Türkiye'de çağdaş anlamda edebiyat eleştirisi Tanzimat'tan sonra başladı. Batılılaşmanın ilkin daha çok edebiyat alanında ortaya çıkması ve Batılı türlerin Türkiye'de üretilmesinin temelde siyasal bir tavır alışı belirtmesi, edebiyat eleştirisinin de genel bir dünya görüşünün bir parçası olarak ele alınmasına yol açtı.

Türkiye'de edebiyat eleştirisi

Türkiye'de çağdaş anlamda edebiyat eleştirisi Tanzimat'tan sonra başladı. Batılılaşmanın ilkin daha çok edebiyat alanında ortaya çıkması ve Batılı türlerin Türkiye'de üretilmesinin temelde siyasal bir tavır alışı belirtmesi, edebiyat eleştirisinin de genel bir dünya görüşünün bir parçası olarak ele alınmasına yol açtı. İlk eleştirmenlerden Beşir Fuad bir edebiyat yöntemi olarak doğalcılığı savunuyor ve öneriyordu, çünkü Osmanlı Dev-leti'nin pozitivist düşünceyle kalkınacağına inanıyordu. Öte yandan bu dönemin ılımlı Batıcısı Mizancı Murad, Namık Kemal'in Vatan Yahut Silistre'sinde İslam Bey'in gece Zekiye Hanım'ın odasına girmesi sahnesini, böyle bir durum gerçeğe aykırı olabileceği için değil, Osmanlı ahlakına aykırı olduğu için eleştirmişti. Ama Mizancı Murad'ın Batı ve Osmanlı gerçekliklerine bakarak, edebiyatta aşk üstüne gerilimi batıdaki gibi evlilik öncesinde değil, kaçgöçe dayalı Osmanlı toplumunda evlilik sonrası ilişkilerde aramak gerektiği yolunda ilginç saptamaları da olmuştu.

Romantizm sonrası Batı edebiyatının, sanatın sanat için mi, toplum için mi olduğu tartışmaları da kışa zamanda Osmanlı edebiyatına yansıdı. Özellikle Edebiyat-ı Cedide akımının ağırlığını duyurduğu süre içinde "sanat sanat içindir" görüşü daha çok savunuldu. Benzer bir tartışma alışkanlığıyla, "uyak göz için midir, kulak için midir" gibi daha hafif konular da edebi sorun haline geldi. Bu dönemin önemli yapıtı, Recaizade Ekrem'in edebiyatla genel ideoloji arasında bağ kurmaktan kaçınarak söz sanatı kuralları üstüne derlediği bilgileri vermeye çalıştığı Taüm-i Edebiyat oldu. Ama edebiyat eleştirisinin, edebiyat içindeki ya da dışındaki aydın çoğunluğunun zihnini uğraştıran ulusal-toplumsal kalkınma sorunsalının bir parçası olarak ele alınması Türkiye tarihi boyunca ağır bastı. II. Meşrutiyet ile Cumhuriyet'in ilk yılları arasındaki dönemde edebiyatta Türkçeye yer verilmesi, geleneksellik ve yenilikçilik, ölçü vb sorunlar, edebiyattan çok, kalkınma sorunsalının terimleriyle tartışıldı.

Cumhuriyet döneminin edebiyat eleştirisi alanında ilk parlak ismi Nurullah Ataç'tı. Ataç genel ideolojisinde Batılılaşmaktan ve Türkçenin özleşmesinden yana bir kişi olmakla birlikte, eleştiriye kendi öznel değer yargılarının ötesinde bir yöntem getirmedi. Ama kültürle yoğrulmuş bir insanın bireysel beğeni ölçütleriyle, basmakalıp değer yargılarının sarsılmasına katkıda bulundu. Aynı dönemde, bir eleştirmenden çok, bir edebiyat tarihçisi olmayı seçen Ahmet Hamdi Tanpınar, belirli bir yöntem önermeksizin bütünsel bir kültürel bakışa dayandırdığı XIX. Asır Türk Edebiyatı TarihPnae (1949), ele aldığı yazarlar arasındaki değer skalasını olağanüstü bir durulukla ortaya koydu; ama eleştiri alanında bir çığır açmadı. Türk eleştirisinde yöntem arayışı daha sonraki kuşaklarla başladı. Belki Ataç'ın da, kişiliğinin ağırlığıyla belirlediği bu dönemde öznelliğe karşı nesnellik bir süre, bir yöntem gibi savunuldu. Nesnellik ya da daha sonraki adlandınlmasıyla "bilimsellik", eleştirinin vazgeçilmez özelliği olarak benimsendi. Ama eleştirinin kendi yöntemleri içinde, bu sıfatların gerektirdiği iç sistematiğin kurulduğu söylenemez. "Sanat toplum için" tezi bu dönemde ye daha sonraları Marksist düşünceden de esinlenerek "toplumcu eleştiri" olarak tanımlanan, ama çeşitli temsilcileri arasında çok fazla yöntem ve anlayış birliği göstermeyen ana akım haline geldi. 20. yüzyılın dünyada bilinen başka eleştiri okulları ise Türkiye'de yandaş bulmakla birlikte belirleyici disiplinler olarak gelişmediler.

Batı'daki Yeni Eleştiri'nin Türkiye'deki temsilcisi 1960'lı yıllarda Hüseyin Cöntürk olduysa da, onun bu çizgisi süreklilik göstermedi. Aynı yıllarda Memet Fuat, Yeni Eleştiri'nin açıkladığı biçimsel incelikleri Kapsayan ve sosyalist içeriğe dayanan belirli bir politikayı savundu. Fethi Naci, daha çok, Ortodoks bir "sosyalist gerçekçilik" çizgisini savunurken, biçimsel yetkinlik kaygısının ağır bastığı, Ataç'ın beğeni öznelliğini sosyalist değerlerle birleştiren bir eleştirmen kişiliği geliştirdi. Benzer bir noktadan yola çıkan Asım Bezirci ise Türkiye'ye özgü bir sosyalist gerçekçilik anlayışını savundu. 1960'larda Eleştiri Kuramları kitabıyla, dünyada bilinen eleştiri kuramlarını tartışan Berna Moran, daha sonra Türk romanı üzerine incelemeleriyle uygulamalı eleştirinin de yöntemli ve disiplinli örneklerini verdi. Akşit Göktürk, Tahsin Yücel gibi, Batı edebiyatı geleneğini akademik kariyer içinde iyi izlemiş yazarlar da Türkiye için yol gösterici yapıtlar ortaya koydular.

Yanıtlar