Kazvini

Kazvini on üçüncü yüzyılda yetişen astronomi, coğrafya ve tıp alimi. İsmi, Zekeriyya bin Muhammed bin Mahmud el-Kufi el-Kazvini, künyesi Ebu Yahya’dır. 1208 senesinde İran’ın kuzeyinde Rest ile Tahran arasında bulunan Kazvin şehrinde doğdu. Kazvini’nin nesebi, dört hak mezhep imamından biri olan İmam-ı Malik bin Enes’e dayanır.

Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Kazvini, tahsil için Irak’a gitti ve dini ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. İbn-i Arabi ile tanışıp, sohbetlerinde bulundu

Kazvini

Kazvini on üçüncü yüzyılda yetişen astronomi, coğrafya ve tıp alimi. İsmi, Zekeriyya bin Muhammed bin Mahmud el-Kufi el-Kazvini, künyesi Ebu Yahya’dır. 1208 senesinde İran’ın kuzeyinde Rest ile Tahran arasında bulunan Kazvin şehrinde doğdu. Kazvini’nin nesebi, dört hak mezhep imamından biri olan İmam-ı Malik bin Enes’e dayanır.

Kazvini (1203-1283), İdrisi gibi bir gezgin olmadığı için, coğrafya hakkındaki bilgisi kendisinden önce yazılmış olan coğrafya yapıtlarına dayanır. Günümüze ulaşmış eserleri arasında en çok tanınanı Acayibü'l-Mahlukat (Garip Yaratıklar) adlı bir kozmoğrafya kitabıdır. İki bölüme ayırmış olduğu bu kitabının birinci bölümünde, Kazvini, Ayüstü alemi, ikinci bölümünde ise Ayaltı alemi tanıtmaktadır. Gökyüzündeki yıldızlardan başlayıp, Yeryüzü'ndeki insanlara varıncaya değin bilinen veya hayal edilen hemen hemen bütün varlıkları tatlı bir üslupla anlatan Acayibü'l-Mahlukat, İslam Dünyası'ndaki diğer kozmoğrafya eserlerinden daha büyük bir ilgi görmüş ve Farsça'nın yanında defalarca Türkçe'ye de tercüme edilmiştir.

Kazvini'nin Acayibü'l-Buldan (Garip Beldeler) adlı eseri ise coğrafyayla ilgilidir. Bu kitabında, Dünya'yı Batlamyus gibi yedi iklime ayırmış ve her iklimde bulunan ülkeleri bütün yönleriyle tanıtmıştır. Ayrıca edebiyat ve siyaset tarihine ve ismini andığı ülkelerde yaşamış olan meşhur adamların hayat öykülerine ilişkin geniş bilgiler de vermiştir.

Küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Kazvini, tahsil için Irak’a gitti ve dini ilimlerde yüksek derecelere ulaştı. İbn-i Arabi ile tanışıp, sohbetlerinde bulundu. Bir süre sonra Vasıt ve Halle şehirlerine kadı tayin edildi. İsabetli hüküm vermek hususunda pek mahirdi. Bu sebepten sözü delil olup, itibar edilirdi. Moğollar Bağdat’ı işgal edinceye kadar bu makamda kaldı. Onlar şehre girince, Şam’a geçti ve 1283 senesinde vefat etti.

Kazvini, din ve fen ilimlerinde mütehassıstı. Fen ilimlerinde yazdığı eserler çok Ünlü oldu. yüzyılındaki bütün ilimleri muhtelif kaynaklardan incelemiş, bunlar hakkında günümüz ilim adamlarını hayrette bırakacak tahliller yapmıştır. Kazvini çok çalışkan, gayretli olduğundan tenbellik ve gevşekliği asla kabul etmez ve böylelerini hiç sevmezdi. Gerekli sebepleri hazır hale getirip, deney yapmaya çok önem verirdi. Aynı zamanda din ilimlerinde mütehassıs olduğu için, tabii ilimlerle ilgili ortaya koyduğu meselelere, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden de delil getirirdi.

Ayrıca, botanik sahasında yüzyılının söz sahibi alimlerinden olması, devrinde, alimler arasında Aşşab diye bilinmesine yol açtı. Çünkü tıpta kullanılan bitkilerin hususiyetlerini çok iyi bilirdi. Zamanında, bir botanikçi aynı zamanda tabip, bir tabip ise botanikçiydi. Kazvini, bitki çeşitleri ve bunların faydalarını araştırmaya çok önem verdi. İbn-i Sina’nın Kanun ve Şifa isimli eserlerinden faydalandı. Bitkileri ağaçlar ve ağaç olmayanlar diye ikiye ayırdı. Yaptığı bu sınıflandırma, bugünkü botanikçilerden farklı değildi. Bu konudaki açıklaması şöyledir: “Ağaçlar, gövdeli bitkilerdir. Ağaçların bir kısmı meyveli, bir kısmı meyvesizdir. Meyvesiz ağaçlarda bitkinin ana maddesi tamamen ağacın kendisine sarf olunmuştur. Ekinler ve baklalar gibi bitkiler, gövdesiz bitkilerdendir. Allahü teala bitkilerin yetiştiği ölü toprakları canlandırır. Bitkilerden yeşil yapraklar, pembe çiçekler çıkarır. Allahü teala bunları ölülerin diriltilmesine, kırıntı haline gelmiş olan kemiklerin tekrar eski haline getirilmesine delil göstermektedir.”

Kazvini’nin söz sahibi olduğu ilimlerden biri de astronomiydi. Güneş ve ay tutulmalarını doğru şekilde izah etti. Ona göre; ay tutulmasının sebebi, dünyanın, ay ile güneşin arasına girmesidir. O zaman güneş ışığının yere düşmesinden bir mahrut (koni) teşekkül eder. Ayın hepsi mahrutun içine düştüğünde ay tutulması tam olarak meydana gelir. Yani, güneşin ışığı ayın bize karşı olan yüzüne ulaşamaz. O zaman ayın o yüzü kararır. Eğer sadece ayın bir kısmı mahrutun içine girerse, kısmi ay tutulması olur. Güneş tutulması ise, ayın, güneş ile dünya arasına girmesiyle meydana gelir. Güneş tutulması, ay tutulması gibi uzun sürmez. Güneş tutulması bazı beldelerde görülüp bazısında görülmez.”

İyi bir kozmografyacı olan Kazvini, zelzelenin meydana gelişini de şöyle izah etti: “Bilginlerin söylediklerine göre, dumanlar ve buharlar yer altında birikirler. Buharlar, yerden dışarı çıkmak istediğinde, şayet bulunduğu yer sert ise ve çıkacağı bir delik yoksa, o bölgede sarsıntı meydana gelir. Bu tıpkı hummalı bir kimsenin vücudunun titremesine benzer. Hummalı kimsenin vücudundan çıkan ifrazat sebebiyle, humma şiddetlendiğinde, hummalının bedeni titrer ve sarsılır. Vücudunda şiddetli hararet meydana gelir. Bu kokuşmuş ifrazat, vücud deliklerinden çıkınca vücut sakinleşir. İşte vücudun bu sarsıntısı, zelzele sebebiyle yerin sarsılması gibidir. Her şeyin doğrusunu Allahü teala bilir.” Onun bu izahı yirminci yüzyılın ilim adamlarını bile hayrette bırakmıştır.

Kazvini dağların teşekkülünü ilmi bir şekilde araştırarak, bu sahadaki ilmi kudretini ortaya koyan ihtimaller ve görüşler bildirmiştir. Dağların, ovaların meydana gelişi hakkında şu bilgileri vermektedir: “Su, çamurla karışıp, çamur yapışkan bir hal alıp, uzun müddet güneş altında kalınca taş haline gelir. Nitekim kerpiç, bir müddet güneşte kalınca sertleşip tuğla halini alır. Tuğla bir nevi taştır, fakat ondan yumuşaktır. Bilginler dağların, su, çamur ve neticede güneş ışını tesirinden meydana geldiğini, zelzeleler sebebiyle yerin bir kısmının çöktüğü bir kısmının ise, yüksek kalarak yukarda bahsedilen şekilde güneş altında taşlaştığını söylemişlerdir. Rüzgarlar da toprağı bir yerden başka bir yere sürükleyip tepeler meydana getirmişlerdir. Sonra bahsedilen şekilde taşlaşan tepelerden dağlar meydana gelmiştir.”

Yer kabuğu üzerinde geniş araştırmalar yapan Kazvini, çalışmaları sırasında mühendislerin benzerini yapmaktan aciz kaldığı, arının petek yapışını; kışın yağmur ve kar sularının yerin içinde birikip, yazın muhtelif kaynaklardan çıkışını da incelemiştir. Eserinde yer ilimlerinin pek çoğundan; altın, gümüş, kurşun, demir, bakır, kibrit, civa ve daha başka maddelerin teşekkülünden de bahsetmiştir. Altının yumuşak dağlarda; demir, kurşun gümüş ve bakırın, yumuşak toprakla karışık vaziyette bulunan taşlar içinde; civanın, sulu arazilerde; tuzların, bozkır yerlerde; petrolün, yağlı arazilerde bulunduğunu söylemiştir.

Kazvini, insanın teşekkülü, ana rahmindeki yavrunun durumu, doğum, insan anatomisi ve azaları ile hayvanlar hakkında da araştırmalar yapmıştır.

Eserleri:

Zekeriyya Kazvini’nin eserlerinden ikisi zamanımıza kadar gelmiştir. En önemli eseri, Acaib-ül-Mahlukat ve Garaib-ul-Mevcudat’tır. Bu eser, kozmografya kitabı olup, iki kısımdır. Birinci kısım; astronomiden bahsedilip, gökyüzü hakkında bilgiler vermektedir. Burada geniş bir önsözden sonra ay, güneş ve yıldızlar anlatılmakta, daha sonra meleklerden bahsedilmektedir. Bu kısma ayrıca takvimle ilgili bir konu da eklenmiştir. Yine bu bölümde, yaratılıştan söz edilirken, yeryüzünün altı günde yaratılması açıklanmaktadır. İkinci bölümde; yeryüzüne ait olaylardan, dünyanın küre biçiminde meydana gelişinden bahsedilmektedir. Burada; hava, su, hayvanlar, bitkiler, madenler ve insan anlatılmaktadır. Bu kısımda coğrafi bilgiler de yer almakta, başlıca dağlar, adalar, deniz, nehir ve kuyular da anlatılmaktadır.

Eserin birbirinden çok farklı yazma nüshaları bulunmaktadır. Eser, ortaçağ sonlarında oldukça rağbet görmüş, başta Türkçe ve Farsça olmak üzere çeşitli dillere tercüme edilmiştir. Türkçeye ilk tercümesi Çelebi Sultan Mehmed zamanında Rükneddin Ahmed tarafından yapılmıştır. İkinci defa Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Süruri-i Kadim tercüme etmiştir. Ayrıca Eyyub bin Halil veİsmail Paşa tarafından yapılan Türkçe tercümeleri de bulunmaktadır.

Kazvini’nin ikinci önemli eseri, asar-ul-Bilad ve Ahbar-ul-İbad’dır. Eser, üç mukaddime ile başlamaktadır. Birinci mukaddime, şehirler ve köyler kurmak ihtiyacına dairdir. İkinci mukaddime, beldelerin hususiyetleri ile ilgilidir. Bu mukaddime iki kısma ayrılmıştır: Birincisinde beldelerin, sakinleri üzerindeki tesirleri; ikincisinde ise beldelerin bitkiler ve hayvanlar üzerindeki tesirlerini ele almıştır. Üçüncü mukaddime; yeryüzündeki bölgelere dairdir. Bu kısımda, buralarda yaşamış geçmiş milletlerden, evliya, ulema, şairler, sultanlar, vezirler ve daha başkalarından bahsetmiştir.

Eserin yazmaları, Petersburg Kütüphanesinde ve Oxford’da bulunmaktadır. Eserin coğrafya ile ilgili kısmı Abdürreşid Bakuvi tarafından Telhis-ül-asar ve Acaib-ül-Melik-il-Kahhar adıyla yayınlanmıştır. Bunlardan başka; 1) Kitab-ül-Ekalim, 2) Kitab-ül-Büldan, 3) Kitabü Mürevvic-üz-Zeheb ve Meadin-ül-Cevher, 4) Kitab-ün fi Nizam-il-Kevn, 5) Kitab-ün fi San’at-il-Erd adlı eserleri de vardır.

Kazvini’nin yazdığı eserler, asırlarca ilim adamlarının müracaat kaynağı oldu. Eserlerinde, tecrübe ve gözlemi esas almıştır. Bu sebeple ortaya koyduğu neticeler tamamen ilmi usullere dayanmaktadır. Onun vazgeçilmez birer ilim kaynağı olan eserlerinin asıl kıymeti de buradan gelmektedir.

Kaynak: Rehber Ansiklopedisi

Yanıtlar