pindar'ın yaşadığı ev dışında ayakta hiç bir yapı bırakmadı. Büyük İskender'in bu hareketi, Yunan şehirlerine eğer İskender'in gücünü kabul etmezler ise başlarına neler gelebeliceğini, "uslu dururlar" ise nasıl yaşayabileceklerini gösteren acımasız bir gözdağıydı.

MÖ 334'te Büyük İskender, Asya'ya geçti ve bugün Çanakkale ili sınırları içerisinde kalan Granikos Çayı kıyılarında Persleri yenilgiye uğrattı. Bu galibiyet, İskender'e İyonya kıyılarının kontrolünü verdi ve bu nedenle özgürlüğüne kavuşmuş diğer Yunan şehirlerinde zafer kutlamaları yaptı. Bu yörede herşeyi düzene koyduktan sonra Anadolu'da, Kilikya üzerinden Suriye'ye seferler düzenledi ve MÖ 333'te III. Dairus'un ordusunu yendi. Burada da düzeni sağladıktan sonra Fenike üzerinden küçük bir askeri direnç ile karşılaştığı Mısır'a geçti. Fakat Mısır halkı Büyük İskender'i Perslerin ve imparator Amun'un oğlunun baskısından rahata çıkaran bir kurtarıcı gibi karşıladılar.

Darius, ülkesine barış içinde dönebilmek için İskender'den barış istemeye hazırdı fakat Büyük İskender'in böyle bir niyeti yoktu. Pers topraklarını fethedip kendine dünyanın imparatoru yapmaya kararlıydı. Kuzeydoğu'da Suriye üzerinden Mezopotamya'ya ilerledi ve Dairus'u tekrar bu kez Gaugamela'da yenilgiye uğrattı. (MÖ 331) Bu savaştan sonra Dairus kaçtı ve kendi yandaşları tarafından öldürdü böylece Büyük İskender, Susa ve Persepolis'de hiçbir karşı koymaya uğramadan kendini Pers İmparatorluğu'nun başında buldu.

Büyük İskender, Yunan İmparatorluğu'nu bu kadar sahiplenmiş iken bazı şehirler Makedonya kontolünden kaçmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. MÖ 331'de Megalopolis'de, Büyük İskender'in vekili Antepater, Makedonya üstünlüğünü tanımak istemeyen Sparta'lıları yendi.

Büyük İskender ardından azimle Afganistan, Pakistan ve İndus Irmağı vadisine ilerledi. MÖ 326'da Pencab'a girdi. Ganj Nehri ve Bengal Körfezi'ne geldindiğinde buradakiler, dünyanın en sonunda olduklarını ve daha ileride yol olmadığına Büyük İskender'i inadırdılar. Büyük İskender, hayal kırıklığı içinde istemeye istemeye geri dönmek zorunda kaldı. Dönüş yolunda MÖ 323'te Babil'de bilinmeyen bir ateşli hastalığa yakalanarak öldü.

Büyük İskender'in ölümünün ardından kurduğu imparatorluk yıkıldı ama yapmış olduğu fetihler Yunan dünyasını tamamen değiştirdi. Binlerce Yunan onun ile veya ondan sonra, almış olduğu topraklara yerleşti. Başta İskenderiye olmak üzere, kurduğu şehirler önemli merkezler haline geldi. Mısır'da, Suriye'de, İran'da ve Baktria'da Yunanca konuşulan krallıklar kuruldu. Doğu ile batının kültür ve bilgi birkimi birleşip etkileşmeye başladı.

Toplum



Eski Yunanistan'da toplumda genel olarak göze çarpan ayrılık köleler ve hürlerdir. İnanılan dine, cinsiyete, önemli bir mevkide akrabaya sahip olup olmamata ya da soylu olup olmamaya göre sosyal görev ve sorumluluklar değişiklik göstermiştir. Atina'daki sosyal yaşam Sparta'dakine kıyasla Yunan dünyasına daha çok örnek olmuştur.

Toplumun yapısı



Yunan şehir devletlerinde sadece hür insanlar kanunların kesin korumasına tabi idi. Roma hariç diğer hiçbir şehirde sosyal sınıf farklılıkları özel haklara sahip olunmasına izin vermiyordu. Öreneğin birinin herhangi bir aileye mensup olarak doğması kişiye doğrudan bir hak getirmezdi. Atina'da nüfus gelir durumuna göre dört tabakaya ayrılmıştı. Para kazanarak zengin olan kişiler sınıf atlayabilirlerdi. Sparta'da tüm erkek vatandaşlar eğitim öğretimlerine devam ettikleri sürece eşitlerdi. Köleler herhangi bir hakka yada sosyal statüye sahip değillerdi. Evlenip yuva kurma hakları olmasına rağmen politikaya girme ve oy kullanma hakları yoktu. MÖ 600'lerde dışarıdan köle getirme adeti başladı. MÖ 5. yüzyıla gelindiğinde köleler artık nüfusun üçte birini oluşturuyordu. Sparta dışında hemen hiçbir yerde köleler ayaklanmamıştır çünkü diğer yerlerdeki köleler organize olabilmek için çok seyrek ve dağınıklardı. Bir çok aile ev işlerinde ve insan gücüne gerek duyulan çalışmalar için köle bakıyorlardı. En fakir ailelerin bile köleleri olabiliyordu. Sahiplerin köleleri dövme ya da öldürme gibi bir hakları yoktu. Sahipleri köleleri daha sıkı çalıştırmak için zaman zaman onları gelecekte azad edeceklerini söylerlerdi. Roma hariç, azad edilen köleler yine de bir vatandaş olarak kabul görmezdi, onun yerine diğer şehirlerden gelip resmi olarak şehirde yaşamalarına izin verilmiş metik adı verilen (μέτοικος) gruba karaşırlardı. Bu grup ne hür bir vatandaş gibi haklara sahiplerdi, ne de bir köle gibi çalıştırılırdı. thumb|200px|left|Erkekler evlatlarını birer oplit olarak yetiştirlerdi Şahısların yanında, şehir devletleri de kölelere sahipti. Kendi kendilerine yaşayan ve sadece belirli görevler yapan devlet köleleri, şahsa özel kölelerden daha fazla hakka sahipti. Bu devlet çalışanı kölelerden Atina'da olanlar sadece piyasada gezen sahte paraları denetlemek ile görevliydi. Bazıları ise tapınaklarda temizlik görevlisi olarak çalıştırılırlardı.

Sparta tüm şehir devletlerinden daha değişik bir kölelik sistemine sahip idi. Helot adı verilen her bir köle Sparta'lıalrın savaş esirlerydi. Bunlar devlet tarafından tutulur ve ailelere tahsis edilirdi. Sparta vatandaşları, kendi şehirlerinden olanları köle edinmezdi. Helotlar, kadınların güçlü ve sağlıklı çocuklar doğurup yetiştirken erkeklerin, çocukları oplit adı verilen (ὁπλίτης) zırhlı piyade askerler olarak hazırlamasına zaman vermek için yiyecek yetiştirirler ve günlük ev işleri ile uğraşırlardı. Sahipleri Sparta'daki kölelere çok sert ve kırıcı davrandığından bir çok ayaklanmma yaşanmıştır.

Yaşam tarzı



Yunan şehirlerinde yaşam stili uzun süre aynı kaldı. Şehirlerde yaşayan insanlar servetlerine göre müstakil ev yada bugünkü apartmanlar gibi bir çok evden meydana gelen yapılarda yaşıyorlardı. Ev, sosyal yapılar ve tapınaklar Agora'nın etrafına inşa edilirdi. İnsanlar bazen köylerde ve şehir merkezinindışında seyrek konutlaşmış yerlerde yaşarlardı. Atina'da insanların çoğunluğu şehir surları dışında yaşıyorlardı. Tahmini olarak 560.000 olan nüfusun 400.000'i şehir surları dışındaydı.

Yerleşme



Genel Yunan ev bir avlu etrafında dizilmiş yatak odaları, kilerler ve bir mutfaktan oluşuyordu. Yunan kültüründe evler diğer uygarlıklara kıyasla çok daha büyük olmuştur her bir evin, yaklaşık 230-250 m² olduğu görülmektedir.

Ev genel olarak ebeveyn ve çocuk yatak odalrından oluşuyordu ve diğer akrabaların aile içinde yaşadığı pek görülmezdi. Erkekler aileyi geçindirmek ile yükümlü olduğundan evde pek vakit geçirmzelerdi. Ev işlerini köleler yaparlardı. Kadınların görevi çocuklara bakmak, yapılacak ev işlerinin listesini hazırlamak ve çeşmelerden eve su taşıyan, yemek pişiren, temizlik yapan ve çocuklar ile oyun oynayan köleleri denetlemekti. Erkekler akşamları misafirleri ağırlayabilecekleri özel odalara sahipti zira erkek misafirlerin evin, kadınının ve çocuklarının yaşadığı mahrem bölümlere girmesi yasaktı. Erkekler arkadaşlarını çağırarak sempozyumlar düzenlerlerdi. Işık gaz yağından sağlanır, odun kömürü yakarak ısınılırdı. Ev içi mobilyalar gayet basitti. Tahtadan masalar, sandalyeler, yataklar, dolap ve komodinler kullanılırdı.

Tarım



Yunan insanlarının çoğu, yaklaşık %80'i tarım ile uğraşıyordu. Toprak az verimli ve yağmur kıttı. Araştırmalar o günden bu zaman iklimin pek değişmediğini göstermektedir. Yunanların verimli toprakları kolonize etme ihtiyacının bir sebebi de budur. O zamanlarda birçok iş insan eli ile yapılmasına rağmen bazen öküzler çift sürmek için kullanılırdı. Yunan çiftçileri çanak - çömlek, tuz, balık almak ve ihtiyaç fazlası mahsüllerini satmak için festival giderlerdi.

Yetiştirilen başlıca yiyecekler lahana, soğan, sarımsak, mercimek, fasülye ve bezelye idi. Bunun yanında nane, adaçayı, kekik ve geyikotu gibi şifalı otlarda hem yemeklerde kullanılmak hem de tedavi amaçlı olarak yetiştirilirdi. Tarlalarda köleler çalıştırılırdı. Sulama, zararlı otları yolma, mahsül toplama, ekin ve hasat zamanları köleler tarlalarda çalışırdı.

Eski Yunanistan'da en çok yetiştirilen şey bugünde olduğu gibi zeytin idi. Yunan illerinin her bir yerinde yetişen zeytin, halkın günlük yaşamında da büyük yer tutuyordu. Buna bağlı olarak zeytinyağı üretimi de oldukça gelişmişti.

Tıp



Antik Yunan tıp konusunda pek ileri değildi fakat Hipokrates gibi büyük tıp bilginleri yine de Yunanistan'dan çıkmıştır. Eski Yunanistan'da yetiştirilen şifalı otlar ağrı kesici olarak kullanılırdı fakat enfeksiyonları engellemek için herhangi bir kürleri yoktu, bu nedenle en sağlıklı bir insan bile her yaşta en ufak bir hastalıktan ölebilirdi.

Tarihin bilinen ilk tıp okulu Cnido, MÖ 700'lerde Yunanistan topraklarında açıldı. Anatomi uzmanı Alcmaeon bu okulda eğitmenlik yaptı. Daha sonra ünlü tıpçı Hipokrates, Kos'ta kendi okulunu açmıştır.

Bunun yanında insanlar formlarını korumak için kendileride spor yaparlardı. Erkekler, askeri harekatlara her an hazır olmak için egzersiz yaparlardı. Hemen her şehir en azından bir spor kompleksine sahipti. Sparta hariç diğer tüm şehirlerde bu salonlar sadece erkeklere açıktı ve içerde egzersizlerin çıplak yapılması adettendi.

Mutfak



Eski Yunanistan'da insanların yiyecekleri zenginde olsa, fakirde olsa oldukça mütevazi idi. Fakirler soğanla tatlandırılmış arpa ve yulaf lapası yerlerdi. Şehir festival tanrılara kesilen kurbanlar haricinde halkın çok azı et yeme lüksüne sahipti. Fırıncılar günlük olarak ekmek çıkartır dı ve şarap, sudan sonra en önemli içecekti.

Yemekler genelde üç öğün üzerine kuruluydu. Sabah, öğlen ve akşam üzeri öğünleri vardı. İnsanlar kahvaltıda şaraba banılmış yulaf ekmeği yerlerdi. Eğer biraz zengin ise bunun yanına zeytin ya da incir eşlik ederdi.

Et yiyebilenler, tavşan ve kuşu bulabilirlerdi. Daha zengin olanların gücü domuz veya keçi kesmeye de yeterdi. Sığır eti, sadece hükümdarların ve üst düzey insanların tatmaya tabi olduğu çok lüks et çeşidi idi. En ucuz et çeşidi yine de domuzdu. Hür bir işçi üç günlük ücreti ile ailesini doyuracak kadar domuz eti satın alabilirdi. Yemekler genelde dörtgen, bazende yuvarlak bir masa etrafında yenirdi. Masa ayaklarının hayvan ayağı gibi oyulması adetti.

Eğitim



Yunan tarihinde eğitim, Sparta hariç, kişisel idi. Helenistik dönem boyunca birçok şehir devleti halk okulları açtı. Sadece bazı varlıklı aileler çocuklarına özel öğretmen tutabilecek durumdaydı. Erkekler okuma - yazmayı ve edebi metinleri öğreniyorlardı. Bunun yanında şarkı söylemek, en az bir müzik aleti çalmayı öğretmek ile birlikte çocuklar askeri birlikler için birer atlet gibi yetiştiriliyorlardı. Sadece bir meslek için değil, etkileyici bir yurttaş olmak içinde çabalıyorlardı. Kızlar da okumayı yazmayı ve ev işlerinde yardımcı olması amacı ile basit aritmetik işlemleri okullarda öğrenmişlerdir fakat çocukluktan sonra bir daha hemen hiç eğitim alan olmamıştır.

Erkek çocukların çok az bir kısmı çocukluktan sonra da eğitimlerine devam etmişlerdir. Varlıklı gençlerden bazıları kendilerinden yaşça büyük akıl hocaları tutuyorlardı. Gençler hocalarını izleyerek ve onun ile sempozyumlara katılarak, çarşıda politika konuşmayı, günlük görevlerini nasl yapması gerektiğini vb öğrenirlerdi. En zengin öğrenciler ise eğitim hayatlarına kolejlerde devam ederdi ve büyük bir şehirde üniversite'ye giderdi. Bu üniversiteler dönemin en önemli ve saygın öğretmenlerine sahip olurlar ve eğitimi verilebilecek en iyi şekilde verirlerdi.

Genel yaşam



Eski Yunanistan'da herkes gün içinde görevlerini yapar ve dini görevlerini aksatmamaya çalışırdı. Atina gibi büyük şehirlerde sık sık festivaller düzenlenirdi, bu festivallere katılmak bir görevdi. Festivallerde tanrılara müzik, şiir, drama türlerinde hediyeler sunulurdu. Atina'lılar birbiri ardına festivalleri olmasıyla övünürlerdi. Büyük Panhellenik (Tüm Yunan şehirlerinden katılımcıların bulunduğu) festivaller Olympia, Delphi, Nemea ve Isthmia gibi yerlerde düzenlenirdi. Bu festivalerde yarışmalar düzenlenir ve kazanan şairler, atletler zengin ve ünlü olurlardı. En popüler ve para getireni ise Chariot* yarışlarıydı (*atların çektiği iki tekerlekli savaş arabası) thumb|Zeus'un Chariot'u Yunanların giyim biçimi zamanla ufak değişimlere uğramıştır. Kadınlar da erkekler de genelde bol giysiler giyerlerdi. Tunikler renkli dizaynlara sahip olurdu ve çoğu zaman bir kemerle bağlanırdı. Soğuk zamanlarda şapka ve pelerin giyerler, sıcak havalarda deri sandaletler ve tüm vücudu örten ince kumaştan yapılma elbiseler giyilirdi. Kadınlar mücevherat takarlar ve kozmetik ürünler kullanırlardı. Özellikle pudrayla ten rengine beyaz bir görüntü vermek gelenekti. Erkekler Büyük İskender'in başlatığı tıraş modasına değin sakal bırakmışlardır.

İlk para Lidyalılar tarafından bulunmuş olmasına rağmen yaygın olarak kullanımı Eski Yunanistan'da olmuştur. Bugünkü bozuk paraların dizaynı ta Eski Yunanistan kültüründen kalmıştır. Yuvarlak olması, herhangi bir yüzünde önemli bir liderin kabartmasının bulunması bu dönemdeki adetlerdendir. Eski Yunanistan'da para süsleme ve basma bir sanat olarak görülmemişse de onların el becerileri hakkında en çok bilgi veren eserlerden biri de paralardır.

Yunan uygarlığında mimarinin zirveye çıktığı dönemlerde yapılan en önemli eserler, Atina'da Korint'te, bugün Türkiye sınırları içinde kalan Efes ve Bergama'da görülebilir. Bugüne dek kurulmuş en görkemli Yunan şehri, Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri sayılan İskenderiye Feneri'nin inşa edilmiş olduğu, Mısır'daki İskenderiye şehri olarak kabul edilir. Fakat yağmalar ve afetler sonucu bugün İskenderiye Feneri'de dahil olmak üzere neredeyse hiç bir eser ayakta değildir.

Eşcinsellik



Eski Yunanistan'da eşcinsellik genelde erkekler arasında görülürdü. Aşk ilişkileri çoğu zaman bir ergen erkek ile bir yetişkin arasında kurulurdu. Yunanlar bir erkeğin, başka bir erkeğin güzelliğine vurulmasını normal karşılardı fakat farklılık bunu dışa vurma şekliydi. Eğer erkeğe duyulan tutku kadına duyulandan fazla ise kişi dışlanırdı. Eski Yunanistan'da bu tip ilişkiler genelde antrenmanların çıplak yapıldığı spor kopmlekslerinde ortaya çıkardı.

Erkekler arasındaki eşcinsel ilişkilerde yetişkin bireye erastes, genç bireye eromenos denirdi. Yunan eşcinsel ilişkileri genelde bu tipti fakat buna alternatif olarak Boeotia'da çiftler birlikte yaşamışlar, Elis gibi yerlerde gençler hediyeler verilerek ikna edilmiş, İyonya gibi yerlerde ise eşcinsellik toptan yasaklanmıştır.

Eşcinsellik, Eski Yunanistan'da tanrılar arasında bile yaygındır. Bu konudaki mitlere bakıldığında Zeus, Poseidon, Apollo, Orpheus, Hercules, Dionysus, Hermes, ve Pan gibi tanrıların her birinin genç sevgilileri olduğu görülür. Hatta efsaneye göre yakışıklılığı ile ünlü bir kahraman olan Narcissus nehire su içmek için eğildiğinde, yansımada kendi görüntüsünü görüp kendi vücuduna aşık olur.

Fahişelik



thumb|left|300px|Fahişelik, Eski Yunanistan'da günlük hayatın bir parçasıydı Fahişelik, Eski Yunanistan'da günlük hayatın bir parçasıydı. Daha büyük şehirlerde ve özellikle limanlarda fahişelik iş sahasıydı ve azımsanamayacak derecede çok insana iş sağlıyordu. Gizlilik içinde yapılmaz, genelevler ayıplanmaz ve merkezi yerlere kurulmasında bir sakınca görülmezdi.

Atina'da efsanevi kanun koyucu Solon, genelevlere düzenli fiyatlar koydu ve fiyatlar arasındaki uçurumu düzenledi. Bu iş aslında sadece kadınlar arasında değil, erkeklerce de yapılan bir işti. Genelde erkekleri orta yaşlı kadınlar tutar, zaman zaman, cinsel tercihe göre erkek müşterilere de giderlerdi. Erkekler bazen yaşlı kadınlara jigololuk yaparlardı.

MÖ 390'lara kadar, köleler ile cinsel ilişki görülmemiştir. Eski Yunanistan'da fahişelere bu kadar çok yönelinmesinin bir başka sebebi de oral seksin bir tabu olmasıydı. İnsanların bunu yapması alçaltıcı algılanırdı. Erkekler arasındaki ilişkilerde bile Erastes (yetişkin olan taraf), Eromenosdan (genç taraf) çok ayıp sayıldığı için bunu yapmasını isteyemezdi. Bu yüzden hem heteroseksüel insanlar, hem erkek eşcinsel genelevlere sık sık giderdi.

Fahişelik hem yasal, hem de bu kadar kabul gören bir iş olmasına rağmen, bu işi yapanlar yine de toplum tarafından aşağılanırdı. Bu işi yapan kadaınlar Khametipis (χαμαιτυπής - yerin dibine geçirilmiş) adı ile anılırlardı. Fahişelik genelde köleler arasında yaygındı. Başka şehirden gelenlerin de bu işi yaptığı görülür. Örneğin Atina'da Atinalı bir kişi bu işi yaparsa bütün sosyal hak ve özgürlüklerini kaybeder ve köleler ile eşit duruma düşerdi.

Eski Yunanistan'da genelevlerin nasıl olduğu konusunda sadece edebi eserlerden bilgiler vardır. Buna göre genelevler karanlık, dar koridorlu ve pis kokulu yerlerdir. Kadınlar bu evlerde ne olursa olsun hamile kalmaktan kaçınırlardı ve ilkel doğum kontol yöntemlerine baş vururlardı.

Ayrıca bakınız

İlgili konuları ara

Yanıtlar