laz

laz

Antik Çağdan günümüze değin Güney batı Kafkasya ve Kuzey Doğu Anadolu’da yaşayan bir halkın kendini tanımladığı isim.

Laz

Antik Çağdan günümüze değin Güney batı Kafkasya ve Kuzey Doğu Anadolu’da yaşayan bir halkın kendini tanımladığı isim.

Antik Yunanca kaynaklarda:

Lazi (Λάσοι Peripl. s. 11; Plin. vi. 4)

Laze (Λαζαι v. 10. § 5).

Gürcüce Megreli, Č’ani

Orta dönem Ermenice Çen (Tvn) (Vaux, 1996: 3)

Türkçe Laz.

Trabzon ve Rize Türkçe dialektlerinin terminolojisinde:

(Bk) moḫti, komoḫti (Trabzon, Rize)

Tarihçe

Laz tarihi açısından bilinen en eski arkeolojik kanıt, Urartu kralı II. Sarduri dönemine ait bir kitabede sözü geçmekte olan Qulha adlı ülkedir: “İldamuşa kenti, Qulhai halkının kralı olan ...’nın krallık şehir” (kralın adı çözümlenememiştir) bahsedilen ülke Kolhis olmalıdır (Bk. Kulha) Arrian, Abhazya’nın kuzeybatı sınırında, Malassa adlı bir kralın Palaia (eski) Lazikê olarak adlandırılan bir bölgeden bahseder (Per.15) ve Trabzon ile Dioskuria (Sebasto-polis) arasında yaşayan halklar arasında Lazlar’ı da sayar: (Kolhlar, Saniyalılar, Malahonlar, Heiohlar, Helonlar, Tsitreitler, Lazlar, Apsiller, Abazglar, Sanigler) (Per.11) Roma imparatoru Diokletian (284-303) Dönemi’nde, Kırım’lı Sauromat’lar, Lazia’yı işgal eder ve Kızılırmağa (Halys) kadar ilerlerler. Kiros’u Theodereti (MS 293-466) Laziler, Sanigler ve Abazlar’ın Roma’nın egemenliğini kendi istekleriyle kabul ettik-lerini yazmıştır (Theodereti Episcopi Cyrensis Graecorum affetionum curatio, ed. J. Raeder, Lpz. 1904, s. 223, 15; ed. P. Canivet, Theodoret de Cyr, in: Sources chr. T. 57, 1u, 2.p 1958; T. 2. S. 339; 17-340, 1 mit a.1 des Thrapeutique des maladies Hellenique

Bizanslı yazarların seyrek de olsa adından bahsettiği Lazi Halkı’nın tarih sahnesinde boy göstermesi, MS 456 yılında Roma İmparatoru Marcian’ın Laz Kralı Gobazes’e (Gubaz) boyun eğdirmesiyle başlar (Prisc. Exc. de Leg. Rom. s. 71; Le Beau, Bas Empire, vol. vi. s. 385) imparator Justinian ve Chosroes arasın-da, Phasis nehri havzasında yaşanan kıyasıya mücadele, en ince ayrıntılarına kadar kaydedilmiştir (Procop. B. P. ii. 15, 17, 28, 29, 30, B. G. iv. 7--16, Agath. ii. iii. iv. ss. 55-132, 141; Menand. Protect. Exc. de Leg. Gent. s. 99, 101, 133--147; Gibbon, c. xlii.; Le Beau, vol. ix. ss. 44, 133, 209--220, 312-353) Özellikle Prokopius’un (MS 554) notları Tzani/Çani’ler hakkında bizzat kendi gözlemlerini yansıttığı için son derece değerlidir:

“Tzaniler, kadim zamanlardan beri, herhangi bir hükümdara bağlı olmayan bağımsız bir halk olarak yaşamışlardır. Vahşice bir yaşam biçimi sürdürerek, ağaçlara, kuşlara ve çeşitli mahluklara tanrıları gibi hür-met ederler ve onlara taparlar. Ömürlerinin tamamını gökyüzüne doğru uzanan ve ormanlarla kaplı olan bu dağlarda yaşayarak geçirirler, ama hayatlarını, ziraat ile değil, haydutlukla ve eşkiyalıkla kazanırlar. Zira, toprağı işleme konusunda usta değillerdir ve memleketleri, sarp dağların en az olduğu yerlerde bile oldukça engebelidir. Bu yaylalar, engebeli olmanın ötesinde, son derece taşlık, işlenmesi zor ve hiç bir mahsule uygun olmayan bir toprak yapısına sahiptir. Onlar tarım yapacak olsalar bile, ürün ye-tiştirmek için yeterli toprak bulamazlar. Bu-rada, ne araziyi sulamak, ne de tahıl yetiş-tirmek mümkün değildir; çünkü bu bölgede düz bir arazi bulunmaz ve hatta buralarda ağaç da yetiştiği halde, bunlar meyve vermeyen ağaçlardır. Zira bu bölge; bitmek bilmeyen kışın etkisiyle, uzun süre kar altında kaldığından, ilkbaharın başlangıç dönemi son derece belirsiz ve düzensizdir. Bu ne-denlerden dolayı Tzaniler eski çağlarda ba-ğımsız bir yaşam sürmüşler, ama şimdiki imparator Justinianus’un saltanatı sırasında, general Tzittas’ın komutasındaki bir Roma ordusu tarafından bozguna uğratıldılar ve hepsi kısa sürede mücadeleden vazgeçerek boyun eğdiler. Böylece, tehlikeli bir özgür-lüğün yerine, sıkıntısı daha az olan esareti tercih etmiş oldular. Ve onlar hemen Tanrıya itaat ederek, Hristiyanlığı kabul ettiler. Böylece, her tür haydutluktan vazgeçerek yaşam biçimlerini huzurlu bir yola sokmuş oldular ve daha sonra düşmana karşı sefere çıkıldığında, her zaman Ro-malıların yanında yer aldılar” (Prokopius, Buildings, III. vi. 17; AMC 101) Prokopius, Tzanika seyehatinde bugünkü Bayburt şehri civarından Trapezus kentine doğru yolculuk ederken Ermeniler ile Tzaniler arasında Horoni adlı bir kale inşa edildiğini (Prokopius, Buildings, III. vi. 15- 17) ve Horoni’den iki gün uzaklıktaki bir yerde Tzanilerin Okeniti (bugünkü Çaykara Ogene köyü?) olarak bilinen bölgesinin baş-ladığını ve Kharti (< bugünkü Bayburt Hart köyü?) adlı bir bölge eskiden inşa edilmiş bir kalenin İmparator tarafından tamir etti-rildiğini yazmıştır (Prokopius, Buildings, III. vi. 18-19) Laz’lar Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını korumaları karşılığında yarı bağımsız krallıklarında özgür bir hayat sürmekteydiler Agathias’ın yanısıra Prokpius’un notları da (MS 6. yüzyıl) bu ilişkiye tanıklık etmektedir: “Laziler ilk önce Romalılara bağlı kalarak Kolkhis’e yerleşmişlerdi. Ama sadece onlar vergi ödeme ve Romalıların her dediğini yapmakla yükümlü değillerdir. Kralları öldüğü zaman, Roma imparatoru, tahta geçecek olana imparatorluğun simgelerini gönderecek ve onlarda Roma’nın sınırlarını koruyacaktı. Düşman Hunlar Kafkas dağlarını aşıp Lazika’yı geçip Romalılardan hiç para ve ordu yardımı almadan ama Pontos Euxenios’un etrafında yaşayan Roma halkıyla ti-caret yapacaklardı. Kendilerinin tuzu, hububatı ve iyi bir şeyleri yoktu. Ama ihtiyaçlarını köle ve deri vererek karşılıyorlardı” (Procopius, Peri ton Polemon, II. XV. 1-6)

Kolhis’teki sayısız küçük kabilenin tek hakimi olan Laziler, genişleme arzusu duyarak bölge üzerinde hakimiyet kurmak isteyen Pers ve Roma İmparatorlukları ile Kafkasya’nın kuzeyinden talan amaçlı akın-lar yapan atlı göçebelerin arasında sıkışmış bir pozisyonda yaşamak zorunda kalmıştır. Perslerin amacı Lazileri bölgeden atıp yerlerine kendi halkını yerleştirmek olduğundan, Lazlar Roma’ya yakın durmuşlardır.

Lazi’ler, MS 520 - 512 arasında bir tarihte, Theophane döneminde Hristiyanlığı kabul edip (Gibbon, l. c.; Neander, Gesch. der Christl. Religion, vol. iii. s. 236), 6.-7. yüzyıllar Kolhis’e hakim olup güneye doğru inmiş ve Batum ile Akampsis (Çoruh) nehri arasına yerleşmiştirlerdir. MS 6. yüzyılda yaşamış olan Bizans tarihçisi Agathias, “Lazlar büyük ve gururlu bir halktır ve onlar, oldukça önemli başka kavimlere hükmetmektedirler. Kolkhidalıların antik isimlerine bağlı olmaları ile abartılı bir şekilde gurur duyuyorlar ve muhtemelen kibirli yaklaşımları da bundan kaynaklanmaktadır. Eminim ki, bize bağlı kavimler arasında, böyle bol insan gücü kaynaklarına sahip olan, bu kadar ideal bir coğrafi ko-numa sahip olan, böylesine bolluk içinde bir yaşam biçimleri olan ve böylesine yüksek bir medeniyete ve inceliğe sahip olan, bir başka kavim daha yoktur” (Agathias III, 5.1) notlarıyla, Laz’lar hakkında değerli bilgiler vermesinin dışında, Roma İmparatorluğu’na bağlı yerel hükümranlıkları olan Laz krallarını da anlatmıştır.

Roma ordusunun Persliler karşısında bozguna uğramasından Laz kralı Gubaz’ı sorumlu tutan Roma’lı komutanlar Hopi/Khopi nehri kıyısında kendisiyle buluşup ona suikast düzenlerler: “Zavallı adam kendinden emin ve rahat bir şekilde, sadece bir kaç silahsız adamı ile bir-likte orada onlarla buluştu. Tabii ki, buluşacağı insanlar yabancı olsa başka şekilde davranırdı, ancak onun randevulaştığı insanlar düşmanları değil, müttefik bildiği ve tanıdığı insanlardı. Onlar, onun ülkesini savunmak ve istilacıları püskürtmek için gönderilmemişler miydi?” (Agahthias, III. 3. 9)

Krallarının öldürülmesinin ardından Laz ileri gelenleri toplantı yapıp, Bizans’a karşı nasıl bir tavır alınacağını tartışırlar. Laz ileri gelenlerinden Phartaz, akılcı ve mantıklı düşünülmesi gerektiğini, suikastle İmparatorun alakası olamıyacağını, tekrar Perslerle ittifak kurmanın akılcı olmayacağını ileri sürer. Phartaz’ın görüşleri kabul edilerek, yeni Laz kralı II. Tzathi, Roma İmparatoru tarafından taç giydirilmek üzere Constantinapol’e (İstanbul’a) gönderilir (Agathias, III. 15. 2) Pers kralı Kosroes ordusuyla, İberya’yı (Gürcistan’ın iç kısımların Gürcülerin ana yurdu olarak bilinen bölge) aşıp Lazika’ya girip, ordusunun rahat ilerleyebilmesi için ağaçları kese kese ilerleyerek Kolhis’in mer-kezine ulaşarak, Daras şehrini kuşatınca Laz kralı Gubaz, Roma İmparatoru’ndan yardım ister: “Kosroes’in amacı, ani bir saldırıyla Daras şehrini alarak, tüm Kollkhislileri Lazika’dan çıkarıp yerlerine Persli halkı yerleştirmek olduğu için, amacında kendisine yardım için bu iki adamı seçti (Pharizos ve Isdigousnas) Kendisine göre şanslı bir saldırı ve Kolkhis’in tamamını ele geçirmek için önemli bir ge-lişme olacaktı. Ona göre bu bir çok yönüyle Pers ordusuna avantajlar kazandıracaktı” (Procopius Peri ton Polemon,II. XXVIII. 17-18

Roma İmparatoru Iustinianius, Laz kralının beklediği orduyu gönderir:7.000 Roma askeri ve 1.000 Tzani.

Bölgeyi çok iyi bilen Prokopius’un notlarında, genellikle aynı halkı nitelemek için kullanılan Tzan (Çani) ve Lazi kelimeleri farklı kabileler için kullanılmıştır.

Tzani’lerin Trapezus civarında yani Roma İmparatorluğu topraklarında yaşayan, Lazilerin ise Phasis nehri civarında yaşayan birer Kolh kavmi olduğu bilinmektedir. MS 6. yüzyılda Prokopius’un her iki halkı ayrı kelimelerle ifade etmesi (Lazi’lerin en yakın komşuları olan Gürcüler Tzani kelimesinin bir formu olan Çani, Ermeniler’in ise Çen olarak tanımlamasından hareketle gerçekte bu iki terimin aynı halkı nitelediği düşünülebilir) acaba farklı etnisitelere sahip oldukları için midir? Tzani adı verilen Kolh kabilesinin özgün adları yaşamakla birlikte (Trabzon İmparatorluğu yıkılıp bölge İslamlaşıncaya kadar bu isim kullanılacaktır) artık Rumlaşmış (Roma adetleri edinmiş, Rumca konuşmaya başlamış vs...) olduğu için midir? soruları henüz cevapsızdır:

“...Ve Gubazes, İmparator Iustinianos’a içinde bulundukları durumu bildirdi ve Lazilerin geçmişte yaptıklarında dolayı özür diledi. Media boyunduruğundan dolayı kuvvetleriyle onlara yardım etmesini istedi. Kendi başlarına bırakılan Kolhisliler, Perslerin ellerinden kurtulamayacaklardı. İmpa-rator Iustinianos bunu duyunca, kabul etti ve Dagisthaeus liderliğinde yedi bin adamını ve bin Tzani’yi, Lazi’ye yardıma gönderdi. Bu kuvvet Kolkhis topraklarına ulaştığında, Laziler ve Gubazes’le birlikte Petra yakınla-rında kamp kurdu ve burayı kuşatma altına aldı” (Prokopios, Peri ton Polemon, III.XXIX. 9-11; AKKB 213) Gözüpek savaşçılar olan Tzani’ler kaçan Roma askerlerini takip etmeyip Perslerin bir bölümünü öldürdükten sonra yürüyerek vatanları Trabzon’a geri döneceklerdir: “Dagisthasios, ordusuna emir bile vermeden kuşatmayı bıraktı ve Phasis nehrine doğru ilerledi Tüm Romalılar da onu izledi. Onların herşeylerini kamplarda bıraktıklarını gören Persler kapıları açarak dışarı çıktılar ve kampı talan etmeye kalkıştılar. Ama Dagisthaios’u takip etmeyen Tzani’ler derhal kampı savunmaya koştular ve bir çok Pers-li’yi öldürdüler. Persler kaçtılar. Roma kampını yağmalayan Tzani’ler, Rhizaeum’a (bugünkü Rize) ilerlediler. Buradan Atina’ya (bugünkü Rize, Pazar) gelerek Trapezuntion topraklarından eve döndüler” (Prokopius, Peri ton Polemon, II.xxx.11-14)

Tzan’ların Roma İmparatorluğu tarafından düzenli askeri güçlerin dışında paralı asker olarak kullanıldığını yine aynı kaynaktan öğrenmekteyiz “İtalya’dan yeni dönmüştü ve emri altında sekiz yüz Tzanı vardı”(Prokopius, Peri ton Polemon, VIII. XIII.8-28)

Prokopius, Phasis nehrinin kuzeyinde yaşadıklarını ve eskiden Yunan ve Romalılar tarafından Tzani veya Kolhian olarak bilinen halkın artık Lazi olarak adlandırıldığından bahsederken daha o zaman bile olan terim karmaşasına açıklık getirmeye çalışır:

“Örneğin bazı yazarlar, Trapezuntion bölgesinin, şu anda Tzani (Τζάνοι) denen Sani (Σάνους) bölgesiyle, ya da şu anda Lazi (Λαζούς) denen Kolkhislilere (Κόλχους) komşu olduğunu yazarlar. Ancak bu açık-lamalardan hiç biri doğru değildir. İlk önce, Tzaniler sahilden uzakta, içerde Armenia ile komşuydular. Orada ise geçilemez dağlar vardı ve burası insanların yaşamasına uygun değildi. Ormanlı yükseklikler ve geçilmez uçurumlar, tüm bunlar onların (Tzanilerin) kıyıya ulaşmasını engellemektedir. İkinci o-larak Kolkhisliler, bunlar Lazi olamazdı çün-kü onlar Phasis nehrinin karşısındaydılar ve Kolkhisliler isimlerini diğer bazı milletler gibi sonradan Lazi’ye çevirdiler ama bundan ayrı olarak, bu anlatımların yazılmasının üzerinden çok uzun seneler geçti ve olayların gelişimi değişikliklere uğradı. Ortaya ko-nulan durumların yerini başkaları aldı. Bunlara neden milletlerin göç etmesi, yönetici ve isimlerin sürekli değişmesiydi” (Prokopius, Peri ton Polemon I, XXIII, 12-15)

Romalılarla Persler arasında yapılan bir anlaşmanın 4. yılında kalabalık bir Pers ordusu Khorianes adlı bir komutanın liderliğinde yanında pek çok Alan klanından savaşçıyla Kolhis topraklarına girdiyse de ba-şarı sağalayamadan geri dönmüştü. Prokopius, Perslerin Lazika’da yaptığı kıyımlardan da bahsetmiştir: '“Hüsrev’in yönetimindeki İranlılar üç defa Bizans toprağını işgal ettiler ve kentleri yer-le bir ettiler. Saldırdıkları kentlerde yakaladıkları kadın ve erkeklerden kimini kestiler, kimini götürdüler, geçtikleri her yeri bütü-nüyle insansız hale getirdiler. Kolhis’i işgal ettiklerinden bu yana Kolhislilerin, Lazikalıların ve Bizanslıların kıyımını sürdürdüler” BGT 115. Bizans ile Persliler arasındaki mücadele so-na erip, MS 7. yüzyılın sonlarında, Kolhis’in Arap işgaline uğraması Laz’lar için dönüm noktası olabilecek bir çağın başlangıcı olmuştur. Tzani/Çani kelimeleri ise Lazi’lerin, Yunan ve Gürcü kaynaklarında geçen diğer adı olup, Bizans Kültürüne adapte olmuş Lazları ifade etmek için de kullanılmıştır.

Arkeolojik bulgular

Bugün bile Gürcistan içlerinde Çaniyeti olarak adlandırılan köyler bulunmaktadır. İlginç olan Lazca ile oldukça yakın bir dili konuşan Megreller, Lazlar’ın yaşadığı bölgeyi Çanişi “Lazistan” yani Çanlara ait bir bölge olarak adlandırırken Çan adını kendilerinin dışında değerlendirmektedir.


· Çaniyeturi (Lat (DMS) 41° 58' 0N Long (DMS) 41° 55' 60E Altitude (meters) 92 m)

· ana (Lat (DMS) 42° 52' 44N Long (DMS) 43° 9' 7E Altitude (meters) 1668 m) adlı köyler bulunmaktadır. · Çaniyeti (Lat (DMS) 41° 52' 43N Long (DMS) 41° 59' 1E Altitude (meters) 199 m)

Kobuleti kasabası civarında yapılan arkeolojik incelemelerde, MÖ 5. yüzyıla ait 42 tanesi güneşin doğuş yönüne dönük 167 mezarda bulunan 49 sikkeden Sinope kaynaklı bir tanesi dışında diğerlerinin bizzat Kolha sikkesi olduğu görülmüş, Ege kaynaklı çanak çömlek kalıntıları, 2 mezarda silah araç gereçleri (üç tane demir mızrak, altı bronz ok ucu) bulunmuştur.

Kolhların yazılı dilleri olmamasına rağ-men ölen asillerin adlarının Yunan harfle-riyle yazılı olduğu görülmüştür (Tsetskhladze, 1994)

Elde edilen bulgulardan Yunanlıların ti-caret amacıyla bölgeye geldiği, Yunan kültürüyle etkileşimin başladığının işaretleridir.

MÖ 335 yılında Pseudo Skylax tarafından hazırlanan bir coğrafya kitabında bölge hakkında bilgi verilmektedir:

Kuzeyden güneye Dioskuria (bugünkü Sohumi), Gyenos (bugünkü Oçamçire yakın-larında), Phasis (bugünkü Poti), adlı Yunan kolonileri ve Gyenos, Kherobios, Khorsos, Arios, Phasis akarsuları bulunur. Phasis’den daha aşağıda Ris, İsis, Latronum nehirleri ve Apsarus bulunmakta, ardından Byzeri kabilesi, Daraanon ve Arion dereleri, Ekekhiri/ Ekriti kabilesi, Arabis/Arkhabis deresi, Limne kenti, Bekhiri kabilesi ve Bekhiri adlı Yunan kolonisi, Makrokephali kabilesi (Trapezus kenti (bugünkü Trabzon)

Mimari

Romalı mimar Vitruvius’un MÖ 25 yılı civarında yayınladığı 10 ciltlik eserde Kolhların kendine özgü ahşap yapım tekniklerinden bahseder ki bugün Rize ve Artvin’in ormanlık alanlara yakın bazı yaylalarında ahşap yayla evleri aynı şekilde inşa edilmektedir: “Karadeniz’deki Kolkhi Kavmi, bol kereste kaynaklarına sahiptir ve onların yapı teknik-leri de bu kaynaklara bağımlıdır. Onlar, iki ağacı zeminin üzerine paralel bir şekilde yatırarak aralarında bir ağaç boyu mesafe bı-rakırlar, sonra da bunları; üzerlerine, uç kı-sımlarından karşılıklı iki ağaç daha koyarak birleştirirler. Bu belirlenmiş alan içinde kalan yer evin iç kısmı olur. Bu dört kenardaki duvar aynı şekilde üstüste ağaçlar koyarak yukarı doğru yükseltilir. Böylece köşelerde, her ağaç bir diğerini düşey olarak des-teklemiş olur. Ağaçların kalınlıklarına bağlı olarak arta kalan karşılıklı boşluklar, çamurla ve küçük parçalarla kapatılır. Çatının yapımı içinde aynı yöntem uygulanır. Ağaçların uzunlukları aşamalı olarak azaltılarak, köşeler arası mesafe giderek daraltılır ve böylece piramite benzer bir çatı formu elde edilir. Çatıyı dal parçaları ile örterler ve ü-zerini balçıkla sıvarlar. Böylece onların bu dörtkenarlı çatıları, kabaca bir tonoz şeklini almış olur” (Vitrivus, De Architectura, II. I. 4)

Savaşçı karakter

Amasya’lı Strabon’un MÖ 5 yılında tamamladığı Coğrafya adlı çalışmasında, Kolhis’in kuzey sahilinde yaşayan ve korsanlık yapan halklar hakkında bilgi verilmektedir:

“Kafkas dağlarının uzantısı olan, bu sarp ve dağlık sahil kesiminde, kuzeyden güneye sırasıyla, Achaei, Zygi ve Heniokhi kabilelerinin toprakları yer alır. Bu insanlar denizde korsanlık yaparak geçinirler. Onların Yu-nanca ‘kamarae’ olarak isimlendirilen küçük ve hafif tekneleri, ortalama yirmibeş, en fazla otuz kişiyi alacak boyutlardadır... Gerektiğinde bu tekneleri süratle biraraya toplayarak, korsan filoları oluştururlar; ticari gemilere, ülkelere ve sahil kentlerine sal-dırılar düzenlerler; bu şekilde denizdeki hakimiyeti ellerinde tutarlar... Ve bu sahil-lerde yerleşik kabilelerin tümü, her zaman korsanlıkla geçinirler; gece ya da gündüz, adam kaçırma amacı ile ormanlık sahillerde gizledikleri tekneleriyle pusuya yatarlar ve bu şekilde esir aldıkları insanlar için hemen bir fidye tutarı belirleyerek,onların yakınla-rına gönderirler” (Strabon 11. 2. 12-13)

Tarihi kimlik

1910 yılında Osmanlı Lazistanı’nı gezen Rus dilbilimci N. Marr Megrellerle Çanları özdeşleştirmiştir. Marr, Çanileri, Çoruh’un do-ğusundaki yerli halk olarak tanımlayıp, böl-genin Gürcü (Kart) ve Ermenilerin gelmelerinden önceki yerli halkı olduğu kanaatindedir (Marr, 1910)

10. yüzyılda Arap coğrafyacı Abul Feda, Trabzon’un bir Laz limanı olduğundan bahsedecek ABFD 40, 13. yüzyılda ise Roma’lı tarihçiler Trabzon krallarından küçümseyerek, Lazlar’ın yöneticisi olarak söz edecektir (Nikephoros Gregoras, i, 149)

Trabzon İmparatorluğu’nda şehirli elit Helenler ve taşralı Tzan’lar arasında yaşanan iktidar mücadelesi sırasında Laz savaşçılar Anna Anachoutlou’yu iktidara getirmişlerdir (17 Temmuz 1341)

Lazlar, Trabzon İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından, kısa bir süre için varlıklarını bağımsız sürdürmüşlerse de Osman-lı egemenliği altında 1580 yılında toplu olarak İslam’a geçmişlerdir. 1396’da Yıldırım Beyazıt’a, 1402’de Timur’a esir düşen, Bavyera’lı seyyah Schiltberger, 1427’de yayınladığı anılarında bölge hakkında:

“Kereson (Giresun) şehrine vardık. Lasia bölgesi de yukarıda adı geçen krallığa (Tarbesanda Krallığı) aittir, verimli bir memleket olup şarap (üzüm) yetiştirilir, ahalisi Rumdur... Kursi (Gürcü) Krallığındaki ahalinin dini, Rum inancıdır, kavgacı insanlardır... Baş-kenti Kathon (Chari) olan Megral (Megrel), ahalisi Rum dininden olan küçük bir böl-edir” notlarını düşmüştür SCH 106-7.

Evliya Çelebi ve Aşık Çelebi (Menazırü’l-Avalim) bölgeyi bizzat gezmişler ve Trab-zon’un güneybatısındaki Çepnilerin dışında Trabzon Eyaleti’nin geri kalan halkını Laz olarak nitelemişlerdir:

“Gerçekten de eyalet halkının çoğu Laz ve hepsi de kul oğlu kul yeniçeriler olup Trabzon merkezindeki halkın bile anlamadığı bir dille konuşurlar” (Evliya Çelebi) MG 62.

Evliya Çelebi, Kanuni Sultan Süleyman'ın emri ile İstanbul’da kurulan Yeniköy Kasabası’nın 3.000 kadar evden (haneden) oluştuğunu ve burada yaşayan halkın tamamının ‘Trabzonlu’ olduğunu belirtmiş ve Arnavutköy'de 1.000 kadar Rum ve Yahudi evi bulunduğunu ve Rum Hristiyanlar’ın çoğu-nun Laz olduğunu kaydetmiştir (Zillioğlu Mehmed (Evliya Çelebi), Seyahatname I, İstanbul 1314, s. 452-458)

Roma’lı tarihçi Chalcocondyles’in kayıtlarından, Trabzon’un fethinin hemen ardından (1461) şehir merkezi nüfusunun bir bölümünün İstanbul’a gönderildiğini biliyoruz LWRY 5. Anlaşılan, aradan iki asır geçtikten sonra bile, İstanbul’da gönderilen Trabzon şehrinin asil aileleri, kendilerini Laz olarak tanımlamakta ya da en azından yabancılar tarafından farkedilecek ölçüde Karadenizlilere özgü gelenekleri devam ettirmektedir. Hanefi Bostan, Robert Mantran’ın (17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul I, trc. M. A. Kılıçbay- E. Özcan, Ankara 1986, s. 57) bu kişilerin ‘Trabzon kökenli Rumlar’ olduğu yorumunu da aktarıp, Evliya’nın gözlemiyle birleştirerek XVI. asırda İstanbul'un Yeniköy ve Arnavutköy kasabalarında Trabzon Sancağı’ndan sürülen yaklaşık 3.500 hane Hristiyanın yaşadığı anlaşılmaktadır dedikten sonra bunların çoğunun Trabzon sancağının kaza ve nahiyelerinden ve bir kısmının da Trabzon şehrinden sürüldüklerini belirtir.

Coğrafi Dağılım ve etnisite

Günümüzde, kendini Laz olarak adlandıran üç topluluk bulunmaktadır:

1. Ana dili Lazca (Bk. Lazuri nena) olan ve batıda Rize ili Pazar ilçesinde Melyat Deresi’nden, doğuda Sarpi köyüne kadar Pazar (Atina), Ardeşen (Artaşeni), Çamlıhemşin (Vijadibi), Fındıklı (Viçe), Arhavi (Arkhabi), Hopa (Xopa) ve Borçka ilçelerinde otoktan olarak, Sapanca, Akçakoca, Düzce, Yalova, Karamürsel, İzmit ve Gölcük kentlerinde 93 harbi (1877 Osmanlı-Rus savaşı) muhacirleri olarak yaşayan bir halk topluluğu.

Büyük kısmı 1877 yılında Osmanlı topraklarına göç etmiş olan Gürcistan Lazlarının bugünkü sayısı, Gürcü hükümetinin Megrel ve Lazları da Gürcü etnik kimliği içerisinde değerlendirmesi yüzünden net olarak bilinmemektedir.

2. Ana dili Türkçe olan Doğu Trabzon ve Rize’nin batı sahilinde yaşayan halk topluluğu.

Yöresel Türkçe üzerine yapılan araştırmalarda Lazi Dilinin (Lazuri nena) dolayısıyla Kafkas gırtlağının Türkçe konuşulan Batı Rize ve Trabzon’u, hatta daha da batısını etkilediğini göstermiştir (Brendemoen 1990 b: 56-58)

M. Meeker, eski Osmanlı belgelerinide araştırarak, 19. yüzyılın başlarında Of ilçesi dolaylarında, toplulukların ve insanların kaynaşmasında dilin herhangi bir önemi olmadığını ileri sürmüştür ki, yerliler ve sonradan gelenlerin bugün tek parçalı bir etnisite görünümü vermesinin sebebi de bu durum olmalıdır.

Trabzon’lular, komşuları Gümüşhane ve Bayburtlular tarafından “Laz” olarak adlandırılırken, onlar muhataplarını “Halt” (< Haldiya’lı), Lazca konuşan halkı ise Laz olarak değil “mohti ve komohti” (Bk) terimleriyle tanımlamaktadırlar.

Brendemoen’in textlerinde 90 yaşındaki Sürmene’li kadın ise Sürmenelileri Laz olarak tanımlarken Çaykara’nın Haldiya ile olan sınır köyünü bu tanımın dışında tutmaktadır “Xaldizen şeydedur şera tarafında//onlar xalt biz laz” BR 74 (Sürmene Arpalı)

Trabzon’un doğusunda yeralan İkizdere’de, iç bölgelerde yaşıyanlar sahilden gelen, muhtemelen kendilerinden farklı bir etnisiteye sahip olmayan köylüleri Laz olarak adlandırmaktadır:

“Bu konuşmalar, yaylacı olmayıp, yaylayıcıya inek veren kimseler arasında geçmektedir. Bu konumdaki kişilere, yaylacının tabiri ile Laz adı verilmektedir. Savurganlık yapan yaylacıya komşusundan şöyle eleştiri gelir.

- O Paçi... o sütleri harca, harca...Yayla inimine bakayım “Lazlara” ne hesap verecesun.

- Çok konuşma... sen cendu “lazlarunun” sorilarına veap hazırla” RK 295 (İkizdere)”, “25 Ağustosda, yaylada evi bulunmayanlar (Laz’lar), ineklerini almak üzere topluca yaylaya gelirler” RK 29]]7.

İlginç olan Trabzon’dakinden farklı olarak, etnik olmaktan çok coğrafi bir ayrımı ifade eden benzer bir tanımın Giresun’da da kullanılmasıdır. Giresun’lu dağ köylüleri Giresun sahiline Cenik adını vermektedirler ki bu tanımın Çanik kelimesinden kaynaklanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Trabzon ağzında (özellikle Sürmene civarı) /c/ harfi-nin /ċ/ (IPA dz) formunda telaffuz edilme eğilimi vardır. Kısacası Giresunlu’nun can dediği Trabzon’da dzan, Rize’de tsan/ḉan-dır.

Bölgeye yabancı olan birisine bu karmaşık tanımlamaları açıklamak için günü-müzde kullanılan bir tabir de “gerçek Lazdır”. Laz olanlar ve olmayanlar arasında gerçek ve sahte kavramları, cumhuriyet sonrası ulus ideolojisinin zoraki kimlik ta-nımları da işin içine girince, içinden çıkılmaz tartışmalara, Batı Rize’li Türklerin, Lazlara “Megreli dönmesi” olarak köklerini hatırlat-masına, karşılığında kendisinin de “Horumi” olarak nitelenmesine kadar uzayabilmek-tedir.

Burhanettin Oğuz, Pont Grekleri olarak tanımladığı Karadeniz Rumları ile Karadeniz’li Türklerin giyim, folklor ve menşei bakımından aralarında büyük benzerlik olduğunu, bu halkların Türk, Grek veya iki-sinden evvelki halklarla alakasının teşhis edilemediğini kaydetmiştir.

Hemşinli - Laz rekabeti

Hemşin’liler gibi farklı etnik kökene sahip üstelik Laz’larla pek iyi ilişkileri olmayan topluluklar bile, bölge dışına çıktıklarında, çağlar boyunca korku salan becerikli korsan ve savaşçılar olarak algılanan Laz kimliğini sahiplenmektedir. Günay’ın (1978), Çamlıhemşin Aşağıviçe köyünden derlediği, bir Hemşinli’nin (Hüseyin Şenocak, 74) askerlik anısında, Oflu Çavuş ile birbirlerinin gözünü korkutmak amacıyla ne derece Laz olduklarını ispatlamaya çalışmaları eğlenceli olduğu kadar ilginçtir de:

“Ben ç’avuş mavuş ‘bilmem, vuṟaṟím ağzuni burnuni ḳèṟáṟím” dedim, “hiç’ dinl’ámám, bana laz dárle” dedim “ben da lazim” dedi. “Laz isen dedím, “işte bi ḳavuşaluk da bakalum sen misen laz, ben mi?”

Başka bir derlemeden de anlaşılacağı gibi gerçekte Hemşin’liler, Lazların kim olduğunu çok iyi bilmektedir:

“sizun ḳaṟşinuzda sizin kibi bi seṟseri Laz olac’ağ idi ḳi senun şindi postuni dáṟeye atsáydi, dua et ḳi bi Hemşinli vaṟ karşíńde” RA 46/34 (Çamlıhemşin Şenyuva)

Gerçekten de Hemşinli’ler ile Laz’lar arasında günümüzde yumuşamakla birlikte etkisi halen süren bir rekabet, gerek batı ge-rekse doğuda asırlardır sürmektedir. Yakın zamanlara kadar Laz’lar, komşularını Hopa çarşısı içine sokmazlar, hatta rastladıklarını tartaklar, bir hafta sonraki pazarda aynı Hemşinli’yi tekrar pazarda görünce, dayaktan etkilenmemelerine dolayısıyla kemiklerinin sağlamlığına atıfta bulunarak, “kalın kaburgalı” adını verirlerdi.

Hopa Hemşinlilerin de komşuları için benzer tanımları vardır. Vaux’un kaydettiği “jinjuxnon çak xelk onin (kuş kadar beyni yok)” gibi (Vaux & Laporta &Tucker). Günümüzde iki toplum arasındaki kız alıp vermek dahil ilişkiler normalleşmeye başlamıştır.

Balıkçı’nın Rize ili, Pazar ilçesi Akbucak, Ortayol ve Uğrak Köyleri'nde yaptığı derlemelerinde de benzer ifadelere rastlanmaktadır:

“Lazlar'la ilişki yok, kız alıp veririz ama Laz-ları sevmeyiz, herşeyleri bizden farklı ters ve kavgacı insanlar, onlar yalan yere iş çıka-rırlar... Lazlar kan davası güder. Hemşinliler kan gütmezler, Lazlar bir dikme üstüne kan çıkarırlar. Kız kaçırma olayı da Lazlıkta çok olur... Bize en yakın Laz köyleri var, kom-şularımız onlar. Türkçe konuşurlar. Ama asıl dilleri Lazca. Lazlar'ın giyim kuşamları bizimkinden farklı olur, gidişatları da bizim gibi değil. Lazlar eskiden çok adam vururlardı, yayla yollarında yüklerimizi alırlardı... Bizden başka burda Lazlar yaşıyor, Lazları iyi kabul edemem, Hemşin insanı güler yüzlü görünüşünden belli olur. Lazlarla mecliste oturup muhabbet edilmez hemen hadise çıkarmaya hazırdırlar... Burda bize en yakın Lazlar var ama biz onlarla komşuluk etmeyiz. Onların giyim kuşamları değişik dilleri değişik, Lazlar bir kızın başörtüsünü başından alınca o kız onun olur”

Terim karmaşası

N. Marr notlarında, Laz kabilelerinin geçmişte Karadeniz sahili boyunca yayıldıkları için Kızılırmak’ın eski adı olan “Hallys”in Lazca ğali “ırmak” kelimesininden kaynaklandığını iddia etmekteyse de bu iddiayı (ya da tam tersini) kanıtlayabilecek maddi delil bulunmamaktadır.

Yine N. Marr notlarında (1910), sıklıkla karıştırılan Laz kavramına, modern yazarlar tarafından pek çok kez alıntı yapılarak kullanılan Fevzi Bey adlı arkadaşının gözlemiyle açıklık getirmeye çalışır:

“İstanbul’da Samsunlular ve Sinoplular dahil bütün Trabzonlular’a, Trabzonlular da Rizeliler’e Laz derler. Ancak diyor Fevzi Bey ‘bizim şehirliler, Rizeliler ve geri kalanlar doğruyu söyler. En azından biz Rizeliler’e Laz demiyoruz” N. MARR 66. Marr, Meeker ve Benningahus Karadeniz Türklerinin kendileri ve Anadolulular tarafından Laz olarak adlandırılmalarını tartışmışlardır.

Frunze, 1921’de ziyaret ettiği bölgede Laz kelimesini yarı bir dili olan bir çeşit Gürcü olarak tanımladıktan sonra, Giresun’lu Topal Osman’ı ve Laz müfrezesini hatta Samsun Batum arasında erkekler tarafından takılan geleneksel erkek başlığını (kukula, kabakak) takan herkesi bu gruba dahil etmiştir:

Mihail Vasiyeviç Frunze, 1921 (Trabzon)

... Kentte yaşayanların önemli çoğunluğu Türkler’den meydana gelmiş. Giydikleri geleneksel başlıkları kırmızı fesleriyle hemen ötekilerden ayrılıyorlar. Türklerin yanısıra, sayıları gittikçe azalmasına rağmen Rum-lar’da giyiyor fesi. Ama onlarınki daha uzun. Bir de Laz’lar var bu yörede. Bunlar Karadeniz bölgesi’nin güneydoğusundaki köylerde yerleşmişler çoğunlukla. Onlar da kendilerine özgü başlıklarıyla seçiliyorlar. Bir başlık ve başlarının çevresine sarık gibi bağlanan bir sargı. Bu sargının en belirgin rengi koyu, bazende sarımsı gri. Lazlar ayrı bir dil konuşan Gürcülerdir; hemen hemen eski ulusal benliklerini tümüyle yi-tirmişler ve artık Türkiye’nin bu uçta en sağlam parçası haline gelmişler. Sayıca aşağı yukarı yarım milyon kişiler. Bunlar son derece yiğit ve çalışkan insanlar; ordu içinde mükemmel bir kaynak. İslam dininin ve Türk Devleti’nin desteği olma görevlerine yalnızca Lazistan’da değil, Türkiye’nin ö-teki bölgelerinde de yerine getiriyorlar. Kısa bir süre önce Lazistan’ın en etkili önderlerinen biri olan Osman ağa, gönüllü Lazlardan topladığı bir kuvvetle, Türklere karşı ayaklanan Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki Kürtleri ve Samsun Sancağı’ndaki Rumlar’ı kan ve ateşe boğdu AAST 213



3. Ana dili Rumca olan ve tamamına yakın bölümü 1923 mübadelesinde Yunanistan’a gönderilen, bir kısmı ise Osmanlı dönemi sırasında Rusya ve diğer eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde yerleşmiş halk topluluğu (Bk. Urum, Romeika)

Meeker, Laz kelimesinin Bizans Dönemi’nde bugün kullanıldığı anlamıyla kullanıldığını belirtmiştir:

“Geç dönem Bizans’ta kullanılan Laz sözcüğü belki de bugün Türklerin kullandığı Laz sözcüğüne benzerdi. Sözcüğün anlamındaki bu dönüşüm belki de Rum olmayan Pontus halklarının bribirinden ayrı, özerk sayısız kabileler halinden daha homojen, Bizanslaşmış, Rumlarla çeşitli asimilasyon süreçlerinden sonra imparatorluğa katılmış bir topluluğa dönüşmeleriyle aynı dönemlidir”(Meeker, 1970: 25-6)

Fıkra Kahramanı olarak

Modern Türk toplumunca üretilen ve Laz fıkrası olarak Temel kimliğinde karakterize edilen fıkralarda, Osmanlı döneminin Karagöz oyununda, hızlı ve gülünç bir şive, bir merhaba ve “anami tanaymisun, babami tanamisun?” girişiyle başlıyan yüksek sesli konuşmasını karşısındakinin cevap vermesine izin vermeden on beş dakika aralıksız sürdüren, gemicilik yapan, öfkesi birdenbire parlayıp sönen, Laz karakteri de aynı ölçüde Trabzon veya Rize’lidir. Gerek fıkralarda gerekse Osmanlı döneminde revaçta olan doğaçlama Karagöz oyunu dialoglarında, Laz’ın Türkçe dışında başka bir dil bildiğine dair en ufak bir ima bulunmamaktadır.

Laz Mafyası

1950’li yılların ardından başta İstanbul olmak üzere, metropollere büyük kitleler halinde yerleşen Karadenizliler, yöresel dialekt, gelenek ve yaşam tarzlarını büyük ölçüde değiştirerek kentleşirken, diğer etnik topluluklar ile kurulan ilişki, Laz kimliğinin, ulusal kimlik içinde erimesinin yanısıra, farklı etnik grupların kitleler halinde yaşayıp, yoğun rekabet içine girdiği kenar mahallelerde etnik kimlik ve dağlı kavimlere özgü dayanışma etkisini henüz kaybetmemiştir. Pek çok büyük şehirde yakın zamana kadar Of, Sürmene ve Arsinliler’in kaymağını yediği bir Mafya örgütlenmesine rastlanması, antik Heniochilerin, Laz’ların antik çağdan itibaren sürdürdüğü korsanlık dönem-lerinin mirası olarak da değerlendirilebilir.

1894 yılında Borçka’da görevli bir Gürcü subay, Gürcü köylerinde tütün yarıcılığı yapan Laz’lardan benzer nedenlerden dolayı yakınmaktadır:

“Lazlar’ın bu memlekete zarardan başka bir şey verdiği yok. Buranın yerleşik insanları olmadığı için zarar vermekten kaçınmıyorlar. Örneğin geçen yıl bir Laz, Acarlı bir askeri Murgul’da öldürdü. Olaydan iki saat sonra da Osmanlı Ükesi’nde soluğu aldı ve halen kaçak. Bu yılda muhtar Bolukvadze’yi öldürdüler. Katillerden biri de Lazdı. O da ilki gibi Osmanlı topraklarında aldı soluğu. Bu Lazlar’a karşı bir önlem alınabilseydi ve bu kötü eylemlerine son verilebilseydi, halk için çok yararlı ve iyi bir iş olurdu” BM 88-89.

19. yüzyılda bölgeyi gezen Ritter (1843) Laz’ların Gürcüler ve Türkler arasındaki kötü ününe sebep olan karakterini tahlil etmeye çalışmıştır:

“Bu topraklarda yaşayan Lasisch soyundan gelenler genellikle fazla çekici olmayan vücut ve yüz özellikleriyle değil de dilleri ve gelenek görenekleriyle Kafkas ırklarıyla iliş-kilerini ele verirler. Dilleri ve gelenek görenekleri söz konusu olduğunda en belirgin özelliklerinden, sık sık insanların ölümüne yol açan kan davalarını da gütmelerine neden olan inatçılıklarından bahsetmek gerekir. Sözgelimi, Batum’a gelmeden önceki beş hafta içinde kan davaları yüzünden sekiz kişi öldürüldü. Bütün bu şartların beraberinde getirdiği tehlikeleri düşünürsek hiç kimsenin silahsız evden çıkmaması gerekiyor. Ne vakit bir Lase görsek, nereye giderse gitsin, ister ormanlara, ister deniz kenarında kürek çekiyor olsun, her zaman silah taşır; ya omuzunda tüfek vardır, ya belinde jatagan, mümkünse bir çift tabanca bile taşır... Çocukluklarından beri adaleti kendi elleriyle uygulamaya alışmışlardır; hem saldırıya hem de savunmaya hazır-dırlar. Öyle vahşi, öyle tuttuğunu koparan bir karakterleri vardır ki, Türkler’le Gürcüler arasında kötü bir ünlerinin olması boşuna değildir. Sınırların korunması için lazım olmasa ellerindeki silahları Paşalar çoktan alırdı”(Ritter 1843, 222)

Etimoloji

Etnik bir terim olarak Laz kelimesi, ilk olarak Pliny’nin Naturalis Historia adlı ese-rinde geçmekte olup, Prokopius’un da belirttiği gibi birden fazla Kolhis kabilesi tarafından zamanla benimsenmiş bir isim olmalıdır.

Evliya Çelebi (17. yüzyıl) hatta onu kaynak alan modern Türk tarihçilerinin bile Lazları bir Doğu Kafkas kavmi olan Lezgiler’le karıştırması, bazı tarihçilerin Lazların Türk olduklarını ispatlamaya çalışması (Goloğlu 1973 s.109) ya da Rumların halk etimolojisinde, bir dönem Türklerin dilini kestiği yöre halkının, Helazi yerine Lazi demesi gibi siyaset kokan önermeler gerçeklikten uzaktır.

V. Minorsky, Çan kelimesinin Yunanca Sannoi/Tzannoi kelimeleriyle aynı şeyi ifade etiğini (ISLM Laz), Prokopius ise Tzani veya Kolhian olarak bilinen halkın artık Lazi olarak adlandırıldığından bahsetmiştir (Prokopius, Peri ton Polemon I, XXIII, 12-15).

W.E.D Allen ve N. Marr ise başka bir Kolhis kabilesi olan Svan’ların, Gürcüce Çaneti olan Laz Bölgesi’ne Lazan adını ver-diklerini, bu adın La (bölgesel ön takı) + Zan (Laz’ların eski adı) etimolojisine sahip olduğunu belirtmektedir (Allen, 1929: 153), (Marr, 1910b: 66)

Pek çok ilkel dilde kabile adının “adam” kelimesi, ya da “yiğitlik, cesaret” çağrıştıran bir kelimeyle özdeş olduğu göze alındığında Megrelce Wan-i (Xan-i) “güç, kuvvet” MNG 667 stärke, La + (Megrelce) zana (zana) “üst; çok yüksek, zirve [1]” MNG 117 birlikteliğinden “dağlılar ya da soylular” gibi bir anlamda çıkartılabilirse de bu önermelerin gerçekliği tartışılabilir. Zugdidi civarında alçak ve düz ovalarda yaşayan Megreller de aynı dili konuşan ve tüm Kolhis’e hükmeden akrabalarını dağlılar olarak kendilerinden ayırmış olabilirler.

Zehiroğlu, Lazi adının ilk ortaya çıktığı Phasis nehrinin kuzeyinde, özellikle iç kesimlerde ‘Laşketi, Latali, Lenojedi, Lenketi, Lçkhumi’ gibi yer adlarına dikkat çekmiştir AMC 61.

Tüm Kolhis halklarına hükmeden bu kabilenin adı zamanla “güçlülerin/soyluların toprağı; dağda yaşayanlar” anlamına gelen Lazani kelimesinden gelmiş olabilir.

Minorsky, herhangi somut bir kanıt sun-madan “Rumca konuşan Karadenizli’ler” olarak tanımladığı Karadeniz’li Rumların Laz orijinli olduğunu, MS 7. yüzyıldan sonra Bizans yönetimi altında Rumlaşıp, günümüzde ise Türkleştiği kanaatindedir.

Megrelce de ċan-i/tzan-i (wan-i) “güney veya batıdan gelen deniz rüzgarı” MNG 546 aynı zamanda Tzan adı verilen halkın Megrellere göre yaşadığı coğrafi konumu çağrıştırmaktadır. Bu durumda Megreller’in Çanlar’ı kendileri dışında tanımladığını bir ihtimal yaşadıkları coğrafyaya göre Lazi’ler ve Tzaniler olarak tanımladıklarına işaret edebilir.

Strabon’un, bir halk adı olan Kolhi (κολχοί) ve o halkın yaşadığı coğrafyanın adı olan Kolheti (κολχίς) kelimelerini eş anlamda kullanması tesadüf olmayabilir.

Bugün anadili Lazca olan veya daha batıda Rumlaşan Laz’ların ortak ve orjinal adı çeşitli şivelerde Can/Ċan/Tzan/Ḉan olması da (Tonluluk ve tonsuzluk yönünden kararsızlık gösteren Trabzon ağzında /ċ/ ve /ḉ/ yani dz ile ts seslerinin karışması sık rastlanılan bir olaydır 1989: 13), Giresun sahiline ve Samsun bölgesine neden Canik denildiğini, Bizans tarihçilerinin Trabzon yerlilerine neden Tzan olarak andığını da bu bağlamda Türklerin ve Rumların geçmişte bu dili konuştuklarına dair bir bilgiye sahip olmamalarına rağmen Laz adını sahiplenmelerini bir ölçüde aydınlatabilmektedir.

Macar Türkolog Ignácz Kúnos 1891 yılında, Doğu Karadeniz’e hiç gitmeden, İstanbul’da Laz denizcilerden geleneksel türküler derler ve Lazları İstanbulluların anlamadığı garip bir Türkçe konuşan bir halk olarak tanımlayıp, Trapezan’ın Lazlar’ın ana merkezi olduğunu belirtir:

“Bu Lazlar, Samsun ve Trabzon limanları arasındaki Karadeniz’de yaşarlar ve dilleri, İstanbul’daki halkın büyük zorlukla anlayabildikleri diğer Türkçe dialektlerden çok farklıdır. Çok hızlı konuşurlar, sayısız yabancı kelime kullanırlar ve ses uyumunu öyle karıştırırlar ki, konuşmaları bozulmuş Türkçe izlenimini uyandırır. Türkleşmiş, belirli yerlerde hala kendi dilini kullanan yabancı bir soy oldukları düşünülür. İstanbul kayıkçılarının çoğu Laz olduğundan, İstanbul’da bile dillerini tanımak için büyük bir fırsatım oldu” ETK 58.

Kúnos’un, Lazca konuşan halktan çok Trabzon ve civarındaki Türkleri işaret etmesi bölgeyi tanımaması kadar o dönemde Trabzon ve çevresinde yaşıyan Türk ve Rumların, Anadolu Türkleri ve Rumları’ndan ayırıcı kültürel farklılıklarını tanımlamak için Laz kelimesini fazlasıyla sahiplenmelerinden kaynaklanmaktadır. Gerek anadili Rumca olan Trabzon’lu Rumların, Rumca’nın Trabzon dialektini, gerekse anadilleri Türkçe olan Karadenizliler’in, Trabzon ve Rize Türkçe dialektini, zaman zaman Lazca olarak nitelendirmeleri bilgisizlikten ve ait oldukları dil gruplarından haberdar olmamalarından değil, kendilerini geleneksel olarak Laz olarak tanımladıklarından, doğal olarak konuştukları dilin de kendi kabile isimleriyle tanımlanacağı düz mantığıdır.

MS 3 - 4. yüzyıllar arasında kurulan ve MS 561 yılında yıkılan Lazi Krallığı döneminde, genel olarak Can/Çan/Zan olarak anılan birbiriyle akraba olan veya olmayan pek çok Kolh kabilesi, Giresun civarından, Kafkasya’nın iç bölgelerine değin yaşa-dıkları bölgede Laz/Lazi adını benimsemiş, bu isim Roma, Trabzon ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde de geleneksel olarak kullanılmaya devam etmiştir.

Bugün Rize’nin doğusunda yaşayıp adı Lazca (Lazuri nena) olan, Megrelce’yle akra-ba bir Kafkas dilini konuşan halktan farklı olarak, ana dili Türkçe veya Rumca olup, Laz adını benimseyen batıdakiler, asimilasyona uğramış aynı kabile mensupları değildirler. Kafkasya’nın Arap ordularının işgaline uğradığı dönemde bazı Kolh kabileri güneye bugün yaşadıkları bölgeye göç etmek zorunda kalmışlardır ve bugün Lazca konuşmaktadırlar. Batıdakiler ise ilk çağlardan beri yerlisi oldukları topraklarda yaşayan ve Anabasis’te (MÖ 401) Mossionik, Makron, Kolh ardından bir dönem Heniokhi olarak adlandırılıp, Lazi Krallığı döneminde diğer Kolh klanlarıyla birlikte aynı adı benimseyen halklardır. Çeşitli dönemlerde Yunanlı, Haldiyalı ve Türk klanlarıyla karışmalarına rağmen kısmen varlıklarını korumuş olmalıdırlar.

Tabii ki, önemli bir ayrıntı gözden kaçırımamalıdır. Tarih boyunca Laz’larla içiçe yaşamış olan Abhaz kabileleri hep kendi adlarıyla anılmış ve antik çağ yazarları tarafından bile Kolhlarla karıştırılmamıştır. Bizanslı yazar Agathias, Misimyalılar ve Apsiller gibi Abhaz kabilelerinden ve bu kabilelerin topraklarının arasında Çibili/Çivilon (τζιβιλι, τζιβιλον) kalesinden bahsederken, her iki halkın da Kolhların yani Lazların egemenliği altında yaşadığını belirtmekte ama Lazca’yla akraba bir dili konuşan bu halkı Kolh/Laz kimliği dışında tutmaktadır. Yazarın bu yaklaşımı, Kolh/Laz/Çan isimlerini taşıyan halkı oluşturan doğu ve batı klanlarının, bir zamanlar konuştukları dil veya dillerin (muhtemelen aynı dilin dialektlerinin) en azından Abhazcayla Lazca ile olduğundan daha yakın olması gerektiği düşündürmektedir.

Kaynaklar

* Özhan Öztürk (2005). Karadeniz: Ansiklopedik Sözlük. 2 Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. ISBN 975-6121-00-9. Lazi maddesinden (Sf. 757-68) yazarın izniyle aktarılmıştır. Bu metin Vikipedi sitesinden alınmıştır. http://tr.wikipedi.org

Linkler

* http://www.lazuri.com
  • http://www.lazebura.net
  • http://www.karalahana.com


laz

güney kafkasyalı bir halk ya da bu halktan olan kimse.
bu halkla ilgili olan.

laz

Osmanlıca laz kelimesinin Türkçe karşılığı.
Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim. * Bu kavimden olan kimse.
SLM ADIM İLHAN MELYAT TAN YUKARI ESKİ ADI AVRAMİT YENİ ADI GÜNEY KÖYÜ OLAN O YAVRU CENNETTENİM SEVYORUM ORASINI LAKIN KÖYÜMÜZE HALK OLARAK HİÇ SAHİP ÇIKAMIYORUZ BU OLMAMALI BENCE KÖYÜMÜZ CENNETTEN BİR HEDYE RABBİM BİZE LAİK GÖRDÜ VE BİZLERE BAHŞETTİ BU GÜZEL KÖYÜMÜZÜ SEVELİM SAHİP ÇIKALIM<SENİ SEVİYORUM GÜZEL KÖYÜM<

İlgili konuları ara

Yanıtlar