1931 yılından itibaren Japonlar, iç çatışmalarla zayıflayan Çin’in bu zararlarından da yararlanarak, Asya Kıtası’nda nüfuz zahibi olmak için saldırgan tutumlarını arttırmaya başladılar. Bu politikaları bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarına da aykırıydı. O yıl Mançurya’yı işgal ettiler ve Japonya’nın uydusu haline getirdiler.

İkinci Dünya Savaşı Uzakdoğu Cephesi

1931 yılından itibaren Japonlar, iç çatışmalarla zayıflayan Çin’in bu zararlarından da yararlanarak, Asya Kıtası’nda nüfuz zahibi olmak için saldırgan tutumlarını arttırmaya başladılar. Bu politikaları bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarına da aykırıydı. O yıl Mançurya’yı işgal ettiler ve Japonya’nın uydusu haline getirdiler. 1932 yılında, doğrudan Çin’e girdiler ve 1937 yılından itibaren de bu olağanüstü geniş ülke üzerindeki denetim ve nüfuzlarını sistemli bir şekilde arttırmaya başladılar. Fakat çok geçmeden kendilerini gerilla savaşının bataklığı içinde buldular. Ve nihayet yayılmalarının önüne çıkan engelleri çözmek ve daha güneye ilerleyebilmek ve Çin’in dışarıdan gelen ikmal yollarını kesmek için çözüm aramaya başladılar.

1940 yılında Hitler’in Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve Belçika’yı işgalinden sonra, Japonlar bu fırsatı kaçırmayarak, Fransa’nın çaresizliğinden faydalanarak ve tehditle Fransız Hindiçini’ni korumak amacıyla işgal etmeyi Fransa’ya kabul ettirdiler.

Amerikan Cumhurbaşkanı Roosevelt, 24 Ocak 1941’de, Japonlar’dan Hindiçini’nden hemen geri çekilmesini talep etti ve ayrıca 26 Ocak’ta yayınladığı bir emire, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bütün Japon mallarını dondurma ve Japonya’ya karşı petrol ambargosu koyma kararını yürürlüğe soktu. Churchill de eş zamanlı olarak aynı tavrı aldı, bunu sürgündeki Hollanda Hükümeti izledi. Churchill’in de işaret ettiği gibi “Japonlar, kendileri için hayati olan petrol ikmalini” birden kaybediyorlardı.

Daha 1931 yıllarında yapılan yorumlarda böylesine sarsıcı bir darbenin ve tedbirlerin kaçınılmaz olarak Japonları savaşa iteceği belirtilmişti. Çünkü savaşmak Japonların, bu istilacı politikalarını terk etmek veya çökmek karşısındaki tek seçenekleriydi. Burada dikkati çeken bir nokta, Japonların, Batı’yla petrol ambargosunun kaldırılmasını tartışırken, neden savaşa girmek için dört ay beklediği ya da ertelediği konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, Japoya sadece Hindiçini’nden değil, aynı zamanda Çin’den de çekilmedikçe ambargoyu kaldırmayacağını bildiriyor, diğer önerileri reddediyordu. Hiçbir hükümet, hele hele Japon Hükümeti, böylesine küçük düşürücü koşulları, itibarlarını yitirmeyi içlerine sindiremezlerdi ve sindiremediler de. Böylece, Pasifik’te savaşın her an patlaması için bütün koşullar tamamlanıyordu. Temmuz’un son haftasından sonra vaziyet buydu. Bu koşullar çerçevesinde Japonların saldırmadan dört ay beklemesi Amerikan ve İngilizler için büyük bir talihti. Ancak, hem Amerikalılar hem de İngilizler bu süreden yeterince yararlanıp gereği gibi savunma hazırlıklarını yapmadılar. 7 Aralık 1941 sabahı Japonlar, Hawaii Adaları’nda bulunan Pearl Harbor Amerikan Deniz Üssü’ne altı uçak gemisi eşliğinde korkunç bir saldırıda bulundu. Bu saldırı, Japonya’nın 1904 yılında Rusya’ya karşı savaşı Port Arthur’da başlattığı şekilde, yani taarruz ve ardından da savaş ilan etmek şeklinde oldu. İzlenen yol ikisinden de aynıydı.

1941 yılının başlarında Amerika Birleşik Devletleri’yle bir savaş durumunda Japonların planı; Amerikalıların Okyanus’taki ilerlemesini durdurmak, Filipin Adaları’na taarruz etmek ve güneyde bulunan asıl donanmalarıyla bu adaları savunmaktı. Bu harekat tarzı Amerikalıların hesapladıkları ve bekledikleri bir plandı. Ve bu beklentileri Japonların son Hindiçini işgaliyle doğrulanmış oluyordu.

Bununla beraber, bu arada Amiral Yamamoto Pearl Harbor’a baskın tarzında bir saldırı planlamıştı. Kuril Adaları’nı dolaşarak kuzeyden inen 360 uçaklık donanma sabahın ilk saatlerinde Pearl Harbor’a 500 kilometre kala saldırıya geçti. Pearl Harbor’daki Amerikan deniz üssünde bulunan sekiz savaş gemisinden d ördü battı, biri sahile çekildi ve diğerleri çok ağır hasar gördüler. Neredeyse bir saat içinde, Japonlar Pasifik’te üstünlüğü ele geçirmişlerdi.

Bu saldırıyla Japonlar, Okyanus’ta bulunan Amerikan, İngiliz ve Hollanda topraklarında yapılacak çıkarma harekatları için önlerindeki bütün engelleri kaldırmış oluyordu. Asıl Japon donanma birlikleri Hawaii Adaları’na doğru seyrederken, diğer deniz birlikleri güneybatı Pasifik’e giden muharip birliklere eşlik ediyordu. Hemen hemen Pearl Harbor’a gerçekleştirilen hava saldırısıyla eş zamanlı olarak hem Filipinler’e hem de Malay Yarımadası’na çıkarma harekatı başlamıştı.

Malay Yarımadası’na gerçekleştirilen çıkarma harekatı Singapur’daki İngiliz deniz üssünü hedef almıştı. Fakat, Singapur’a yapılması düşünülen taarruz, burada böyle bir saldırıyı karşılamak için hazırlanan savunma düzeninin boşa çıkarmıştı. Malay Yarımadası’nın kuzeydoğu kıyısında bulunan Kota Bharu’ya, buradaki havaalanlarını ele geçirmek ve dikkati buraya çekmek için çıkarma yapılırken asıl kuvvetler, Singapur’un yaklaşık 750 kilometre kuzeyine Siamese boğazına çıkarma yapıyordu. Japon birlikleri kuzeydoğudaki bu en uç noktadaki çıkarma yerlerinden, İngilizlerin kendilerini durdurmak istediği yarımadasının batı kıyılarına kanatlardan yayılarak ilerlediler.

Japonlar seçtikleri ve ummadıkları zorluklarla dolu olan bu güzergahın sadece avantajlarından yararlanmakla kalmadılar, aynı zamanda bitki örtüsünden de faydalanarak yarımadaya sızmayı başardılar. İngiliz birliklerinin hemen hemen altı hafta hiç durmadan devam eden gerilemeleri Ocak’ın sonunda Singapur’a tamamen geri çekilmeleriyle nihayet buldu. 8 Şubat gecesi Japonlar, iki kilometrelik boğaza saldırıp çeşitli noktalardan kıyıya çıktılar. Ve cephe boyunca yaptıkları sızmalarla içerilere doğru girmeyi başardılar. 15 Şubat’ta, İngilizler teslim oldular, teslimleriyle birlikte Güneybatı Pasifik’in en önemli noktası Singapur’da düşmüş oluyordu.

Daha küçük, ayrı bir harekatta da Japonlar, 8 Aralık’ta başlattıkları bir taarruzla Hong Kong’daki İngiliz üssüne saldırarak, buradaki koloniyi teslim aldılar.

Manila’nın kuzeyine yapılan ilk çıkarmanın hemen ardından, Filipinlerin asıl büyük adası olan Luzon adasına, başkentin hemen gerisine diğer bir çıkarma daha yapıldı. Bu çıkarma ve muhtemel bir çembere alınma teldidi altında kalan Amerikan birlikleri, adanın büyük bölümünü terk ettiler ve daha küçük olan küçük Batan Yarımadası’na çekildiler. Bu geri çekilme, Aralık’tan önce gerçekleşmişti. İlginç olan, cepheden taarruza açık olan ve giderek daralan, savunması çok güç olan bu bölgede, Nisan’a dek tutunmayı başarmışlardı.

Bundan çok önceleri ve hatta Singapur’un düşmesinden önce, Japon istila dalgası ta Malay Yarımadası’na kadar yayılmıştı. 11 Ocak’ta, Japonlar Borneo ve Selebes’e ayak bastılar. Beş hafta sonra 1 Mart’ta, Japonlar Cava’ya saldırdılar. Bu saldırıdan önce yanlardan yaptıkları taarruzlarda adayı tecrit etmişlerdi. Neredeyse bir hafta içinde, Cava Japonların eline olmuş bir armut gibi düşmüştü.

Fakat, Avusturalya için henüz tehlike belirmemişti. Japonler şimdi, asıl güçlerini aksi istikamete yöneltmişlerdi. Batıya, Burma’ya, Tayland’dan Rangun’a doğrudan, fakat geniş cepheli yürütülen ilerleme asıl hedeflerine yani Kıt’a Asyası’na doğru dolaylı seçilen bir yaklaşma biçimiydi. Amaç, Çin’in direniş gücünün felç edilmesiydi. Zira, Rangun İngiliz-Amerikan ikmal maddelerinin ve donatımlarının Burma Yolu’yla Çin’e giriş limanıydı.

Aynı zamanda, bu harekat tarzı Pasifik’in batı kapısının işgalinin tamamlanması için ustaca düşünülmüş bir plandı. Ve burada İngiliz-Amerikan kuvvetleri tarafından girişilebilecek herhangi bir taarruz için çok güçlü bir engel oluşturuyordu. 8 Mart’ta, Rangun düştü ve onu izleyen iki ay içinde de İngiliz birlikleri Burma’dan Hindistan’a atıldılar.

Japonların burada sağladıkları taktik avantaj öylesine elverişliydi ki, burayı tekrar işgal etmek için düzenlenecek her harekat ya çok tehlikeli olacak ya da çok yavaş ilerleyebilecekti.

Müttefiklerin Pasifik’in güneydoğu ucundan başlayarak, Japonların işgal ettikleri toprakları geri almak için yeterli kuvvet yığmaya başlamaları için aradan epeyce zaman geçti. Avusturalya’nın elde kalması, Japonların işgal ettikleri yerlerde kurdukları üslere karşı geniş ölçekte bir harekat düzenleyebilmeleri açısından Müttefikler için çok yararlı olmuştu.

Avrupa ve Kuzey Amerika dışında endüstriyel açıdan gelişmiş tek ülke Japonya idi. Bunun nedeni, Japonların 1868 yılından bu yana İmparator Meiji yönetimi altında başlattığı yenileşme çabalarıydı. Bununla beraber, esasen Japon toplumu feodal bir toplum olarak kalmıştı. Burada saygın olan üretici ve tüccarlar değil, askerlerdi. İmparator kutsal, yönetenler çok güçlüydü. Bundan başka, askerlerin, askeri zihniyetin etkisi olağanüstü düzeydeydi. Japon Ordusu aşırı milliyetçi, yurtsever, yabancı aleyhtarı ve özellikle Çin olmak üzere doğu Asya’da ülkesinin egemenliğini kurmak isteyen bir görüş ve yapı sahibiydi. 1930 yılından bu yana ordu, tehdit ve suikastlerle, gerçek anlamda Japon politikasının belirleyicisi ve egemeni olmuştu.

Japonların siyasal ve stratejik sorunlara yaklaşım tarzının temelini ve felsefesini yenileştirme çabalarından bu yana hiç yenilgi almamış olmalarının verdiği güven belirliyordu. Halkın, ordusunun yenilmezliğine olan inancı, 1904-1905 yılları arasında Rusya ile hem Avrupa hem de Asya kıtası üzerinde yaptıkları savaşlarda gösterdikleri üstünlük ve Avrupalıların egemenliğinin dünyanın bir başka bölgesindeki bir halk tarafından sarsılabileceğini görmesiyle daha da pekişmişti.

1902 yılından bu yana İngiltere’nin müttefiki olan Japonya, 1914 yılının Ağustos ayında Almanlardan taviz olarak kolonilerinden Çin’de bulunan Tsingtao ve Shantung ile birlikte Pasifik Adaları grubu içinde yer alan Marshall, Caroline ve Mariana’yı aldı. Bu toprak değişiklikleri 1919 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versay Antlaşması’yla teyit edildi. Bu antlaşma sonucu Japonlar, Pasifik’in batı tarafını tamamen denetimleri altına almış oluyordu. Buna karşın Japon halkı, bu başarılarla tatmin olmamıştı ve İtalya ile aynı kefede olmak istediğini anlamaya ve kendisini buna mecbur hissetmeye başlamıştı.

Bu duygu belki, Japonların, 1915 yılında, Çin’i kontrol altına almak için ileri sürdükleri 21 şartın Amerika itirazları karşısında geri çekilmesinden kaynaklanıyordu. Dikkati çeken bir nokta Çin’in, 1895 yılındaki Çin-Japon Savaşı’ndan bu yana daima Japon Ordusu’nun asıl hedefi olmasıydı. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İmparatorluk Savunma Politikası Deniz Kuvvetleri’nin görüşüyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ni asıl muhtemel tehlike olarak nitelendirdiyse de Ordu (Kara Kuvvetleri), Uzak Doğu’da büyük kara gücü olan Sovyet Rusya’dan çok daha fazla endişeliydi.

Ve ardından Japonlar için çok kötü olarak nitelenen 1921-24 dönemi geldi. Önce, İngilizler nazikçe Japonlarla müttefik olmayı sürdürmeyi reddettiler, bu ret görüşünün altında bir dereceye kadar Japonların Pasifik’teki yayılmacı belirtileri yatmaktaydı. Japonlar bunu bir hakaret olarak kabul etmişler ve beyazların kendilerine karşı cepheleşmeye gittikleri kanısına varmışlardı. Bu kızgınlıkları ve aşağılanmaları 1924 yılında yapılan anlaşma içinde Asyalıları göçmen olarak kabul etmeyen madde kapsamına Japonların da alınmasıyla doruk noktasına çıktı.

Bu arada İngilizler Uzak Doğu’da Singapur’da, donanma için deniz üssü inşa edeceklerini duyurmuşlardı. Bu çok açıktı ki, Japonların durdurulmasını amaçlayan bir girişimdi ve Japonlar tarafından kendilerine karşı bir meydan okuma olarak nitelendirilmişti.

Bütün bu olanlar, Japon liderlerini zora ve olağanüstü baskı altına sokmuştu. Shantung bölgesinin Çin’in bütünlüğünün güvence altına alınmasıyla bu konudaki kızgınlıkları da iyice artmıştı.

Asıl ilginç, düşündürücü ve acı olan, Washington Antlaşması’nın, Japonların Pasifik’teki müteakip istila ve yayılma siyasetlerine yeşil ışık yakmış olmasıydı. Bu anlaşma uyarınca bölgelerde yapımı tasarlanan Amerikan ve İngiliz deniz üsleri ya geciktirildi ya da gereği gibi güçlü tahkim edilmedi. Amerikalılar, Japonların bu anlaşmaya açıkça karşı çıktıkları4 on üç sene içerisinde, ellerinde bulundurmaları gereken silahlı kuvvetlerin gerek sayı gerekse nitelik yönünden belirlenen sınırları aşmasına göz yummuşlardı.

Daha liberal Japon siyasi liderleri 1929 yılından patlak veren ekonomik buhranından çok etkilenmişler ve askerlerin ekonomik sorunların üstesinden gelmek için yayılmanın kaçınılmaz olduğu görüşü karşısında çaresiz kalmışlardır.

1931 yılının Eylül ayında “Mukden Olayı” bölgedeki komutanlara Mançurya’ya girmek için bahane yaratmış ve burayı kukla Manchukuo devletine dönüştürmüşlerdi. Ve Japonların burada anlaşma gereği Güney Mançurya demiryolunu savunan birlikleri, Mukden’deki Çin garnizonuna muhtemel bir taarruzu önlemek amacıyla saldırmışlar ve silahsız hale getirmişlerdi. Buradaki gerçekler saptırılıyordu. Ve böylece birkaç gün içerisinde Mançurya işgal edilmişti. Her ne kadar bu işgal Milletler Cemiyeti ya da Amerika Birleşik Devletleri’nce tanınmasa da, itirazlar ve yaygınlaşan ağır eleştiriler Japonlara 1933 yılında bir anlamda Milletler Cemiyeti’nden ayrılma fırsatı tanımıştı. Japonlar üç yıl sonra Nazi Almanyası ve Faşist İtalya ile birlikte Anti-Komintern Paktı’na girdi.

1937 yılında Marco Polo Köprüsü7nde meydana gelen hayli kuşkulu bir çatışma Japon Kwantung Ordusu’nun Kuzey Çin’i işgal etmesine yol açtı. Japonlar müteakip iki yıl içerisinde işgali genişlettiler. Fakat Japonlar, Çan Kay Şek yönetimindeki Milliyetçi Çin kuvvetleriyle yaptıkları mücadelede giderek batağa saplandılar. 1937 yılının yaz ayında, Şanghay’a yaptıkları taarruz püskürtüldü. Ancak bu sonuç uzun vadede işlerine yaradı. Her ne kadar burada aldıkları derslerin ışığında Rus-Japon Savaşı’ndan bu yana kendilerine olan aşırı güvenden ve taktik hatalarından doğan politikalarını değiştirme ve düzeltme eğilimine girdiyseler de, Batı Mançurya sınır ihtilafı konusunda Sovyet Ordusu’yla yaptıkları savaşta 15.000 Japon askeri kuşatılmış, 11.000’i kaybolmuştu. Ruslar bu başarıyı 1939 yılının Ağustos ayında muharebe alanına getirdikleri üç piyade tümeni ve beş mekanize tugay sayesinde kazanmıştı. Alınan derslere karşın bu yenilgiden de kurtulamamışlardı.

Aynı ay, yani Ağustos 1939’da umulmadık ve beklenmedik bir şekilde imzalanan Nazi-Sovyet Paktı nefret uyandırdı ve ılımlı bir Japon Hükümeti’nin işbaşına gelmesine neden oldu. Fakat, Japonların bu tepkisi ancak Hitler’in 1940 yılından Batı Avrupa’yı işgal etmesine dek sürdü ve Temmuz 1940’ta, Prens Konoye’nin başkanlığında, Mihver yanlısı bir hükümet Japon Ordusu tarafından başa getirildi. Bu hükümetin başa gelmesiyle Çin’deki işgal hızlanıyor, aynı zamanda Japonya Eylül 1939’da, Almanya ve İtalya ile birlikte “Üçlü Paktı” imzalıyordu. Bu anlaşmaya göre Mihver Devletleri, Müttefiklere katılan her devletin karşısına dikilecekti. Bu paktın asıl hedefi, Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahalesini önlemekti. 1931 yılından itibaren Japonlar, iç çatışmalarla zayıflayan Çin’in bu zararlarından da yararlanarak, Asya Kıtası’nda nüfuz zahibi olmak için saldırgan tutumlarını arttırmaya başladılar. Bu politikaları bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarına da aykırıydı. O yıl Mançurya’yı işgal ettiler ve Japonya’nın uydusu haline getirdiler. 1932 yılında, doğrudan Çin’e girdiler ve 1937 yılından itibaren de bu olağanüstü geniş ülke üzerindeki denetim ve nüfuzlarını sistemli bir şekilde arttırmaya başladılar. Fakat çok geçmeden kendilerini gerilla savaşının bataklığı içinde buldular. Ve nihayet yayılmalarının önüne çıkan engelleri çözmek ve daha güneye ilerleyebilmek ve Çin’in dışarıdan gelen ikmal yollarını kesmek için çözüm aramaya başladılar.

1940 yılında Hitler’in Fransa, Lüksemburg, Hollanda ve Belçika’yı işgalinden sonra, Japonlar bu fırsatı kaçırmayarak, Fransa’nın çaresizliğinden faydalanarak ve tehditle Fransız Hindiçini’ni korumak amacıyla işgal etmeyi Fransa’ya kabul ettirdiler.

Amerikan Cumhurbaşkanı Roosevelt, 24 Ocak 1941’de, Japonlar’dan Hindiçini’nden hemen geri çekilmesini talep etti ve ayrıca 26 Ocak’ta yayınladığı bir emire, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bütün Japon mallarını dondurma ve Japonya’ya karşı petrol ambargosu koyma kararını yürürlüğe soktu. Churchill de eş zamanlı olarak aynı tavrı aldı, bunu sürgündeki Hollanda Hükümeti izledi. Churchill’in de işaret ettiği gibi “Japonlar, kendileri için hayati olan petrol ikmalini” birden kaybediyorlardı.

Daha 1931 yıllarında yapılan yorumlarda böylesine sarsıcı bir darbenin ve tedbirlerin kaçınılmaz olarak Japonları savaşa iteceği belirtilmişti. Çünkü savaşmak Japonların, bu istilacı politikalarını terk etmek veya çökmek karşısındaki tek seçenekleriydi. Burada dikkati çeken bir nokta, Japonların, Batı’yla petrol ambargosunun kaldırılmasını tartışırken, neden savaşa girmek için dört ay beklediği ya da ertelediği konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, Japoya sadece Hindiçini’nden değil, aynı zamanda Çin’den de çekilmedikçe ambargoyu kaldırmayacağını bildiriyor, diğer önerileri reddediyordu. Hiçbir hükümet, hele hele Japon Hükümeti, böylesine küçük düşürücü koşulları, itibarlarını yitirmeyi içlerine sindiremezlerdi ve sindiremediler de. Böylece, Pasifik’te savaşın her an patlaması için bütün koşullar tamamlanıyordu. Temmuz’un son haftasından sonra vaziyet buydu. Bu koşullar çerçevesinde Japonların saldırmadan dört ay beklemesi Amerikan ve İngilizler için büyük bir talihti. Ancak, hem Amerikalılar hem de İngilizler bu süreden yeterince yararlanıp gereği gibi savunma hazırlıklarını yapmadılar. 7 Aralık 1941 sabahı Japonlar, Hawaii Adaları’nda bulunan Pearl Harbor Amerikan Deniz Üssü’ne altı uçak gemisi eşliğinde korkunç bir saldırıda bulundu. Bu saldırı, Japonya’nın 1904 yılında Rusya’ya karşı savaşı Port Arthur’da başlattığı şekilde, yani taarruz ve ardından da savaş ilan etmek şeklinde oldu. İzlenen yol ikisinden de aynıydı.

1941 yılının başlarında Amerika Birleşik Devletleri’yle bir savaş durumunda Japonların planı; Amerikalıların Okyanus’taki ilerlemesini durdurmak, Filipin Adaları’na taarruz etmek ve güneyde bulunan asıl donanmalarıyla bu adaları savunmaktı. Bu harekat tarzı Amerikalıların hesapladıkları ve bekledikleri bir plandı. Ve bu beklentileri Japonların son Hindiçini işgaliyle doğrulanmış oluyordu.

Bununla beraber, bu arada Amiral Yamamoto Pearl Harbor’a baskın tarzında bir saldırı planlamıştı. Kuril Adaları’nı dolaşarak kuzeyden inen 360 uçaklık donanma sabahın ilk saatlerinde Pearl Harbor’a 500 kilometre kala saldırıya geçti. Pearl Harbor’daki Amerikan deniz üssünde bulunan sekiz savaş gemisinden d ördü battı, biri sahile çekildi ve diğerleri çok ağır hasar gördüler. Neredeyse bir saat içinde, Japonlar Pasifik’te üstünlüğü ele geçirmişlerdi.

Bu saldırıyla Japonlar, Okyanus’ta bulunan Amerikan, İngiliz ve Hollanda topraklarında yapılacak çıkarma harekatları için önlerindeki bütün engelleri kaldırmış oluyordu. Asıl Japon donanma birlikleri Hawaii Adaları’na doğru seyrederken, diğer deniz birlikleri güneybatı Pasifik’e giden muharip birliklere eşlik ediyordu. Hemen hemen Pearl Harbor’a gerçekleştirilen hava saldırısıyla eş zamanlı olarak hem Filipinler’e hem de Malay Yarımadası’na çıkarma harekatı başlamıştı.

Malay Yarımadası’na gerçekleştirilen çıkarma harekatı Singapur’daki İngiliz deniz üssünü hedef almıştı. Fakat, Singapur’a yapılması düşünülen taarruz, burada böyle bir saldırıyı karşılamak için hazırlanan savunma düzeninin boşa çıkarmıştı. Malay Yarımadası’nın kuzeydoğu kıyısında bulunan Kota Bharu’ya, buradaki havaalanlarını ele geçirmek ve dikkati buraya çekmek için çıkarma yapılırken asıl kuvvetler, Singapur’un yaklaşık 750 kilometre kuzeyine Siamese boğazına çıkarma yapıyordu. Japon birlikleri kuzeydoğudaki bu en uç noktadaki çıkarma yerlerinden, İngilizlerin kendilerini durdurmak istediği yarımadasının batı kıyılarına kanatlardan yayılarak ilerlediler.

Japonlar seçtikleri ve ummadıkları zorluklarla dolu olan bu güzergahın sadece avantajlarından yararlanmakla kalmadılar, aynı zamanda bitki örtüsünden de faydalanarak yarımadaya sızmayı başardılar. İngiliz birliklerinin hemen hemen altı hafta hiç durmadan devam eden gerilemeleri Ocak’ın sonunda Singapur’a tamamen geri çekilmeleriyle nihayet buldu. 8 Şubat gecesi Japonlar, iki kilometrelik boğaza saldırıp çeşitli noktalardan kıyıya çıktılar. Ve cephe boyunca yaptıkları sızmalarla içerilere doğru girmeyi başardılar. 15 Şubat’ta, İngilizler teslim oldular, teslimleriyle birlikte Güneybatı Pasifik’in en önemli noktası Singapur’da düşmüş oluyordu.

Daha küçük, ayrı bir harekatta da Japonlar, 8 Aralık’ta başlattıkları bir taarruzla Hong Kong’daki İngiliz üssüne saldırarak, buradaki koloniyi teslim aldılar.

Manila’nın kuzeyine yapılan ilk çıkarmanın hemen ardından, Filipinlerin asıl büyük adası olan Luzon adasına, başkentin hemen gerisine diğer bir çıkarma daha yapıldı. Bu çıkarma ve muhtemel bir çembere alınma teldidi altında kalan Amerikan birlikleri, adanın büyük bölümünü terk ettiler ve daha küçük olan küçük Batan Yarımadası’na çekildiler. Bu geri çekilme, Aralık’tan önce gerçekleşmişti. İlginç olan, cepheden taarruza açık olan ve giderek daralan, savunması çok güç olan bu bölgede, Nisan’a dek tutunmayı başarmışlardı.

Bundan çok önceleri ve hatta Singapur’un düşmesinden önce, Japon istila dalgası ta Malay Yarımadası’na kadar yayılmıştı. 11 Ocak’ta, Japonlar Borneo ve Selebes’e ayak bastılar. Beş hafta sonra 1 Mart’ta, Japonlar Cava’ya saldırdılar. Bu saldırıdan önce yanlardan yaptıkları taarruzlarda adayı tecrit etmişlerdi. Neredeyse bir hafta içinde, Cava Japonların eline olmuş bir armut gibi düşmüştü.

Fakat, Avusturalya için henüz tehlike belirmemişti. Japonler şimdi, asıl güçlerini aksi istikamete yöneltmişlerdi. Batıya, Burma’ya, Tayland’dan Rangun’a doğrudan, fakat geniş cepheli yürütülen ilerleme asıl hedeflerine yani Kıt’a Asyası’na doğru dolaylı seçilen bir yaklaşma biçimiydi. Amaç, Çin’in direniş gücünün felç edilmesiydi. Zira, Rangun İngiliz-Amerikan ikmal maddelerinin ve donatımlarının Burma Yolu’yla Çin’e giriş limanıydı.

Aynı zamanda, bu harekat tarzı Pasifik’in batı kapısının işgalinin tamamlanması için ustaca düşünülmüş bir plandı. Ve burada İngiliz-Amerikan kuvvetleri tarafından girişilebilecek herhangi bir taarruz için çok güçlü bir engel oluşturuyordu. 8 Mart’ta, Rangun düştü ve onu izleyen iki ay içinde de İngiliz birlikleri Burma’dan Hindistan’a atıldılar.

Japonların burada sağladıkları taktik avantaj öylesine elverişliydi ki, burayı tekrar işgal etmek için düzenlenecek her harekat ya çok tehlikeli olacak ya da çok yavaş ilerleyebilecekti.

Müttefiklerin Pasifik’in güneydoğu ucundan başlayarak, Japonların işgal ettikleri toprakları geri almak için yeterli kuvvet yığmaya başlamaları için aradan epeyce zaman geçti. Avusturalya’nın elde kalması, Japonların işgal ettikleri yerlerde kurdukları üslere karşı geniş ölçekte bir harekat düzenleyebilmeleri açısından Müttefikler için çok yararlı olmuştu.

Avrupa ve Kuzey Amerika dışında endüstriyel açıdan gelişmiş tek ülke Japonya idi. Bunun nedeni, Japonların 1868 yılından bu yana İmparator Meiji yönetimi altında başlattığı yenileşme çabalarıydı. Bununla beraber, esasen Japon toplumu feodal bir toplum olarak kalmıştı. Burada saygın olan üretici ve tüccarlar değil, askerlerdi. İmparator kutsal, yönetenler çok güçlüydü. Bundan başka, askerlerin, askeri zihniyetin etkisi olağanüstü düzeydeydi. Japon Ordusu aşırı milliyetçi, yurtsever, yabancı aleyhtarı ve özellikle Çin olmak üzere doğu Asya’da ülkesinin egemenliğini kurmak isteyen bir görüş ve yapı sahibiydi. 1930 yılından bu yana ordu, tehdit ve suikastlerle, gerçek anlamda Japon politikasının belirleyicisi ve egemeni olmuştu.

Japonların siyasal ve stratejik sorunlara yaklaşım tarzının temelini ve felsefesini yenileştirme çabalarından bu yana hiç yenilgi almamış olmalarının verdiği güven belirliyordu. Halkın, ordusunun yenilmezliğine olan inancı, 1904-1905 yılları arasında Rusya ile hem Avrupa hem de Asya kıtası üzerinde yaptıkları savaşlarda gösterdikleri üstünlük ve Avrupalıların egemenliğinin dünyanın bir başka bölgesindeki bir halk tarafından sarsılabileceğini görmesiyle daha da pekişmişti.

1902 yılından bu yana İngiltere’nin müttefiki olan Japonya, 1914 yılının Ağustos ayında Almanlardan taviz olarak kolonilerinden Çin’de bulunan Tsingtao ve Shantung ile birlikte Pasifik Adaları grubu içinde yer alan Marshall, Caroline ve Mariana’yı aldı. Bu toprak değişiklikleri 1919 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versay Antlaşması’yla teyit edildi. Bu antlaşma sonucu Japonlar, Pasifik’in batı tarafını tamamen denetimleri altına almış oluyordu. Buna karşın Japon halkı, bu başarılarla tatmin olmamıştı ve İtalya ile aynı kefede olmak istediğini anlamaya ve kendisini buna mecbur hissetmeye başlamıştı.

Bu duygu belki, Japonların, 1915 yılında, Çin’i kontrol altına almak için ileri sürdükleri 21 şartın Amerika itirazları karşısında geri çekilmesinden kaynaklanıyordu. Dikkati çeken bir nokta Çin’in, 1895 yılındaki Çin-Japon Savaşı’ndan bu yana daima Japon Ordusu’nun asıl hedefi olmasıydı. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda İmparatorluk Savunma Politikası Deniz Kuvvetleri’nin görüşüyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ni asıl muhtemel tehlike olarak nitelendirdiyse de Ordu (Kara Kuvvetleri), Uzak Doğu’da büyük kara gücü olan Sovyet Rusya’dan çok daha fazla endişeliydi.

Ve ardından Japonlar için çok kötü olarak nitelenen 1921-24 dönemi geldi. Önce, İngilizler nazikçe Japonlarla müttefik olmayı sürdürmeyi reddettiler, bu ret görüşünün altında bir dereceye kadar Japonların Pasifik’teki yayılmacı belirtileri yatmaktaydı. Japonlar bunu bir hakaret olarak kabul etmişler ve beyazların kendilerine karşı cepheleşmeye gittikleri kanısına varmışlardı. Bu kızgınlıkları ve aşağılanmaları 1924 yılında yapılan anlaşma içinde Asyalıları göçmen olarak kabul etmeyen madde kapsamına Japonların da alınmasıyla doruk noktasına çıktı.

Bu arada İngilizler Uzak Doğu’da Singapur’da, donanma için deniz üssü inşa edeceklerini duyurmuşlardı. Bu çok açıktı ki, Japonların durdurulmasını amaçlayan bir girişimdi ve Japonlar tarafından kendilerine karşı bir meydan okuma olarak nitelendirilmişti.

Bütün bu olanlar, Japon liderlerini zora ve olağanüstü baskı altına sokmuştu. Shantung bölgesinin Çin’in bütünlüğünün güvence altına alınmasıyla bu konudaki kızgınlıkları da iyice artmıştı.

Asıl ilginç, düşündürücü ve acı olan, Washington Antlaşması’nın, Japonların Pasifik’teki müteakip istila ve yayılma siyasetlerine yeşil ışık yakmış olmasıydı. Bu anlaşma uyarınca bölgelerde yapımı tasarlanan Amerikan ve İngiliz deniz üsleri ya geciktirildi ya da gereği gibi güçlü tahkim edilmedi. Amerikalılar, Japonların bu anlaşmaya açıkça karşı çıktıkları4 on üç sene içerisinde, ellerinde bulundurmaları gereken silahlı kuvvetlerin gerek sayı gerekse nitelik yönünden belirlenen sınırları aşmasına göz yummuşlardı.

Daha liberal Japon siyasi liderleri 1929 yılından patlak veren ekonomik buhranından çok etkilenmişler ve askerlerin ekonomik sorunların üstesinden gelmek için yayılmanın kaçınılmaz olduğu görüşü karşısında çaresiz kalmışlardır.

1931 yılının Eylül ayında “Mukden Olayı” bölgedeki komutanlara Mançurya’ya girmek için bahane yaratmış ve burayı kukla Manchukuo devletine dönüştürmüşlerdi. Ve Japonların burada anlaşma gereği Güney Mançurya demiryolunu savunan birlikleri, Mukden’deki Çin garnizonuna muhtemel bir taarruzu önlemek amacıyla saldırmışlar ve silahsız hale getirmişlerdi. Buradaki gerçekler saptırılıyordu. Ve böylece birkaç gün içerisinde Mançurya işgal edilmişti. Her ne kadar bu işgal Milletler Cemiyeti ya da Amerika Birleşik Devletleri’nce tanınmasa da, itirazlar ve yaygınlaşan ağır eleştiriler Japonlara 1933 yılında bir anlamda Milletler Cemiyeti’nden ayrılma fırsatı tanımıştı. Japonlar üç yıl sonra Nazi Almanyası ve Faşist İtalya ile birlikte Anti-Komintern Paktı’na girdi.

1937 yılında Marco Polo Köprüsü7nde meydana gelen hayli kuşkulu bir çatışma Japon Kwantung Ordusu’nun Kuzey Çin’i işgal etmesine yol açtı. Japonlar müteakip iki yıl içerisinde işgali genişlettiler. Fakat Japonlar, Çan Kay Şek yönetimindeki Milliyetçi Çin kuvvetleriyle yaptıkları mücadelede giderek batağa saplandılar. 1937 yılının yaz ayında, Şanghay’a yaptıkları taarruz püskürtüldü. Ancak bu sonuç uzun vadede işlerine yaradı. Her ne kadar burada aldıkları derslerin ışığında Rus-Japon Savaşı’ndan bu yana kendilerine olan aşırı güvenden ve taktik hatalarından doğan politikalarını değiştirme ve düzeltme eğilimine girdiyseler de, Batı Mançurya sınır ihtilafı konusunda Sovyet Ordusu’yla yaptıkları savaşta 15.000 Japon askeri kuşatılmış, 11.000’i kaybolmuştu. Ruslar bu başarıyı 1939 yılının Ağustos ayında muharebe alanına getirdikleri üç piyade tümeni ve beş mekanize tugay sayesinde kazanmıştı. Alınan derslere karşın bu yenilgiden de kurtulamamışlardı.

Aynı ay, yani Ağustos 1939’da umulmadık ve beklenmedik bir şekilde imzalanan Nazi-Sovyet Paktı nefret uyandırdı ve ılımlı bir Japon Hükümeti’nin işbaşına gelmesine neden oldu. Fakat, Japonların bu tepkisi ancak Hitler’in 1940 yılından Batı Avrupa’yı işgal etmesine dek sürdü ve Temmuz 1940’ta, Prens Konoye’nin başkanlığında, Mihver yanlısı bir hükümet Japon Ordusu tarafından başa getirildi. Bu hükümetin başa gelmesiyle Çin’deki işgal hızlanıyor, aynı zamanda Japonya Eylül 1939’da, Almanya ve İtalya ile birlikte “Üçlü Paktı” imzalıyordu. Bu anlaşmaya göre Mihver Devletleri, Müttefiklere katılan her devletin karşısına dikilecekti. Bu paktın asıl hedefi, Amerika Birleşik Devletleri’nin müdahalesini önlemekti. Burada dikkati çeken temel nokta, birçok açılardan birbirine yakın kuvvetlerde olan iki taraftan Japonların, hayati önem taşıyan uçak gemisinde çok üstün olmalarıdır. Bundan başka, böyle bir çizelgenin sayısal durumu gösterdiği halde, nitelik yönünden farklılığı yansıtması mümkün değildir. Japon kuvvetleri küçük, manevra ve hareket kabiliyeti yüksek, iyi eğitimli, özellikle gece muharebelerinde üstündüler. Müttefiklerde olduğu gibi komuta ve dil birliği konularında zaafiyetleri yoktu. Müttefiklerin iki ana üssü Pearl Harbor ve Singapur arasındaki mesafe tam 9000 kilometre idi. Miktar ve donatım yönünden Japon Donanması çok daha iyiydi. Bir çok yeni gemisi vardı ve bunlar daha iyi silahlarla donatılmış ve daha iyi hız yapabilen gemilerdi. Müttefiklerin ana muharebe gemilerinden sadece Prince of Wales Japon gemileriyle boy ölçüşebilecek durumdaydı.

Kara Kuvvetleri’nin durumuna bakarsak, Japonların tertiplenmelerinin nasıl olduğunu ayrıntılarıyla görebiliriz. Güneybatı Pasifik’teki harekatları için toplam elli bir tümenlerinden sadece on bir tümenini tahsis etmişlerdi. Bu kuvvetlerin toplamı yaklaşık 250.000’i muharip, 150.000’i yardımcı sınıfa ait olmak üzere 400.000 kişiydi. Müttefiklerin toplamı belirsizdi. Japonlar Taarruz için karar verdiklerinde İngilizlerin Hong Kong’da 11.000, Malaya’da 88.000 ve Burma’da 134.000; Amerikalıların Filipin’lerde 11.000, Filipinlerin kendi askerlerinin de 110.000 ve Hollandalıların 25.000 asker ve 40.000 milis kuvveti olduğu tahmin ediliyordu. Görünüşte, bu kadar az bir kuvvet farkıyla böylesine geniş bir taarruzu başlatmak kumar oynamak gibiydi. Gerçekte, bu çok iyi düşünülmüş bir kumardı. Deniz ve havanın kontrolü genellikle Japonlara bölgesel alanlarda sayısal üstünlük kazandırırken bu üstünlük, tecrübeyle ve özellikle amfibi, orman ve gece taarruzlarında çok iyi eğitimli olmalarıyla bütünleştiğinde çok daha fazla etkili oluyordu.

Hava gücünde Japonlar, Kara Kuvvetleri birinci hat birliklerinde bulunan toplam 1500 adet uçaktan sadece 700 adedini kullanıyorlardı, fakat bu zafiyet Formoza’da üste bulunan Deniz Kuvvetleri 11’nci Hava Donanması’nın 480 adet uçağı ile takviye ediliyordu. Uçak gemileri başlangıçta, güneyde gerçekleştirilecek harekatların hava desteğinde kullanılmak üzere planlanmıştı. Fakat, Kasım ayında, hemen hemen savaştan dört hafta önce, mevcut Müttefik uçaklarının menzillerinden üstün olan Japon avcı uçaklarının menzillerini daha da arttırıldı. Böylelikle bu uçaklar Formoza’dan kalkışta 700 kilometrelik uçuş yapabiliyorlardı. Bu Filipinler’e gidip dönmek demekti. Böylece uçak gemileri Pearl Harbor saldırısı için tahsis edilebilirdi.

Bu japon uçaklarına karşı Amerikalıların, Filipinler’de uzun menzili 35 adet B17 Uçan Kale bombardıman uçağının da dahil olduğu 307 adet faal Amerikan uçağı hazırdı. Bunlar menzillerinin dışında, Japon uçaklarından üstün değildi. Çoğu eski model olmak üzere Malaya’da 158 adet İngiliz ve diğer yerlerde de 144 Hollanda uçağı vardı. Burma’da, o vakit İngilizlerin otuz beş avcı uçağı vardı. Japonların, havadaki bu sayısal üstünlüğü, eğitim ve uçaklarının özelliklerindeki üstünlükle birleşince de, Japonların çok avantajlı bir durumda olduğu ortaya çıkıyordu.

Ayrıca, Japonlar amfibi harekatlardaki gelişmelerine de çok şey borçluydular, zira bölge sadece bu harekatın gerektirdiği ada ve körfezlerle doluydu. Tek zayıf oldukları nokta ticari gemilerinin yetersiz oluşuydu. Toplam taşıma kapasiteleri 6 milyon ton kadardı. Ancak bu zafiyet savaşın sonlarında kendini gösterecekti.

Özetle Japonlar savaşa, özellikle nitelik yönünden büyük bir üstünlükle başladılar. Savaşın başlangıcında, tek korkuları Amerikan Pasifik Donanması’nın hemen müdahale etmesiydi. Fakat, bu tehlike Pearl Harbor baskınıyla ortadan kaldırıldı.

İstihbarat ise, güç dengelerini sıralarken ender olarak ortaya konan bir unsurdu. Genel olarak Japonlar, bölgeyi önceden uzun uzun inceledikleri için istihbarat yönünden iyiydiler. Fakat, Müttefikler, Amerikalı Albay William Friedman’ın 1940 yılının yaz aylarında Japonların diplomatik şifrelerini çözmesi sayesinde avantajlı duruma geçmişlerdi. Bundan sonra, Japonların bütün diplomatik ve askeri şifreleri Amerikalılar tarafından çözülebilmişti. Savaşın hemen öncesinde yürütülen müzakerelerde Tokyo’nun önerilerini gündeme gelmeden önce bilebiliyorlardı. Japon büyükelçisine sadece harekatın yerini ve tarihini söylemiyorlardı.

Her ne kadar Amerikalılar, Pearl Harbor’da gafil avlandılarsa da, Japonların şifrelerini çözmeleri kendilerine çok büyük yarar sağlamış ve de bu avantajı zamanla daha da iyi kullanmışlardı.

Japon stratejisi ikili hedef üzerine yoğunlaşmıştı. Savunma ve taarruz Çin’i yenebilmek için gerekli olan petrol ikmal kaynağını güvence altına almak, böyle yapmakla Çin’e gelebilecek olan petrolün yolunu da kesmiş olacak ve Çin’in direniş için gerek duyacağı petrol de engellenmiş olacaktı. Japonya, Amerika Birleşik Devletleri gibi muhtemel gücü kendisinden üstün olan bir ülkeye karşı koyma gücünü, Mihver Devletleri’nin Avrupa’yı egemenliği altına almasından alıyordu. Sovyetler Birliği, Hitler’in Avrupa’daki konumundan o denli endişe duymaya başlamıştı ki, Uzak Doğu’daki soruna neredeyse hiç müdahale etmiyordu. Şayet Japonlar, kuzeyde Aleut Adaları’ndan güneyde Burma’ya kadar uzanan savunma hattının yarılmasının imkansızlığını görüp nihayet Japonların “Büyük Doğu Asya” hülyasını kabul edeceklerini umuyorlardı.

Bu planın, Hitler’in taarruz amacıyla Arhangelsk’den Astrahan’a kadar oluşturmak istediği savunma hattıyla temel benzerliği vardı. Amaç, burayı Asya’ya kapatmaktı.

Japonların planı başlangıçta Filipinler’i ele geçirmek, ardından Amerika’nın kurtarma girişimini beklemekti. Amerika Birleşik Devletleri bu harekatları mandası altında bulunan topraklarda düzenlerken, Japonlar da asıl kuvvetleriyle Amerikalıları püskürtmeyi planlıyordu. Üç aşamalı bir plan dahilinde, Japonlar sırasıyla Filipinler’i 50, Malezya’yı 100 ve Hollanda Doğu Hint Adaları’nı 150 gün içerisinde ele geçirmeyi planlıyorlardı. 1939 yılının Ağustos ayında, uçak gemilerinin önemine ve işlevine çok inanan Amiral Yamamoto, Japon Birleşik Donanması’nın Komutanlığı’na atandı. Yamamoto, Amerika Birleşik Devletleri Pasifik Donanması’nın, Japonların boğazına saplanmak üzere olan bir hançer olduğunu ustaca görmüş ve baskın tarzında bir saldırıyla bu donanmaya çok ağır bir darbe vurmayı planlamıştır. Japon Deniz Kuvvetleri kurmayları ise bu iddialara biraz kuşkuyla ve isteksizce bakıyorlardı.

Bu başlangıç taarruzunun zamanlaması sorun yarattı. Bölgesel saat farklılıkları örneğin, Hawaii’de 7 Aralık Pazar günü iken, Malaya’da 8 Aralık Pazartesi olacaktı. Fakat, bütün asıl harekatların Greenwich saat ayarı esas alınarak 17.15 ile 19.00 saatleri arasında gerçekleştirilmesi kabul edildi. Ve saldırılar yerel saatle sabahın ilk saatlerinde icra edilecekti.

Amerikalılar uzun süre Filipinler’in terk edilmesine taraftar olmamışlardır. Fakat, Hawaii’deki Pearl Harbor üssünden 7500 kilometre uzakta olan Filipinler’in askeri açıdan savunulmasının olanaksızlığı geçerliliğini koruyordu. Plana göre saedce başken Manila’nın yanında, tahkim edilmiş Luzon’da bulunan Batan Yarımadası’nda kıyıbaşı oluşturabilirdi. Bununla beraber, 1941 yılının Ağustos ayında plan değiştirilmiş ve bütün Filipinler’in elde tutulması kararlaştırılmıştır.

Plandaki bu değişikliğin nedenlerinden biri 1935 yılından beri Filipin Hükümeti’ne danışmanlık görevi yapan ve 1941 yılının tekrar Amerika Birleşik Devletleri Ordusu’na çağrılan ve Uzak Doğu’daki kuvvetlerin komutanlığına atanan General Douglas MacArthur’un baskısı. Amerika Başkanı Roosevelt, 1934 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu’nun Genelkurmay Başkanı olan MacArthur’un dört yıllık görev süresini bir yıl uzatarak kendisine verdiği değeri göstermişti. Diğer unsur ise, Almanya’nın Sovyetler Birliği ile uğraşmasından bu sorunla boğuşmasından yararlanmak isteyen Roosevelt’in, petrol ambargoksunda yaptığı gibi Japonlara karşı daha sert bir tutum izlemeye başlamaya karar vermesiydi. Üçüncü unsur ise hava kuvvetlerine katılmasıyla sadece Formoza’yı değil, bizzat Japonya’yı bombalayacağı umut edilen uzun menzilli B17 Uçan Kale bombardıman uçaklarının yarattığı iyimser havaydı. Bununla beraber, Amerika Birleşik Devletleri B17’leri beklemeden taarruz etti. Bunların dışında, Amerikan Genelkurmay Başkanlığı’nca hiç hesaba katılmayan bir Pearl Harbor baskını vardı.

Kaynak

http://www.turkforum.net/showthread.php?t=462545&page=6

Yanıtlar