Milliyetçilik

Milliyetçilik dil, tarih ve kültür birliğine dayalı ulusun ve devletin mutlak ve temel bir değer olduğunu kabul eden anlayış. Bireylerin devletin büyüklüğünü sağlayacak ve koruyacak şekilde, devletin ihtiyaçlarına uygun olarak davranmaları gerektiğini, davranışlarını bu amaca göre ayarlaması gerektiğini öne süren akım olarak milliyetçilik, ulus olgusunu, o ulusu meydana getiren bireylere, hukuki bir yapı olan devlete dönüştürme imkanı sağlamıştır.

Milliyetçilik

Milliyetçilik (Nasyonalizm) bir millete ve onun menfaatlerine bağlılıktan esinlenen ve milleti siyasal organizasyonun temel birimi kabul eden yaklaşım. Bu yaklaşımın bir ideoloji teşkil edip etmediği tartışmalıdır. İdeolojimsi olduğunu söylemek en doğru yol gibi görünmektedir.

Milliyetçilik insanlığın birbirinden farklı milletlere bölündüğüne ve yegane uygun ve meşru politik birimin millet olduğuna inanır. Çeşitli alt kategorilere ayrılır: Siyasal milliyetçilik millet fikrini politik amaçlara ulaşmak için kullanma teşebbüslerini kapsar. Kültürel milliyetçilik milletin farklı bir medeniyetin sahibi olarak yeniden canlandırılmasını hedefler ve bu yüzden siyasal amaçlardan ziyade dil, din, hayat tarzı gibi öğelerin savunulmasına ve güçlendirilmesine yönelir.

Etnik milliyetçilik kültürel milliyetçilikle önemli ölçüde çakışmakla beraber, ayrı olmaya ve başkalarından ayrılmaya daha fazla vurgu yapar. Abartılması durumunda etnik milliyetçilik kültürel milliyetçiliğin unsurlarını yansıtmak bakımından zayıflar ve ırkçılığa doğru gider. Nitekim, yayılmacı milliyetçilik saldırgan ve militarist bir milliyetçilik türüdür ve genellikle şövenist inanç ve doktrinlere dayanır.

Milliyetçilik kendi başına bir ideoloji olma durumunda olmadığı için genellikle gelişkin ideolojilere eklenerek yaşar. Mesela, bir milliyetçi hukuk, milliyetçi özgürlük ve adalet anlayışı/teorisi olmadığı için cevapları ideolojilerde aranan bu gibi temel soru ve sorunlarda liberalizm, sosyalizm veya muhafazakarlığa yakın durur.

Milliyetçilik dil, tarih ve kültür birliğine dayalı ulusun ve devletin mutlak ve temel bir değer olduğunu kabul eden anlayış. Bireylerin devletin büyüklüğünü sağlayacak ve koruyacak şekilde, devletin ihtiyaçlarına uygun olarak davranmaları gerektiğini, davranışlarını bu amaca göre ayarlaması gerektiğini öne süren akım olarak milliyetçilik, ulus olgusunu, o ulusu meydana getiren bireylere, hukuki bir yapı olan devlete dönüştürme imkanı sağlamıştır.

Bir ülkedeki insanlar arasında milliyet esasına dayanan birlik ve dayanışma şuuru. Milliyetçilik, bir milletin sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi bağımsızlığına sahip olması ideali, milletini bir bütün halinde mutlu kılmak arzusudur. Bunun için de milli kültür unsurlarının milletin bütün fertlerine yayılmış olması lazımdır.

Milliyet realitesi çok eski zamanlardan beri kabul edilip, ehemmiyet verilmekle beraber siyasi platformda milliyetçilik şuuru, 18. yüzyıldan itibaren önemli rol oynamaya başladı. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da doğan milliyetçilik şuuru, zamanla bütün dünyada tesirini gösterdi. Amerikan İstiklal Mücadelesi ve 1789 Fransız İhtilalinin temelinde bu duygu yatmaktaydı. Milliyetçilik cereyanları ile beraber milletlerarası hukuk alanında, her milletin kendi devletine ve kendisini idare etmek hakkında (Self determination) sahip olma meselesi ortaya çıktı. Yirminci yüzyıl başlarında Avrupa’nın diğer bölgelerinde, Asya ülkelerinde, Birinci Dünya Savaşından sonra ise Afrika’da kuvvetlenen milliyetçilik hareketleri, bu yüzyılın milliyetçilik yüzyılı olarak vasıflandırılmasına yol açtı.

Önceleri dilde ve edebiyatta başlayan bu akım, zamanla ilim ve siyaset sahasında tesirini gösterdi. Milletlerin inkarı imkansız sosyolojik ve objektif gerçeklerden biri olması, her milletin kendisine mahsus hususiyetlerinin de güçlendirilmesi gerektiği düşüncelerine yol açtı. Milliyetçiliğin doğuşunda yabancı dilde eğitim ve yabancı kültürlerin millet hayatı üzerindeki menfi tesirlerinin anlaşılması da ayrıca büyük rol oynadı. Vatana, milli örf ve an’anelere sadakatle bağlılık duygusu gibi milletlerin hayatına ve fertlerine yaşayışına yön veren bu esaslar çerçevesinde dünya görüşü teşekkül ettirilmeye çalışıldı. Ancak bunda aşırılığa kaçarak ırkçı teoriler de ileri sürüldü. (Bkz. Irk-Irkçılık)

Milliyetçilik hareketleri her ülkede farklı karakter ve değişik fonksiyonlar kazanmaktadır. Her milletin kendisine mahsus hususiyetlerinin ve içinde bulunduğu şartların bunda büyük payı vardır. Sanayileşme esnasında kaybolmaya yüztutan milli hususiyetleri muhafaza etmek, milli birlik ve beraberliği sağlamak, milli devleti kurmak, yeni bir milletin doğuşunu sağlamak, emperyalist devletlere bir reaksiyon olmak gibi mahiyetler kazanabilmektedir.

Çeşitli dünya milletlerinde milliyetçilik hareketlerinin doğuş sebepleri, gelişme safhaları ve neticeleri birbirinden çok farklı olmuştur. Bunlardan Hıristiyan olan Avrupa milletleri, papazların asırlar boyu süren sonu gelmez tahrifatları sonunda akla uygun bir esas kalmamış, hurafelerle doldurulmuş ve baştan sona karışık bir merasim halini almış olan Hıristiyanlığın kendilerini birbirlerine bağlayamadığını gördüler. Bundan başka aynı Hıristiyanlık dininde, hatta bu dinin aynı bir mezhebinde bulunan Hıristiyanlar, başka başka hükümetlerin idaresinde yaşamakta idiler. Avrupa hükümetleri ve bunların başında bulunan idarecileri kırallar, kendi iktidarlarını sürdürebilmek ve maksatlarına kavuşabilmek uğruna emirleri altındaki insanları, gerek topraklarını müdafaada, gerekse komşu ülkeleri ele geçirmekte ölüme sürükleyebilmek için propagandasını yapabilecekleri bir bağ aradılar. Böylece Avrupa’da aslında ölmüş olan din birliğinin yerine milliyet his ve bağını ikame ettiler. Avrupa milletlerinden İngilizlerde John Milton’un yazıları ve Puriten ihtilaliyle güçlenen İngiliz milliyetçiliği, İngiltere’nin iktisadi gelişmesinin siyasi zaferlere dönüştürülmesinde büyük rol oynadı. Amerikan İstiklal Mücadelesinde ise, İngiliz milliyetçilik hareketinin önemli tesiri oldu. Amerika İstiklal Beyannamesi Amerikan milletinin teşekkülü yolunda atılan ilk büyük adım oldu.

Milliyetçilik fikirleri 1789 Fransız İhtilali ve Napolyon’un harpleriyle bütün dünyaya yayılmaya başladı. Fransız ordusu Valmy Harbine kral adına değil millet adına girdi.

Alman milliyetçiliği, Napolyon’un Almanya’yı istilası üzerine idealist felsefenin tesiriyle ortaya çıktı. Napolyon’u kurtarıcı gözüyle karşılayan Goethe, Alman haysiyetinin, Fransızlarca rencide edilmesi üzerine Alman milliyetçiliğinin önde gelen temsilcilerinden biri oldu. Goethe ile Fichte yazıları ve nutukları ile Alman dilinin, Alman ırkının üstünlüğü temasını işlediler. Alman milliyetçiliğinin iktisadi görüşlerini de Friedrich List ortaya koydu. Bismarck’ın Alman birliğini sağlamasından sonra, Alman milliyetçiliği giderek şovenist bir hüviyet kazandı. Alman milliyetçilik hareketi otoriter ve katı bir yorumla Fransız ihtilalinin getirdiği liberalist, eşitlikçi düşünceleri “kozmopolitlik” olarak vasıflandırıp, karşı çıktı.

İtalyan milliyetçiliği eski Roma nizamını yeniden tesis etmek isteyen bir duygu atmosferi içinde birliği kurmak maksadına yöneldi. Ancak faşizmin gelişinden sonra emperyalist bir politikanın meşrutiyet temeli olarak kabul edildi. Mussolini “Bıraktığımız topraklara geri dönüyoruz.” iddiası ile Trablusgarb’a ve Habeşistan’a saldırdı.

Rus milliyetçilerinin bir kısmı din ve mutlakiyet esaslarının önemini ortaya koyan panislavist bir politika takip ederken, diğer bir kısmı da Batı kültürünün Rusya şartlarına uydurulması gerektiğine inanıyorlardı. Tolstoy, Dostayevsky, Danilevsky Rus milliyetçilik hareketinin önde gelen temsilcileriydi. Milliyetçilikle halkçılık anlayışını bağdaştırmaya çalışan Rus Narodnik hareketinin başarısızlığa uğraması ise, Marksizmin güçlenmesine yol açtı. 1917 Bolşevik ihtilali, Rus milliyetçiliğine yeni bir hüviyet kazandırdı. Marksizm felsefi planda milliyetçiliğe karşı proleterya enternasyonalizmini savunmaktaysa da, eski Sovyetler Birliği’nde Slav ırkının azınlığa düşmemesi için gayri Rus unsurlar, özellikle Türkler asimile edilmeye (eritilmeye) çalışılmakta ve Komünist tatbikattan bu maksat için büyük ölçüde faydalanılmaktaydı. Sosyalizmin her ülkede değişik bir şekilde uygulanmaya çalışılmasında milliyetçilik fikirlerinin büyük tesiri olmuştu. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Rusya Cumhuriyetinde Slav ırkının ilerlemesi için çeşitli birlikler kurulmakta ve desteklenmektedir. 1993’te kurulan Slav Birliği buna bir örnektir.

Hindistan’da Gandhi’nin İngilizlere karşı başlattığı Asya’daki pasif milli direniş, İngilizlerin Hindistan’a bağımsızlığını vermesiyle başarıya ulaştı. Sun-Yat-Sen Çin’de milliyetçilik akımının önderliğini yürüttü. Japonya ise otoriter bir milliyetçilik anlayışını kuvvetlendirerek, iktisadi imparatorluğunun fikri temellerini kurmayı başardı.

Afrika’daki milliyetçilik hareketleriyse, sömürgeci batılı devletlere tepki olarak ortaya çıktı. Bu devletlerin açtığı okullarda yetişen elit zümre milliyetçilik düşüncelerinin yayılışına önderlik etti. Beyaz insanın üstün olduğu inancının zayıflaması bu hareketlerin büyüyüp güçlenmesine yol açtı. Milletlerarası toplantılara beyaz bir taksi şoförü ile gitmek, itibar meselesi haline geldi. Birleşmiş Milletlerin de desteğiyle Afrika devletlerinin büyük bir kısmı bağımsızlıklarına kavuştular. Milliyetçilik bundan sonra milli hususiyetlerin teşekkülü ve modernleşmenin bir vasıtası haline geldi.

İslamiyetten önceki Türk tarihinde milliyetçilik büyük bir yer tutar. Orta Asya’dan başlayıp çeşitli yönlere ve ana koluyla batıya doğru akan Türk milleti, İslamiyetle karşılaşıp Müslüman olmakla şerefleninceye kadar, en kuvvetli bağ olarak, milliyetçilik his, düşünce ve ideallerine sahipti. Avrupa’da ancak 18 ve 19. yüzyıllarda başlamış ve zamanla kuvvetlenmiş, fakat günümüzde zayıflamaya yüz tutmuş bulunan milliyetçilik hareketlerinin en idealine Türkler binlerce yıl önce sahiptiler ve bu ideali 10. yüzyıla kadar gerek harp meydanlarında ve gerekse günlük hayatlarında en mükemmel şekliyle yaşadılar. İslamiyet öncesi Türk tarihi incelenirse, o zamanki Türk milletinin bir din yaymak, bir rejimi kabul ettirmek veya bir felsefenin hakimiyetini sağlamak için değil, milli varlıklarını sürdürmek, milletlerine daha iyi ve müreffeh hayat sağlamak, komşularını sindirerek milli istiklallerini korumak ve rakiplerine fiilen veya hükmen hakim olmak için savaştıkları görülür. Bütün bu gayelerin ortaya çıktığı yegane kaynak Türk milliyetçiliğinden başka bir şey değildir. Hele Türklerin komşuları Çinlilerde olduğu gibi mesela; bir Konfüçyüs felsefesine veya İranlılarınkine benzer, geçmiş çağların adı bilinen inançlarından olan Mecusilik gibi bir dine sahip olmayışları ve kaynaklarda Şamanizm olarak isimlendirilen esasları çok basit ve merasimleri iyi bilinmeyen bir inanışa sahip oldukları söylentileri hatırlanırsa, o zamanki Türklerin yegane manevi desteklerinin milliyetçilik duygularının olduğu daha açık ortaya çıkmış olur. Ayrıca bütün fertlerin kayıtsız şartsız uyduğu, aile hayatından devlet idaresine kadar hayatın bütün safhalarını düzenleyen ve sözlü bir anayasa hükmündeki örf ve adetleri de büyük kısmıyla milli idi ve gene bu milliyetçilik duygularından kuvvet alıyordu.

Orta Asya Türk Devleti kağanlarından Oğuz Kağan, İlteriş Kutluk Kağan, Göktürk kağanlarından Bilge Kağan, Kültiğin Kağan ve vezirlerden Bilge Tonyukuk gibi Türk devlet idarecileriyle Kürşad gibi Türk kahramanlarının idealleri üstün millet fikrine dayanan bir milliyetçilikti. Nitekim Göktürk abidelerinde anlatılan, millete nasihat olarak verilen şey, millete bağlı olmak, örf ve adetlere sıkı sarılmak, başka milletlere özenmemek ve tatlı sözlerine aldanmamaktır. Dolayısıyla Türkler, Batı dünyasının son bir-iki yüzyıldır sarıldıkları ve çeşitli yollar tutarak kendilerine göre şekil verdikleri cihan-şümul bir iman ve gayeden mahrum olan basit milliyetçiliği bin yıl önce yaşadılar.

İslamiyet beşeriyetin içine saplandığı bütün batılları yok edip, yerine hak olanı koyarak ve cihanı saran bütün karanlıkları aydınlatarak, Arabistan Yarımadasında doğup cihana yayılmaya başlayınca, 10. yüzyılda Maveraünnehr bölgesinde Türkler tarafından tanınıp seve seve kabul edildi ve kısa zamanda hemen hemen bütün Orta Asya Türklüğü kendiliğinden Müslüman oldu. Müslüman Türkler, eski batıl dinlerini bir daha dönmemecesine terkettikleri gibi, örf ve adetlerinden İslamiyetin bildirdiklerine uymayanları da kısa zamanda terkettiler ve milliyetçilik duygu ve düşüncelerinde de İslamiyetin esaslarına göre düzeltme ve değişiklikler yaparak meşru hale getirdiler. İslamiyet, bazılarının öne sürdüğü gibi Türk milletinin varlığını eritip yok etmedi. Tam tersine Müslüman olmayan eski Balkan ve Avrupa Türkleri kısa zamanda milliyetlerini kaybedip, Avrupa milletleri içinde eriyip Hıristiyanlaşmışken, Müslüman Türkler İslamiyetle bu güne kadar Türklüklerini muhafaza etmek imkanına da kavuştular ve günümüz Türk dünyası böylece teşekkül etti. Hatta İslamiyete olan hizmetlerinden, “Türk” kelimesi Batılı milletlerce “İslam” manasında kullanıldı.

Gazneliler, Karahanlılar, Timuroğulları, Selçuklular ve Osmanlılar gibi Müslüman Türk Devletlerinde milli birlik ve varlıklarını sürdüren Türkler, artık yalnız milliyetçilik için yaşamıyor ve savaşmıyorlardı. Milli varlıklarını ve milliyet duygu ve düşüncelerini en yüksek gayenin “i’la-yı kelimetullah” (Allah’ın dinini üstün kılmak) emrine vererek insanların saadeti için çalıştılar. Hele Osmanlılar zamanında kıtaları sınırlarına dahil ederek kurdukları cihan devletiyle kendilerini tamamen tebaalarının huzur ve refahına ve dünyada emniyet ve adaletin tesisine vererek, bütün insanlığa asırlar boyunca büyük hizmette bulundular. İslamiyeti bütün samimiyetleriyle kabul edip sadakatle bağlanan Türkler, Müslümanlığı yaşamak, yaymak muhafaza ve müdafaa etmek hususunda diğer Müslüman milletlerden öylesine ileri gittiler ki “Türk” ve “Müslüman” kelimeleri aynı şeyi ifade eder hale geldi. Mesela; birisi Müslüman olduğu zaman Cezayir’de Maveraünnehr’de veya Avrupa’da “Türk oldu” denilirdi.

Osmanlı Cihan Devletindeki milliyetçilik anlayışı, diğer Müslüman veya gayri müslim etnik gruplara baskı ve tahakkümden tamamen uzak, kendini insanlığa hizmete adamış, bütün dünya insanlarına ulaştırmak istediği ilahi bir mesaj sahibi, bütün insanlığın rahat ve huzur içinde yaşamasını temin edecek ve kıt’aları bir arada idare edebilecek yüksek adalet ve idare esaslarını kazanmış bir milliyetçilik anlayışı idi. Bunun içindir ki, Osmanlı Devletinde hiçbir azınlık unsuruna baskı yapılmadı; dinleri, dilleri ve milliyetleri değiştirilmeye kalkışılmadı. Hatta devletin en yüksek mevkileri azınlıklara da daima açık tutulurdu. Ancak Fansız İhtilali sonrasında Avrupa devletlerinin gayret, aldatma ve teşvikleri neticesinde azınlıklar arasında ırkçılık ve milliyetçilik düşünceleri başlayıp, devlet dağılma vetiresine (sürecine) girince, birlik ve beraberliği sağlamak için Osmanlılık hareketi başlatıldı. “Osmanlılık”, güçlü bir devletin mensubu olmaktan doğan iftihar ifade ederken, “Osmanlıcılık” bu düşüncelere batılı unsurları sokmayı gaye edindi. Osmanlılık duygusu azınlıklara da mal olmuş iken, Osmanlıcılık azınlıklar tarafından rağbet edilen bir düşünce olmadı. Bu yıllarda Sultan İkinci Abdülhamid Hanın çok güzel tatbik ettiği hilafet politikası, devletin otuz sene ayakta durmasını sağladı. Ancak onun tahttan indirilmesinden sonra her millet bağımsız bir devlet kurmak için başlattığı hareketleri hızlandırdı. Bunun sonunda, Balkanlarda, Ermenilerde, Suriye, Filistin ve Arabistan’da, bilhassa İngilizlerin teşvik ve kontrolünde, Fransız ve Rusların da mühim desteğiyle sürdürülen milliyetçilik hareketleri, küçük komitacı silahlı grup ve çetelerin zamanla kendi bölgelerine hakim olmalarıyla, Birinci Dünya Harbinin sonunda yeni devletlerin kurulmasına sebep oldu. Bugünkü Balkan Devletleriyle irili ufaklı Ortadoğu ve Arap ülkeleri bunlardandır.

Osmanlı Devletinin son yıllarında Türkler arasında da yayılıp genişleyen Avrupai milliyetçiliği, ilk defa Yusuf Akçura Üç Tarzlı Siyaset adlı eseriyle siyasi bir hareket olarak ortaya koydu. Irka dayalı bir idare kurulması gerektiği düşüncelerini ileri sürdü. Türkçülük olarak bilinen ve 1908’den sonra güçlenen bu hareket, Türk Yurdu dergisiyle edebi bir akım haline geldi. Leon Cohen, Ziya Gökalp, Ağaoğlu Ahmed Bey gibi yazarlarca Türkçülüğün fikri temelleri ortaya konuldu. Hamdullah Suphi Bey teşkilatlanma faaliyetlerini yürüttü. Bu Türkçülük faaliyetleri, Avrupa tarzı milliyetçilik anlayışını esas almakta idi ve ideologları tarafından öne sürülen pekçok umdeleri İslamiyete ters düşüyordu.

Milli mücadele, Türk milletinin güvenebileceği en büyük kudretin önce Allah, sonra da kendi milli varlığında bulunduğunun anlaşılmasına sebep oldu. İstiklal Harbi, “Türkün en büyük dostu yine kendisidir” şeklinde ifade edilen bir anlayış ve imanın kuvvetiyle başarıldı.

Milliyetçilik fikirleri, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da devletin hayatına yön veren ictimai prensipler olarak kabul edildi. Türk Ocaklarının statüsünde yapılan bir değişiklikle faaliyet sahası olarak Türkiye sınırları kabul edildi. 1931 yılında ise, Türk Ocakları kapatılarak, Halkevi haline getirildi. Milliyetçilik, 1937 yılında da Anayasaya girerek, Anayasa prensibi haline geldi.

İslamiyet, alemşümul bir din olarak belli esaslara uygun olmak kaydıyla, milli hasletlerin geliştirilmesi ve muhafazasına büyük yer vermiş, ancak bunların temel değerler olarak kabulünü isteyen fikirleri de yasaklamıştır.

Kur’an-ı kerimde Er-Rum suresinde mealen; “O gökleri, o yerleri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin birbirine uymaması, O’nun ayetlerindendir. Hakikat, bunlarda bilenler için elbette ibretler vardır.” buyrulmaktadır. Hucurat suresinde de; “Ey insanlar! Biz sizleri bir erkekle bir kadından yarattık ve birbirlerinizle tanışasınız diye sizi şubelere (ırklara, milletlere, kabilelere) ayırdık.” buyrulmaktadır. Nitekim milli kültür ve medeniyetlerin gelişmesinin garantisi de ayrı milletlerin mevcudiyeti olmaktadır. Ancak Türk tarihinde milletin bütünlüğüne mani olan kabile bağları ve göçebe hayat tarzı, özellikle Osmanlılar tarafından önlenerek örf, adet ve an’aneler vasıtasıyla sürekliliği olan güçlü bir millet yapısı teşekkül ettirilebilmiştir. Böylece Türk ve İslam dünyasına dışarıdan gelen saldırılar tesirsiz bırakıldı. Bu asırlarda Türk Milletinin, İslamiyeti hücrelerine kadar sindirerek yaşaması, milletin ve devletin varlığının en kuvvetli teminatı idi. Din ve millet kelimeleri de o zamanki ilmi ve ıstılahi manalarıyla aynı manaları ifade ediyorlardı. Milliyetçilik fikirleriyle beraber, Milliyet mefhumu yalnız başına ele alınmaya, sosyal müesseseler milliyet esasına göre teşekkül ettirilmeye başlandı.

Milliyetçilik; milletini sevmek, onun yükselmesi için çalışmak demektir. Fakat milliyetçilik, alem şümul bir fikir, bir düşünce sistemi, dünya görüşü de değildir. Bütün insanlık camiasının kabul edebileceği esaslar, prensipler ve idealler, hiçbir “milliyet” unsuru temel alınarak ortaya konulamaz. Milli varlığını, istiklalini, vatanını, devletini koruyan bir milletin insanlık camiasına bunlardan hareketle verebileceği hiçbir şey bulunmayabilir. Çünkü bir milletin varlığı, istiklali ve diğer hususları bir başka milleti hiç ilgilendirmeyebilir. Ancak, bu ayrı milletler arasında onları birbirine bağlayacak çok kuvvetli ve milliyet esasına ve maddi şeylere dayanmayan sarsılmaz bir gönül bağı da olmalıdır. Ancak bu suretle birbirlerinin dertleriyle dertlenip, neşeleriyle neşelenebilsinler ve gönüllerinden gelerek birbirlerinin yardımına koşsunlar. Böyle bir bağ ancak din ve iman bağı olabilir. İslamiyet iman ve ibadet esaslarının yanısıra ticaret, sanayi ve sosyal nizam esaslarını da kurduğundan milliyet düşüncesini de içine almış, asırlar boyunca Müslümanlar arasında ayrı milliyetler kurmaya ihtiyaç duyulmamıştır. Bunun içindir ki bütün ilmihal kitaplarında (Din ve millet, ikisi birdir) denilmekteydi. Hatta Avrupalıların İslam Dinine karşı olan şüphelerinin İslamiyetin hemen her hükmünde ayrıca bir milliyet hissi de bulunduğundan ileri geliyor denilse yeridir.

Milliyet, insanın çalışması ve dilemesiyle elde edebileceği bir meziyet değildir. Milliyet, aynı vatanda, aynı toprakta doğup yetişenlerin din, örf, aet ve menfaat birliğidir. Çalışmadan, doğuşta ele geçen bir nimettir. İslam dini, asırlar boyu olduğu gibi bugün de Türk milliyetçiliğinin ayrılmaz bir parçasıdır ve bu milliyetçiliğin devamı için ve kendisinden çok faydalanılması için çalışmayı, sevişmeyi, başka dinden olan vatandaşlara da aynı hakları sağlamayı, adaletten, sosyal haklardan eşit olarak istifade edilmesini emretmektedir. Asırlardır cephelerde döğüşerek şehit düşen şerefli Türk milletinin sonraki nesillere bıraktıkları din, milliyet, vatan, bayrak ve istiklal marşını sevmek, saygılı olmak, kanunlara itaatkar yaşamak ve durmadan çalışarak her sahada dünya milletleri içinde en öne geçmek için çırpınmak, Türküm diyen herkesin esas vazifeleri olmaktadır. Böyle milliyetçi nesiller, kendi millet ve devletlerine olduğu gibi, dünya milletlerine ve insanlık camiasına da büyük hizmetler yapabilirler.

Milliyetçilik için tehlikeli olan iki tavır mevcuttur. Bunlardan birisi: Milliyetçiliği lüzumsuz gören ve inkar eden kozmopolitizm, diğeri bütün değerleri millet esasına bağlayarak milliyetçiliği aşırı bir ırkçılık olarak mütalaa eden şovenizmdir. Milletlerin mevcudiyetini inkar eden komünizm ve “devletin asıl vazifesi her türlü terakkinin esas kaynağı olan ırkı geliştirmek, muhafaza etmektir.” anlayışına sahip olan nazizm, bu hususta takınılan iki aşırı tavrın bariz bir misalidir. Türklerde din ve millet mefhumları birlikte mütala edildiği için bu tür aşırılıklara rastlanmamış, bu tipteki bazı hareketler de rağbet görmemiştir. Hatta Müslümanlık ve Türklük bir kumaşın iki yüzü gibi olmuştur.

Milliyetçilik

Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusçuluk:
"Bu şüphe, bu hayal sukutu beni çok geçmeden sert ve mutaassıp bir milliyetçiliğe atacaktı."- Y. K. Karaosmanoğlu.

Milliyetçilik

ulusçuluk.

Milliyetçilik

Türkçe Milliyetçilik kelimesinin İngilizce karşılığı.
n. nationalism

Milliyetçilik

Türkçe Milliyetçilik kelimesinin Fransızca karşılığı.
nationalisme [le]

Milliyetçilik

Türkçe Milliyetçilik kelimesinin Almanca karşılığı.
der Nationalismus

İlgili konuları ara

Yanıtlar