Kadı, İslam hukukunda yargıca verilen ad. Şer-i esaslara göre davaları ve uyuşmazlıkları çözmekle görevli olan kişi.

Kadılar veliy-ül-emr tarafından tayin edilirdi. Batılılaşma yolundaki değişmelerden sonra, laik yargı organları kurulmuştur. Bunu sonucunda yargı, İslami ve laik olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Kadılık, Cumhuriyetten sonra tamamen laik hukuk sistemine geçilerek yürürlükten kaldırılmıştır. Tarihçesi Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gâzi, Selçuklu kânunlarına göre kazânı

Kadı

Kadı, İslam hukukunda yargıca verilen ad. Şer-i esaslara göre davaları ve uyuşmazlıkları çözmekle görevli olan kişi.

Kadılar veliy-ül-emr tarafından tayin edilirdi. Batılılaşma yolundaki değişmelerden sonra, laik yargı organları kurulmuştur. Bunu sonucunda yargı, İslami ve laik olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Kadılık, Cumhuriyetten sonra tamamen laik hukuk sistemine geçilerek yürürlükten kaldırılmıştır.

Tarihçesi

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi, Selçuklu kanunlarına göre kazanın ve kaza ile ilgili siyaseti yürütme işlerini müstakil kadılara bırakmıştı. Osmanlı Devletinde kuruluşundan şer’i mahkemelerin kaldırılmasına kadar bu esasa uyuldu. Padişahlardan Sultan Birinci Bayezid Han, Osmanlılarda kadılık teşkilatının nizamını kurmuştur. Bu nizama göre kadıların nerede, nasıl vazife yapacakları, tayin ve terfi işleri düzenlendi.

Tanzimat'tan az önce; hukuk, ceza, ticaret ve diğer bütün davalara kadı huzurunda bakılır, Osmanlı tebaasından bir kimse ile herhangi bir yabancı arasındaki davalar da, tercüman vasıtasıyla yine kadı huzurunda ve şer’iye mahkemelerinde görülürdü. Sonradan nizamiye mahkemelerinin kurulması ile 1887 (H.1385) tarihli kararla, şer’i mahkemelerin ve kadıların fiili selahiyetleri daraltıldı. Çoğu davalar şer’i mahkemeler yerine nizamiye mahkemelerinde görülmeye başlandı. Osmanlı Devletinin son zamanlarında şeyhülislam olan Hayri Ürgüplü de, kadılara ait kanunlarda kendi anlayışına göre değişiklikler yaptı. Bundan kısa bir zaman sonra da, 8 Nisan 1921 (H.1340) tarihli şer’i mahkemelerin kaldırılmasına dair kanun ile şer’i mahkemelerin bütün vazifeleri, asliye mahkemelerine devredilerek bu tarihten itibaren Türkiye’de kadılık unvanına da son verildi.

Ülke nüfusunun az olduğu devirlerde kadılar, vatandaşlar arasındaki davalara camilerde bakarlardı. İlk mahkemeler camilerdi. Sonraları insanlar çoğalınca, buna paralel olarak davalar da arttı. Bu sebeple işin nezaketi icabı davaların daha kolay ve daha çabuk çözülmesi için hususi binalar kiralandı ve bu binalarda kaza işlerine bakıldı.

Kadılarda aranan ehliyet şartları: Kadılık mesleği, devletin amme nizamını (kanun düzenini) koruyan temel unsur olduğundan, her önüne gelen kadı olamazdı. Kadılar, yüksek medrese ilimlerini okuduktan sonra, kendilerine icazet (diploma) verilirdi. Bu diplomayı alanlar arasından uygun görülünler kazasker tarafından seçilerek sadrazama arz edilir ve sadrazamın tasdiki ile tayinleri yapılırdı. Kadı olacak kimsede aranan şartlar fıkıh kitaplarında bildirilmiş olup, Mecelle’nin 1792-1793 ve 1794. maddelerinde açıklanmıştır. Buna göre kadı; hür, Müslüman, akıllı ve baliğ olmalı, dini meselelere ve muhakeme usullerine vakıf olarak yeterli bilgiye sahip, anlayışı kuvvetli, doğruluktan ayrılmayan güvenilir, vakarlı ve temkinli, sağlam, dayanıklı olmalıdır. Ayrıca hakim (kadı), iyiyi kötüden ayırabilecek temyiz kudretine sahib olmalı, küçük, deli ve bunak, kör ve sağır olmamalıdır. Kaza yani hadise ilmine hakkıyla vakıf olmalıdır.

Kadının bakamayacağı davalar: İslam hukukuna göre, kadılar kendileri için su-i zanna, yani hakkında kötü düşünmeye sebeb olmayan herkes hakkında hüküm vermek selahiyetine sahiptirler. Ancak kendilerinin yakın akrabaları mesela babası, annesi ve çocukları vs. hakında hüküm veremezler. Kadılar mahkemede taraflara eşit muamele ile söz haklarını muhafaza ve ispat külfetinin taraflardan hangisine düştüğünü tayin etmekle mükelleftirler. Kadıların, anlayış kudretini azaltan korku, hiddet, açlık ve susuzluk hallerinde, hataya düşmemek için, hüküm vermekten sakınmaları gerekliydi.

Kadıya yasak olan şeyler: İslam hukukunda, kadılık yüksek bir mevki ve mertebe kabul edildiği için kadılardan zengin olanlarının, beytülmaldan (devlet hazinesinden) ücret alamayacakları bildirilmiştir. Yine zengin veya fakir hiçbir kadının, davaya taraf olanlardan (davacı ve davalıdan) hediye kabul edemeyecekleri, bunların verdiği ziyafetlere gidemeyecekleri beyan edilmiştir.

Hatta kadıların ariyet suretiyle (bedelsiz kullanma) veya vadeli, vadesiz veresiye mal alamayacakları, ikraz (borç verme) ve istikraz (borç isteme) ve bunlara benzer tasarruflarda bulunamayacakları ve ticaret yapamayacakları belirtilmiştir.

Bir kazaya tayin edilen kadıya şer’i (dini) hükümleri icraya (uygulamaya) mezun olduğuna dair padişahın tuğrasını taşıyan bir “berat” verilir ve aynı zamanda bağlı olduğu kadıaskerlerden de (kazaskerden) bir mühürlü mektup alarak vazifesine giderdi.

Kadıların vazifeleri: Kadıların bulundukları kaza ve şehirlerde şer’i mahkemeler vardı. Kadılar şer’i ve hükmi muamelatta kendilerine verilen beratlarda gösterilen vazifeleri yaparlardı. Evleneceklere nikah kıyma, miras taksimi, yetim ve kaybolup bulunmuş malların muhafazası, vasi tayin ve vasiliği sona erdirme, vasiyetlerin ve vakıfların şartlarına uyulmasının gözetilmesi, suç, cinayet, ceza, hukuk, ticaret vesair bütün davalar, kadılar tarafından görülürdü. Ayrıca köylü ile askeri sınıf arasındaki arazi ile ilgili ihtilaflar hükumetin emriyle kadılar tarafından görülür ve verilen hüküm hükumete bildirilerek kararın infazı sağlanırdı.

Kadıların şer’i olan hukuki vazifelerinden başka, idari yönden pek mühim vazifeleri vardı. Bu hususta hükumetçe kendilerine ferman gönderilir, onlar da icab eden cevabı re’sen hükumete arz ederlerdi. Kadıların bulundukları şehir ve kasabaların inzibat görevi, mahalli ve askeri sınıfa bırakılmıştı. Zahire ve amele tedariki, hayvan sevki, menzil emirleri, asker toplanması, iktisadi işler, mahalli rayice göre satılan eşyalara narh konması, belediye işleri, yani askeri inzibattan başka bütün devlet işlerinin temini kadılara aitti. Bundan dolayı kadılar selahiyet bakımından devlet merkezine bağlı vazife sahibiydiler.

Kadılar bu geniş vazifeleri dolayısıyla kendilerine gelen hüküm ve fermanları ve bunlara verilen cevapları ve gördükleri çeşitli davalara dair verdikleri hükümleri kayıt için “sicil”adı verilen kayıt defterleri tutarlardı. Bugün sadece Türkiye’de müze ve kütüphanelerde bu sicil defterlerinden çeşitli sebeplerle zayi olan ve yananlardan geriye kalıp muhafaza olunanlar yüzbinleri geçer. Şimdi bu sicil defterlerinin tozlu yaprakları arasında yüzyılların birikintisi koskocaman bir adalet tarihi yatmaktadır.

Kadı naibleri ve kassamlar: Kadıların vazifeleri çok geniş olduğundan işlerin görülmesinde kadılara yardım eden kimseler vardı. Bunlara “naib” ve “kassam” denirdi. Naib, vekil demekti. Mahkeme-i şer’ilerde kadılar namına muhtelif hizmetlerde vazife gören naibler vardı. Naibin bir veya birkaç olması kadının tayin edildiği kazanın büyük ve küçük olmasına, yapacağı işin geniş olup olmamasına bağlıydı. Bundan dolayı kaza, sancak ve eyalet kadılarının naibleri ona göreydi. Naibler vazifelerinin mahiyetine göre kaza naibleri, kadı naibleri, mevali naibleri (büyük şehir kadılarının naibleri), kapı ve ayak naibleri (bunlar çarşı pazar ve seyyar esnafı kontrol ederlerdi) ile arpalık naibleri idi. “Arpalık” vezir, beylerbeyi ve sancak beyleri gibi askeri sınıf ile ilmiye sınıfından şeyhülislam, kazasker ve büyük kadılara geçinmeleri için tahsis olunan geçici-tekaütlük-emeklilik maaşına denirdi.

Kassamlar, vefat etmiş olan bir kimsenin terekesini (mirasını) varisleri arasında taksim eden şer’i memurlardı. Bunlar iki kısımdı: Birincisi kazasker kassamları olup bunlar askeri sınıfa mensup kimselerin veraset işlerine bakarlardı. İkincisi mahallin kadılığında yani şer’i mahkemelerde bulunan kassamlardı. Bunlar da halk arasındaki veraset işlerine ve tereke taksimine bakarlardı.

Ayrıca her eyalet ve sancakta, kaza kadılarından başka toprak kadıları da vardı. Toprak kadıları, seyyar kadılıktı. Gerek devlet merkezinde ve gerek eyaletlerden tahkikatı icab eden bir iş, toprak kadıları vasıtasıyla tahkik ve teftiş olunurdu. Köylüler sancakbeyi, alaybeyi, subaşı, zeamet, timar sahipleri tarafından herhangi bir haksızlığa uğrayınca, şikayetlerini, eyalet ve sancak kadıları ile Divan-ı Hümayuna yaparlardı. Bunların tahkikatlarını yapıp, icab ederse kendilerine verilen emirlerle bu davalara da toprak kadıları bakardı.

Köylülerin şikayetleri yine köylü ile olduğu gibi, timarlı sipahilerin de köylülere yaptıkları haksız muameleler, kanuna aykırı hareketler olabilirdi. Bu durumda sipahinin imtiyazına bakılmayarak, icabında onların da tevkif ve hapislerine dair valilere ferman gönderilirdi.

Diğer bazı gizli teşekküllerin tahkiki de toprak kadılarına havale olunurdu. Toprak kadıları ayrıca muharebe zamanlarında ve fevkalade hallerde memleket inzibatı (asayişi) ile alakadar olanlarla beraber hizmet görürlerdi.

Bu kadılardan başka bir de “ordu kadılığı” vardı. Padişahlar, sefere gittikleri zamanlarda askeri sınıfların kadıları olan Rumeli ve Anadolu kazaskerleri de ordu ile beraber giderek kendilerine ait şer’i işleri görürlerdi. Padişahlar, sefere çıkmadıklarında veziriazamlar, sefere serdar-ı ekrem (başkumandan) olarak giderler, kazaskerler ise padişahla beraber kalır ve bunlara vekaleten ordu kadısı ismiyle “mevali” denilen büyük kadıların emeklilerinden malumat itibariyle değerlisi tayin olunurdu. Buna şeyhülislam konağında, kazaskerlere yapıldığı gibi, merasimle tayin beratı verilerek elbise giydirilir ve tayini kendisine fermanla bildirilirdi.

Ordu kadılığı, hem vazifesi ve hem de meşakkat ve mahrumiyeti bakımından ağır bir iş olduğundan bu hizmette bulunanlar değiştirildikleri zaman derecelerinden daha yükseğine tayin edilirler ve Harameyn, yani Mekke-Medine kadısı olurlardı. Kara ordusu kadısından başka, donanmaya (deniz kuvvetlerine) tayin edilen kadıya da “ordu kadısı” denilirdi. Bu tayini Rumeli kazaskeri yapardı.

Derece itibariyle en önemli kadılıklar, öncelik sırasıyla, İstanbul, Mekke-Medine, Edirne, Bursa, Eyüp kadılıklarıydı. Geri kalan kadılıklar da yine sıraya tabiydi.

İstanbul, dört kadılık bölgesine ayrılmıştı. Sur içi, İstanbul kadılığının bölgesiydi. Eyüp kadılığı, Çekmeceler, Çatalca ve Silivri kazasını ve çevrelerini içine alıyordu. Üsküdar kadılığı, İstanbul’un Anadolu yakasıydı. Galata kadılığı da, Beyoğlu yakasını içine alıyordu.

İstanbul kadısının çok önemli vazifeleri vardı. Bunlardan başlıcaları şunlardı: Kalpazanların kontrolleri, paranın alım gücünün korunması, su işleri, hamalların nizamı, fuhuş yasaklarına uyulup uyulmadığının kontrolü, içki-kumar yasaklarına uymanın sağlanması, yangınlar için tedbir alınması, kaldırımların tamiri, vasıtaların kontrolü, İstanbul’un sağlık işleriyle ilaç, doktor ve cerrahların teftişleri, amele ücretlerinin kontrolü, narhtan fazlaya satılan eşyadan dolayı yapılan şikayetlerin tetkiki, İstanbul’a yiyecek, içecek ve giyeceklerin ne suretle dağıtılacağı, et narhına dikkat edilmesi, esnafın kontrolü, odun ve kömürün narha göre satılması, ayakkabıların nizama göre yapılması, dilenciliğin men’i, hırsızlara karşı tedbir alınması, mahallelerde kefilsiz olarak hiç kimsenin oturmaması, ev inşasında dikkat edilecek şeyler, miri (Devlet) imalathanesinden başka yerde silah yapılmaması, İstanbul tarafına gelen gemi ve kayıkların muayyen yerlerinden başka yerlere yanaştırılmaması, bir muharebe esnasında kapıkulu ocaklarıyla birlikte sefere gidecek orducu esnafının tesbiti ve zamanı gelince sevkleri, yasak eşyanın memleket dışına çıkarılmaması, şayet özel olarak yabancı memleketlere eşya çıkarılacak olursa, bunun memleket ihtiyacına zarar vermiyecekse ihracına müsaade edilmesi, halkın sıkıntı çekmemesi için İstanbul’un gıda maddelerinin stoku için önceden tedbir alınması idi.

Kadı bunların bir kısmını doğrudan doğruya kendisi görür ve naiblerine (yardımcılarına) gördürürdü. Bir kısmını da diğer alakadar olanlarla işbirliği yaparak hallederdi. Mesela İstanbul’daki bina işleri mimarbaşının; sağlık işleri, doktorların ve hastanelerin kontrolleri hekimbaşının vazifeleri cümlesindendi.

İslamiyetin kadılığa verdiği önemi ve kadıların nasıl hareket etmesi gerektiğini belirtmesi bakımından hazret-i Ömer’in Basra kadısı bulunan Ebu Musa el-Eş’ari hazretlerine yazdığı mektup, meşhurdur. Bu mektuba, taşıdığı yüksek hükümler bakımından Kitabüs-Siyase ünvanı verilmiştir. Mektubun tercümesi şöyledir:

“Kaza, davaları hallederek sonuçlandırmaktır. Değiştirilerek bozulması caiz olmayan bir farzdır ve uyulması icab eden bir sünnettir.

Bir hadise hakkında sana başvurulunca, iki tarafın sözlerini güzelce dinle, anla, bir hak ikrar ve itiraf edilince, hükme bağla ve infaz et. Çünkü infaz edilmeyecek olan bir hak sözün sadece söylenmesi fayda vermez.

Meclisinde ve adalet huzurunda insanları eşit tut. Ta ki mevki sahipleri senden taraf tutuculuk ümidine düşmesinler, zayıflar da adaletinden üzüntülü, kalpleri kırık olmasınlar.

Beyyine (her türlü delil ve ispat vasıtaları) ve şahit dinletme davacıya, yemin etmek de davayı inkar edene (davalıya) aittir. Yani davacı şahit bulamazsa, isteği üzerine davalıya yemin teklif edilir.

Müslümanların arasında sulh yapılması caizdir. Ancak haramı helal, helalı haram kılacak bir sulh caiz değildir.

Dünkü gün vermiş olduğun bir hüküm, nefsine müracaatla, haklılığa, doğruluğa yol bulduğun takdirde, seni hakka dönmekten men etmesin. Yani ictihadın değişerek evvelce verdiğin bir hükümde isabetsizliğine kanaat getirirsen, o hüküm, benzeri bir hadise hakkında yeni ictihadına göre hüküm vermekliğine mani olmasın. Çünkü hak kadimdir. Hakka dönmek, batılda ısrar etmekten hayırlıdır.

Kalbini çalıştırıp, hükümlerini Kur’an-ı kerim’de, sünnette bulamadığın meseleler hakkında güzelce düşün; sonra bu gibi şeylerin benzerini bul, bunları birbiriyle kıyas et. Bunlardan Hak tealaya daha sevimli, daha yakın ve hakka, doğruya benzer olanı seç al.

Davacıya, her türlü delil ve ispat vasıtalarını, şahitlerini bulacak kadar bir müddet ver. Bu müddet içinde her türlü delil ve ispat vasıtalarını hazırlarsa ve ispatını yaparsa, hakkını alır; ispat edemezse aleyhine hüküm verilmesi icab eder. Böyle bir müddet verilmesi, mazeret hususunda kadı için bir özürdür. Bu tarz hareket etme şüpheyi de yok eder.

Bütün Müslümanlar, birbiri hakkında adildirler. Kazf’tan (zina isnadı) dolayı had cezası tatbik edilmiş olan, yahut yakınlık ve akrabalık sebebiyle kendisinden menfaat umulan, mazeretleri yok etmesi şüphe edilen veyahut yalan yere şahitlikte bulundukları tecrübe ile anlaşılan kişiler müstesna, bunlardan başkasının şahitlikleri kabul olunur. Çünkü Hak teala sizi gizli işlerinizden men etmiş, her türlü delil ve ispat vasıtaları sebebiyle sizden mesuliyeti kaldırmıştır. Yani insanların gizli şeylerini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsiniz. Sizin yapacağınız şey, ispat ve delil vasıtalarına göre hüküm vermektir. Dünyevi hükümler, zahire, görünene göredir. Bunlarda gizliler, açık olanlara tabidir. Uhrevi hükümlerde ise, gizliler asıldır. Görünenler gizli olanlara tabidir.

Muhakeme esnasında, Allahü tealanın kendisiyle sevap vereceği ve ebedi mükafat ihsan buyuracağı hak mevkilerinde kızmaktan, sabırsızlıktan, kalp ızdırabından ve eziklik, bıkkınlık duymaktan kaçın! Yani mahkemeyi sabrederek ağırbaşlılıkla yürüt.

Her kim niyetini kendisiyle Allahü teala arasında halis kılarsa, hak uğruna kendi aleyhine de olsa, Hak teala onun, zatıyla insanlar arasındaki işlerine kifayet eder, yani onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye maruz kalmaz.

Herhangi bir kimse, mesela hakim, hilafını (gerçeğe aykırılığını) Allahü tealanın bildiği bir sıfatla; yani kendisinde gerçekten bulunmayan bir faziletle, bir halis niyet ve samimiyetle insanlara karşı suret-i haktan görünerek, iyi niyeti bozacak olursa, Allahü teala onu, insanlar arasında rezil eder. Diğerlerini etmez.

Hak tealanın dünyada rızkından ve rahmetinin hazinelerinden ihsan buyuracağı mükafat hakkında ne düşünüyorsun? Yani bunun derecesi sonsuzdur. Ona göre hareket et. Hükmünde Hak’tan ayrılma. Mükafatını cenab-ı Hak’tan bekle.”

Adaletle hüküm verme hakkında Kur’an-ı kerim’de mealen şöyle buyrulmuştur.

Ey Resulüm! Sana da bu hak kitabı (Kur’an-ı kerimi), kendinden önceki kitapları hem tasdik edici, hem onlar üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, Ehl-i kitab arasında Allah’ın sana gönderdiği hükümlerle hüküm ver. Sana gelen bu haktan ayrılıp da onların arzuları arkasından gitme. (Maide suresi: 48)

Ey iman edenler! Allahü tealaya ve O’nun resulüne ve sizden olan idarecilere itaat ediniz. Sonra bir şey hakkında anlaşamazsanız, eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bu işin hükmünü Allah’tan ve Resulullah’tan anlayınız. Bu, hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. (Nisa suresi: 59)

Adaletle hüküm verme ve kadılığın önemi hakkında, Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinden bazıları da şunlardır:

Kadılar üç kısımdır: Biri Cennette, ikisi Cehennemdedir. Hakkı bilenve ona göre hüküm veren kadı Cennettedir. Hakkı bilen fakat ona göre hüküm vermeyen kadı Cehennemdedir. Bilmediği halde hüküm veren kadı da Cehennemdedir.

Kadı yerine oturunca, onun yanına iki melek iner ve zulmetmedikçe ona yol gösterirler. Onu muvaffak kılmaya çalışırlar. Eğer zulmederse, oradan ayrılıp onu kendi haline bırakırlar.

Davacı ve davalı karşısında oturunca, her ikisini de dinlemeden karar verme. Sence hakikatın meydana çıkması için bu daha uygundur.

Siz davacı-davalı olarak bana geliyorsunuz. Ben de insanım. Biriniz delilini diğerinden daha güzel ifade edebilir. Ben aranızda sizden duyduğuma göre hüküm veriyorum. Her kim için, kardeşinin hakkı olan bir şeye hükmedersem onu almasın. Çünkü bu, ateşten bir parçadır. Kıyamet günü, boynunda o ateşle gelir.

Osmanlı'da Kadı

Osmanlılarda ehl-i şer‛ diye tabir edilen ulema kesimi, tedris (öğretim), ifta (fetva) ve kaza (yargı) gibi üç alanda görevler üstlenmiş durumdaydı.

Eğitim ve öğretim işlerini müderrisler, sosyal hayatın meselelerini şeriata uygun bir şekilde çözümlemeyi müftüler yerine getirirken, kişiler arasında meydana gelen anlaşmazlıkları İslam şeriatına ve örfe göre halletmek kadıların vazifesi idi.

Kadı, en genel tarifle kaza yani yargı işlerine bakan görevliye verilen bir unvandır. Ahali arasında vuku bulan ihtilafların çözülmesi maksadıyla İslamiyet’in ilk devirlerinden itibaren var olan bu müessese, Osmanlıların da ilk dönemlerinden itibaren varlığını göstermiştir. Osmanlılar’da kadı tayininde, ilk dönem İslam devletlerindeki usullere riayet ederek, tanınmış kişileri kadılığa tayin etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde, beylik dönemlerinden itibaren fethedilen yerlere hukuku temsil etmek üzere bir kadı ve idareyi temsilen bir subaşı tayini yerleşmiş bir gelenekti. Osmanlı kadısının İslam devletleri içinde özgün bir yeri ve konumu olup adliye ve mülkiye görevlisi idi. Kendisinden önce görev yapmış İslam devletlerindeki meslektaşlarından çok daha geniş yetkilerle donatılmıştı. Şer‛i mahkemelerde şer‛i ve hukuki bütün meseleler Hanefi mezhebi üzerine çözümlenirdi. Aynı zamanda şer‛i mahkemelerden başka bir mahkeme de bulunmuyordu.

Şer‛i mahkemeler Osmanlı Devleti’nin başlangıcından itibaren medeni hukuk ve ceza davalarına bakmak salahiyetine haiz idi. Her kaza merkezinde bir şeriat mahkemesi bulunuyor ve bunların başında birer kadı görev yapıyordu. Büyük kaza ve şehirlerde davalara bakmak için mahkeme binaları tahsis edilirken, bulunmayan yerlerde davalar kadının ikamet ettiği evde veya camide görülüyordu.

Kadıların görev süresi hakkında, İsmail Hakkı Uzunçarşılı 20 ay olduğunu belirtirken, Mustafa Akdağ bir yıl müddet-i örfi, bir yıl da uzatmalı olarak toplam iki yıl olduğunu söylemektedir. Kadıların görev süresi bazen daha kısa bazen de daha uzun olduğu gözlenmektedir.

Asli görevi, ahali arasındaki anlaşmazlıkları çözümlemek olan ve padişah beratı ile tayin olunan kadılar, sultanın emrettiği her hususta hüküm vermekle yetkili kılındıklarından idari, mali, askeri, beledi gibi işlerle de meşgul olmaktaydılar. Böylelikle Osmanlı Devleti’nde yargı ve yürütme işleri birlikte yan yana yürütülmüştür.

Şer'iyye sicillerinde, sancak ve kaza kadılarının ne kadar geniş bir yetkiye sahip olduklarını, hemen hemen her konuda bir karar mercii ve sorumluluk sahibi olduğunu görmekteyiz. Halk arasında vuku bulan adli davaların görülmesinin yanı sıra, örneğin; yaralama olaylarında suçlunun bulunarak cezalandırılması, katillerin yakalanması, öldürülen kişinin diyetinin tespiti ve alınması, vefat eden kişinin terekesinin tespit edilerek varislerine dağıtılması gibi hukuk alanında, cami ve mescitlerin imam ve hatip ve mütevelli tayini, kayyım, devirhan, müderris ataması, tekke, zaviye ve medrese gibi kurumların mütevellisinin ve diğer görevlilerinin tayini, vakıflarda zuhur eden mütevellilik anlaşmazlıklarının çözümü, sancağa atanan mutasarrıfın gelinceye kadar yerine vekilin göreve başlatılması ve bu işin takibi gibi idari alanda, bulundukları sancak ve kazalarda zuhur eden eşkıya taifesinin takibi, yakalanması ve suçluların cezalandırılması, askerden kaçan ve mukabilinde eşkıyalık yapanları tespit ederek orduya teslim edilmesi, askeri seferler zamanında asker toplanması ve bunların isimlerinin tespiti, sefere çıkan asker için zahire temin edilmesi ve sefer için deve temini gibi askeri alanda, Avarız ve nüzül hanelerin tespit edilmesi ve bu vergilerin tahsili, imdad-ı seferiyye ve [[imdad-ı hazeriyye]] gibi vergilerin kaza, köy ve mahallelere taksimi ve toplanması, yine ayrıca sürsat ve beldar vergisi, arpa baha vergisi, ağnam rüsumu gibi vergilerin tahsil edilmesi, çarşı ve pazarda satılan malların fiyatının belirlenmesi ve fahiş fiyata satılmasını engelleme, işletilmesi gereken toprak ve arazilerin timar tevcihi, tedavülde bulunan paraların kur ayarının takibi ve bunda olabilecek yolsuzlukları engelleme gibi mali alanda daha pek çok sayabileceğimiz hususta görev ve sorumlulukları olmuştur.

Kadıların maaşları rütbelerine ve görev yaptıkları yerlere göre değişiklik arz ediyordu. Kasaba kadılıkları, sınıflarına göre 45 akçe ile 150 akçe arasında gündelikleri farklılık gösteren kadılar tarafından idare ediliyorlardı. Sancak ve eyalet merkezi olan şehirlerdeki kadılıklar ise mevleviyet sureti ile tevcih ediliyordu. Mevleviyet de iki çeşit olup, 300 akçeli sancak ve bazı eyalet merkezleri, 500 akçeli önemli vilayetlerin kadılıkları idi.

Kadılar yevmiyelerinin haricinde kurulan her mahkemede taraflardan ve devlete toplanan vergilerden katibiyye, muhzıriyye, harc-ı mahkeme, harc-ı bab, hüddamiye, çukadara hizmet adı altında, sicillerde de pek çok geçtiği gibi ücretler tahsis etmişlerdir. Bu toplanan paralar mahkemede vazife yapan katip, muhzır, çukadar, hademe gibi görevlilere maaş olarak veriliyordu. Örneğin, yıllara göre farklılık arz ederek katibiyye ücreti 5 ile 15 guruş, muhzıriyye 2 ile 10 guruş, hüddamiye 5 ile 25 guruş, harc-ı mahkeme 25 ile 355 guruş olmuştur.

Yukarıda saydığımız resmi masrafların haricinde, bazı kadılar oluyordu ki mahkemeye gelen davacı ve davalılardan hüccet-i şer‛iyye, mürasale akçesi, (yüksek miktarda) mahkeme harcı adı altında fazladan ve haksız yere paralar talep ediliyordu. Nitekim böyle yollara tavassut eden Uluborlu kadısı İsmail Efendi’nin derhal muhakeme edilmesi ve yapılan haksızlık ve zulmün giderilmesi Anadolu valisinin buyruldusu ile emredilmiştir. Neticede yapılan muhakemede, alınan akçelerin geriye iadesi sağlanmıştır.

Osmanlı Devleti'nde kadılık 1839 Gülhane Fermanı'nın kabulu ile yavaş yavaş tarih sahnesinde yerini nizami mahkemelere bırakmaya başlamış ve nihayetinde 1924 yılında kabul edilen 169 sayılı Mehakimi Şer'iyenin İlgasına ve Mehakim Teşkilatına Ait Ahkamı Muaddil Kanun ile tamamen kaldırılmıştır.

Kadılık rütbelerinin her birisi derecelerine gore akçe hesabıyla maaşları şu şekile tespit edilmiştir:

Rütbe-i ula: 10000 Rütbe-i salise: 6000 Rütbe-i çelebi: 3500 Karib-i ula: 9000 Rütbe-i inebahtı: 5000 Rütbe-i çinad: 3000 Rütbe-i saniye: 8000 Rütbe-i Eğri: 4000

kadı

(Arapça) Erkek ismi 1. Hüküm, karar, hakimlik. 2. Seri devlette, mahkeme reisi. İlim sahibi yetkili. Kadı İyaz (İyaz b. Musa b. Ümran es-Sebtî (1083-1149). Meşhur fıkıh ve hadis bilgini. İspanya'da Gırnata kadılığı yaptı. 20'yi aşkın eseri vardır.

kadı

tanzimat'a kadar her türlü davalara, tanzimat'la yurttaşlar yasası arasında ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanlarına verilen ad.

kadı

Tanzimat'a kadar her türlü davaya, Tanzimat ile Medeni Kanun arasındaki dönemde ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları:
"Mahkeme kadıya mülk değildir."- Atasözü.

kadı

Türkçe kadı kelimesinin İngilizce karşılığı.
[KADI] n. cadi, kadi, Muslim judge

kadı

Türkçe kadı kelimesinin Fransızca karşılığı.
cadi [le]

kadı

Türkçe kadı kelimesinin Almanca karşılığı.
n. Kadi

Yanıtlar