Tanzimat Fermanı

Tanzimat Fermanı, Türk tarihinde demokratikleşmenin ilk somut adımıdır. Sultan Abdülmecit döneminde dışişleri bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuştur. (Gülhane Parkı'nda okunması nedeniyle) Gülhane Hatt-ı Hümayunu veya Tanzimat-ı Hayriye diye de bilinir.

Tanzimat Fermanı

Tanzimat Fermanı yada Tanzimat-ı Hayriye (hayırlı düzenlemeler), 3 Kasım 1839'da Sultan Abdülmecid'in sadrazamı Mustafa Reşid tarafindan Gülhane Parkı'nda yabanci devletlerin elçileri ve büyük bir halk toplulugunun huzurunda okunan, kişilerle devlet arasindaki iliskilere hukuki yönden yenilikler getiren, seriata dayanan eski yasalari tamamen degistirmeyi öngören, ıslahat hareketinin siyasal ve hukuki yönden teminat altina alan belge.

Tanzimat Fermanının İlan Nedenleri
  • Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa meselesinde Avrupa'nın desteğini almak
  • Avrupa'nın Osmanlı iç işlerine karışmasını önlemek
  • Fransız İhtilalinin milliyetçilik etkisini azaltmak
  • Gayri Müslümleri devlete bağlamak


Bu fermanla devlet kendisini yenilemesi gerektiğini söylemiştir. Fermanda yer alan başlıca konular:

  • Tüm vatandaşların can, mal ve namus güvenliğinin sağlanması,
  • Yargılamada açıklık, (hiç kimse yargılanmadan idam edilemeyecek (hukuk devleti özelliğini yansıtır))
  • Vergide adalet,
  • Erkeklere dört yıl mecburi askerlik,
  • Rüşvetin ortadan kaldırılması,
  • Herkesin mal ve mülküne sahip olması, bunu miras olarak bırakabilmesi.(Özel mülkiyet güvence altına alındı. Müsadere kaldırıldı)


Bu ferman sayesinde padişahların yetkileri meclislere ya da kişilere devredilmiştir. Buradaki amaç, iktidarı saraydan alıp bürokrasiye vermek ve devlet yönetiminde merkezileşmeyi sağlamaktı. Fermanda verilen bütün sözlerin tamamen yerine getirilememesine rağmen bu çabalar, çağdaşlaşmaya ve cumhuriyet fikrine önayak olmuştur.

II. Mahmut'un saltanatının ikinci döneminde yoğunlaşan reformlara resmi bir bildiriyle hukuki biçim verme talebi sık sık dile getirildi. Ancak iç siyasi dengeler nedeniyle bu işlem uzun süre ertelendi.

1 Temmuz 1839'da II. Mahmut'un ölümü ve Abdülmecit'in tahta çıkmasından hemen sonra sadrazamlığa reform taraftarı Mehmet Hüsrev Paşa getirildi. Ağustos ayında yurda dönen Londra büyükelçisi ve Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa, 17 yaşındaki padişahı ikna ederek Tanzimat deklarasyonunun kabulünü sağladı. 3 Kasım 1839 günü Saray müştemilatı içerisinde yer alan Gülhane bahçesinde okunan bir Hatt-ı Şerif ("padişah yazısı") ile Tanzimat-ı Hayriye ("hayırlı düzenlemeler") ilan edildi. Osmanlı tarihinin en önemli belgelerinden biri olan bu metin, okunduğu yerden ötürü Gülhane Fermanı ve içeriğinden ötürü Tanzimat Fermanı adıyla da anılır.



Sadrazam Mustafa Reşit Paşa
Sadrazam Mustafa Reşit Paşa
Yaklaşık üç sayfalık bir metin olan fermanda, devletin bir gerileme döneminde olduğu vurgulanmış, ama yapılacak yeniliklerle ve çıkarılacak yeni yasalarla (kavanin-i cedide) bu durumdan kurtulunacağı müjdelenmiştir. Daha sonra din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin tüm Osmanlı ahalisinin can ve mal ve "ırz-ü namus" güvenliğinin güvence altına alınması gereği, Kur'an ve şeriate dayanarak ilan edilmiştir. Haksız ve dengesiz vergilerin zararından söz edilerek herkesten "emlak ve kudretine göre" vergi alınacağı, asker almanın nüfusla orantılı ve azami "dört veyahut beş sene müddet"le sınırlı olacağı, kimsenin yargısız idam edilmeyeceği ve malının müsadere edilmeyeceği, özel mülkiyete sınır getirilmeyeceği, Meclis-i Ahkam-ı Adliye'nin güçlendirileceği, vükelanın serbestçe söz söylemesine sınır getirilmeyeceği, yeni Ceza kanunnamesi düzenleneceği, memurin maaşlarının adalete uygun olarak düzenleneceği, rüşvetin güçlü yasalarla önleneceği bildirilmiştir.

Fikir ve yapı bakımından ferman, Fransız Devrimi'nin İnsan ve Vatandaş Hakları bildirgesinden esinlenmiştir. Osmanlı hukuku tarihinde ilk kez "vatandaşlık" kavramı ve vatandaşlıktan doğan haklar tanımlanmış, bu hakların korunması için yapılması gereken bazı işler sayılmıştır. Buna karşılık Ferman, getirdiği yenilikleri Kuran'a ve Şer-i şerife ve Osmanlı Devletinin eski töre ve kanunlarına dayandırmaya özen göstermiştir.

Tanzimat Fermanı'nın okunmasından I. Meşrutiyet'in ilanına kadar geçen dönem, Osmanlı tarihinde Tanzimat Dönemi olarak anılır.

Yeniçeri Ocağı'nin bozulmaya baslamasi nedeniyle Sultan II. Mahmud döneminde baslayan yenilik hareketleri ve Sultan Abdülmecid'in tahta çikar çikmaz islahat hareketine devam etmek amacinda oldugunu göstermesi Osmanli Devlet yapisindaki degismin baslangiciydi. Sadrazam Mustafa Resid Pasa, Gülhane Hatt-i Hümayununu Padisah adina kaleme almis; devlet ve birey arasindaki iliskilerde devletin modernlestirilmesi amacina dayanan temel ilkeler kabul ve ilan edilmistir.

Tanzimat-ı Hayriye, Osmanlı devletine batı anlamında bir şekil vermek ve özellikle Fransız ihtilali ile ortaya çıkan insan haklan ilkelerini, Osmanlı ülkelerinde yaşayan halka da tanıtmak ve uygulamak için 3 kasım 1839'da Gülhane Hattı Hümayunu'nun ilanından itibaren girişilen devrim hareketi.

Mahmud II'nin, Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra giriştiği ıslahat hareketlerinin maddi ve manevi hedefi, Osmanlı devleti kurumlarını ve teşkilatını batı metotlarına göre modern bir duruma getirmekti. Bunların hemen hepsini uygulamayı da başardı. Ancak hareket, ülkede bir devrim olarak resmen ilan edilmedi.

Sultan İkinci Mahmut'un karşılaştığı en büyük güçlük, yeteri kadar ehliyetli ve ıslahatın gerekliliğine inanmış bir kadronun bulunmamasıydı. Yüksek derecedeki devlet adamlarının bir kısmı padişaha bağlılıklarından, bir kısmı da, korkup çekindiklerinden bu hareketlere taraftar görünüyorlardı. Bunların arasında hareketin tek samimi taraftan Mustafa Reşid Paşa idi. Mustafa Reşid Paşa, devlet memurluklarında yavaş yavaş yükselmiş, özellikle dışişlerinde uzmanlaşmıştı. İlk hariciye nazırlığı sırasında (1837) Avrupa'da gördüklerini anlatarak Mahmud II'yi bu yenilikleri uygulamaya teşvik etti.

Bu arada Avrupalıların Osmanlı devletine düşman olmalarının başlıca sebebinin Müslüman ve Hıristiyan teba arasında eşitlik gözetilmemesi olduğunu söyledi; bunun özellikle Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde insan haklarına saldırı sayıldığını ve bu yüzden Osmanlı devletinin bir Avrupa devleti olarak kabul edilmediğini belirtti.

Bu sırada Akif Paşa, büyük düşmanlık beslediği Pertev Paşanın idam edilmesini sağladı. Mahmud II, sonradan bu değerli devlet adamının idamına izin verdiğine pişman oldu. Mustafa Reşid Paşa bundan yararlanarak padişaha, kimsenin yargılanmadan idam edilmemesi, hatta bir cezaya uğratılmaması gerektiğini söyledi.

Vergiler, askerlik hizmeti, devletin ve halkın karşılıklı hak ve sorumlulukları gibi birçok konunun Batı'da nasıl anlaşıldığını, ne şekilde uygulandığını anlattı. Bunların Osmanlı ülkesinde de kabul edilerek bir hattı hümayunla ilan edilmesinin gerektiğini ileri sürdü. Osmanlı devletinin bu davranışlarla itibarının artacağını, Avrupa devletleri topluluğuna alınacağını ve siyasi varlığının devamı için bunun şart olduğunu belirtti.

Osmanlılara cephe alan batı dünyasıyla mücadeleye imkan kalmadığını; Avrupalıların, Osmanlı devletini kendilerinden saymadıkça, yaşamaya devamına izin vermeyeceklerini açıkladı. Mahmud II, bütün bunları kabul etti ve Tanzimatın ilanına karar verdi. Ancak, meseleyi ayrıca Akif Paşaya danışmayı gerekli buldu. Akif Paşa, bu düşüncelerin kaynağını sezdiği için bunlara şiddetle karşı koydu. Mahmud II, kendi hükümdarlık haklarından bir kısmından vazgeçmeye hazırdı. Nitekim 1837'de çeşitli devlet işlerini görüşmek ve karara bağlamak için «Meclisi Yalayı Ahkamı Adliye» adlı daimi bir meclis kurarak, devlet yönetiminde yetki ve sorumluluğun paylaşılması yönünde bir adım attı.

Mustafa Reşid Paşanın ileri sürdüğü ilkelerin ilanını erken bulan padişah, toplumun bunları benimseyecek olgunluğa henüz ulaşmamış olduğunu düşünüyordu. Ayrıca kendisi için bazı zararlı sonuçların doğmasından endişe duyarak, bu hareketi geri bıraktı. Mustafa Reşid Paşa, bunun üzerine ileri düşüncelerinin uygulanmasında en büyük engel gördüğü ve ayrıca koruyucusu Pertev Paşanın idamına sebep olduğu için nefret ettiği Akif Paşa ile mücadeleye girişti. Sonunda onu azlettirmeyi ve devlet hizmetinden kesinlikle uzaklaştırmayı başardı.

Mustafa Reşid Paşa bundan sonra istediği hattı hümayunun çıkarılması için yeniden uğraştıysa da başaramadı; fakat, sürekli ısrarları üzerine Mahmud II, bir gün yabancı elçileri kabul ederek, onlara «Ben tebaamın Müslümanını camide, Hıristiyanını kilisede, Musevisini de havrada görmek isterim. Aralarında başka bir fark yoktur. Hepsi hakkında sevgi ve adaletim kuvvetlidir ve hepsi de gerçek çocuklarımdır» dedi.

Fakat tanzimat yeniliklerinin bir hattı hümayunla ilanı Mahmud II'nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Abdülmecid zamanında gerçekleştirilebildi. Hattı, Reşid Paşa kaleme aldı; hükümdara okuduktan ve onun onayını aldıktan sonra, ilan kararlaştırıldı. Hattı hümayunun okunarak Tanzimat devriminin resmen ilan edileceği gün, Mustafa Reşid Paşa, bir Meclisi Hassı Vükela mazbatası (Bakanlar kurulu kararı) hazırladı. Böylece Tanzimat ilanının resmi ve hukuki dayanağını meydana getirmiş oldu. Hattı hümayun Gülhane meydanında okundu; bu yüzden bir adı da Gülhane Hattı Hümayunundur.

Hattı hümayunun 3 kasım 1839 pazar günü Mustafa Reşid Paşa tarafından okunmasıyla, Tanzimat ilan edildi. Padişah, hattı hümayunun okunuşunu Gülhane meydanına bakan bir köşkten izledi. Bütün devlet ilerigelenleri, yüksek memurlar, ilmiye sınıfının yüksek dereceli görevlileri İstanbul'da bulunan yabancı elçilerle elçilik mensupları, bütün gayri Müslim cemaat temsilcileri, esnaf kethüdaları ve şehrin ilerigelenleri bu törende hazır bulundular.

Gülhane Hattı hümayunu şu ana ilkeleri kapsar:

1. Osmanlı ülkelerinde her çeşit din ve ırka mensup bütün tebaanın can, ırz ve mal güvenliği olacaktır; 2. Bunların hepsi mülkiyet hakkına sahip olacak ve bu hak kişinin yararına devlet tarafından savunulacaktır; 3. Vergiler için belirli ve adil oranlar tayin edilecek ve vergi yükümlülüğü eşit olacaktır; 4. Devlet masrafları bir gider bütçesiyle sınırlanacaktır; 5. Askerlik görevi için belli bir süre ve her yerin nüfusu oranında yükümlülük konulacaktır; 6. Suç işlediği ileri sürülenler hakkında kovuşturma, açık olarak yapılacak ve bunlar açık olarak yargılanacaklardır; 7. Hiç kimse hakkında, mahkeme hükmü olmadan gizli veya açık idam cezası uygulanmayacaktır; 8. Suçlu sanılan veya mahkum olanların mirasçıları miras haklarından yoksun bırakılmayacaktır; 9. Mahmud II devrinde kurulan Meclisi Valayı Ahkamı Adliye'nin üyeleri artırılacak; vekiller ve ilerigelen devlet memurları belli zamanlarda toplantılara katılarak bütün bu meseleler hakkında kanunlar ve bu arada bir ceza kanunu hazırlayacaktır; 10. Devlet memurlarının hepsine maaş bağlanacaktır; 11. Rüşvet, kesin olarak kalkacak ve buna cesaret edenler şiddetle cezalandırılacaktır; 12. Başta hükümdarın kendisi, bu esaslara uymayı ve bunlara aykırı davranışlarda bulunmamayı kabul ettiği gibi, devlet ilerigelenleri ve ulema bu hususta yemin edecektir.

Mustafa Reşid Paşa hükümdarı ikna ettiği bir sırada onun, herhangi bir etkiyle bundan vazgeçmemesini sağlamak için Tanzimatın ilanında acele etmiştir; iç ve dış olayların da kendisini ayrıca böyle davranmaya zorlamış olduğunu, bu yüzden metnin kaleme alınışını kısa bir süreye sığdırmak durumunda bulunduğunu da belirtmek gerekir.

Osmanlı imparatorluğunda ilk olarak Mehmed II devrinde derlenip düzenlenen kanunnameler, zaman zaman yeniden düzenlenmişti. Kanunnameler dışında eyaletlerin ayrı Medeni kanunu, Ceza kanunu, Vergi ve Ticaret kanunları vardı. Bunların ortak nitelikleri olmakla birlikte, ayrıntılarda ve uygulamada her biri daha önce ayrı devlet olan bu eyaletlerin mahalli özellik ve ihtiyaçlarına uygun olarak birbirinden farklıydı. Ayrı din, mezhep ve milletlerden meydana gelen ülkelerin, aynı kanunlarla yönetilmesi mümkün değildi.

Fetihler devri kapandıktan sonra bu ülkeler Osmanlı toplumu içinde uzun süre birarada yaşadıktan sonra ortak özellikleri artmaya başladı; ortak ihtiyaçlar ortaya çıktı. 19. yüzyılda Macaristan. Erdel, Kırım, Besarabya, Mora gibi birçok bölge elden çıkmış ve Müslüman tebaanın yaşadığı yerler, Hıristiyan tebaanın yaşadığı yerlere oranla hızla artmıştı. Böylece imparatorluk, bütün eyaletlerinde aynı kanunlarla yönetilebilecek duruma geldi.

Bu arada mahalli eyalet kanunları unutularak, uygulamadan fiilen kalkmış ve yerlerini idari tasarruflar almıştı. Mahmud II devrinden başlayarak Tanzimat'ın ilanıyla ortaya konulan mesele, bu idari ve bazen keyfi tasarrufların yerine, bütün imparatorlukta geçerli olacak kanunların meydana getirilmesiydi. Tanzimat hareketini tenkit eden bazı Türk yazarları Müslüman, Hıristiyan eşitliği ilkesine şiddetle saldırdılar.

Osmanlı devleti, aslında milli kuruluşunu tamamlamadan imparatorluk dönemine geçtiği için, Türk topluluğu devlette hakim unsur olma imtiyazını elinde tutamadı. Oysa, mesela Roma imparatorluğunda ve daha sonra kurulan birçok imparatorlukta durum bunun tersiydi ve kurucu unsur, esas ve hakim unsur olarak kalmıştı. Osmanlı devletinde buna karşılık hakim unsur çeşitli milletlerden meydana gelen Müslüman unsurdur.

19. yüzyıldan sonra İslam toplulukları arasında bile milliyetçi akımlar ortaya çıktı; ayrıca Müslüman-Hıristiyan eşitliğinin ilanı, Türk unsurunun imparatorlukta bir azınlık haline gelmiş olduğunu ileri sürenlerin tenkit ettiği bir hareket oldu. Bundan başka, Tanzimat ile birlikte Batı'ya karşı saldırıların artmasına karşılık, Batı'yı yüksek bir düzeye ulaştıran esasların Osmanlı toplumunda çok yavaş yerleşmesi, Tanzimat hareketinin başarısızlığı sayıldı.

Batılı ülkelerin milli bir unsura dayandığı; milli şuur ve kültürün bu ülkelerde yerleştiği; bağımsız düşünce, adalet ve eşitlik kavramlarının benimsendiği belirtilerek, bu özelliklerden yoksun olan Osmanlı devletinde gerçekten batılı bir sistemin yerleşmesinin mümkün olmadığı ileri sürüldü. Bununla birlikte can, ırz ve mal güvenliğinin sağlanacağının belirtilmesi iyi karşılandı.

Hıristiyan tebaa da bu haklardan yararlandı; Müslümanların devlet yönetimi, askerlik, ziraat gibi işlerle uğraşmalarına karşılık, Hıristiyanlar elde ettikleri birçok bağışıklıktan yararlandılar; esnaflık, ticaret ve küçük sanayiyle uğraşarak, imparatorluğun en kalkınmış zümresi haline geldiler. Şehir ve kasabalarda yaşayan Hıristiyanlar, rahat bir hayata kavuştular.

Hıristiyan köylü zümresi de askerlik yükümü altında olmadığı için iyi şartlar içinde yaşamaya başladı. Tanzimat, onlara her türlü can, ırz ve mal güvenliği veriyor; ayrıca, Müslümanlarla eşit haklar tanıyordu. Artık onlar için Müslümanlardan farklı elbise giymek, şehir içinde ata binememek, "gavur" diye hakaretli şekilde anılmak gibi durumlar da ortadan kalktığı gibi, kendilerine bundan böyle devlet memurluklarının kapısı da açılıyordu.

1856'da çıkarılan Islahat fermanı ve 1876 Anayasası, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında tam bir eşitlik kurdu, birçok devlet görevi Hıristiyanlara verildi. Bunların daha önce Müslümanlar hakkında tanıklıkları bile kabul edilmezken, gayrı Müslimler mahkemelerde hakimlik ettiler; büyükelçilik, nazırlık gibi makamlara yükselmek imkanlarına kavuştular. Ayrıca, cemaatleri için çeşitli imtiyazlar elde ettiler. Tanzimatın ilanının Avrupa'daki tepkisi olumlu oldu; Londra, Paris ve Viyana gazeteleri bu hareketi iyi karşıladılar.

Gerçi Osmanlı devletinin düşmanları Babıali'nin sıkışınca ıslahat yapacağına söz verdiğini, sonra bundan caydığını ileri sürerek bu yeni hareketin değerini düşürmek istemişlerse de, Mustafa Reşid Paşayı yakından tanıyan batı devletleri, onun kişiliğine güvenerek Tanzimatın sürekli olacağına ve durumun ciddiyetle ele alındığına inanıyor, Osmanlı devletini destekliyordu. Nitekim Tanzimatın ilanından on beş yıl sonra Rusya'nın Osmanlı ülkelerine karşı harekete geçmesi üzerine batılılar, Osmanlı devletiyle birleşerek ortak bir zaferin kazanılmasını sağladılar.

Ülkede Tanzimat hareketine karşı olanlar, devlet adamlarının çoğunluğunu meydana getiriyordu. Mısır meselesi çözümlenince de hemen gizlice Mustafa Reşid Paşanın aleyhine harekete geçtiler. Onun, Mehmed Ali Paşadan çıkar sağladığını yeniden ileri sürdüler.

Mustafa Reşid Paşa aslında Mısır valisinin büyük rüşvet tekliflerini kabul etmemişti. Londra'da toplanan konferans sonunda, Osmanlı devleti, elde edebileceği bir sonuca ulaşmıştı. Mehmed Ali Paşanın imtiyazlarını genişletmek için direnmeye devam edişi ve bunun Mustafa Reşid Paşa tarafından kabul edilmemesi, yeni bir buhran doğurdu. Reşid Paşanın düşmanları ve Tanzimata karşı olanlar bu fırsattan yararlanarak meselenin kesin çözümü için, onun azlinden başka çare bulunmadığını ileri sürdüler.

Bu arada, İngiliz siyasetine, onun eğilimini bilen ve bu tutumu kendi devletinin çıkarına aykırı gören Avusturya elçisi de ağırlığını koyunca, Mustafa Reşid Paşa 31 mart 1841'de hariciye nazırlığından azledildi ve Edirne valiliğine tayin edildi; yerine Rıfat Paşa getirildi. Ancak, Mustafa Reşid Paşanın azliyle yenilenme hareketlerinin durdurulmayacağını belirtmek için Abdülmecid Babıali'ye bir hattı hümayun göndererek Tanzimat hareketinin devam edeceğini bildirdi.

Tanzimatı Hayriye'nin ilanından Birinci Meşrutiyetin ilanına kadar (23 aralık 1876) geçen sürede (Tanzimat devri) Osmanlı imparatorluğunda yenilik hareketleriyle ilgili şu olaylar meydana geldi:

1. Sultan İkinci Mahmud, kendi saltanatı sırasında vilayetlerdeki ayan denilen mütegallibeye karşı çetin bir mücadeleye girmiş ve onları sindirmişti. Tanzimat devrinde de ayanlara göz açtırılmadı; bazı valilerin isyanları bastırıldı, vilayetlerin idari ve mali işleri merkeze bağlandı ve devlet gelirinin ziyan olması önlendi. Tanzimat, imparatorlukta bir programla bütün eyaletlerde uygulandı ve çeşitli sebeplerle ortaya çıkan direnmeler kırıldı;

2. Tanzimat hareketi dış siyasette başarılar sağladı. Bunun en önemli sonucu Rusya'nın Osmanlı imparatorluğuna saldırması üzerine Avrupa devletlerinin yardım etmesidir. Türkiye üzerinde, Rusya gibi emeller besleyen ve Rusya ile müttefik olarak daha önce Osmanlı imparatorluğuna karşı savaşan Avusturya'nın çekimser davranışına karşı, İngiltere, Fransa ve sonra Piemonte Türkiye'nin yardımına geldiler. Ayrıca, zaferden sonra imzalanan 1856 Paris antlaşmasıyla Osmanlı devleti, Avrupa devletleri topluluğuna alındı, toprak bütünlüğü garanti edildi ve devletler hukukundan yararlanması kabul edildi.

Ancak, Avrupa devletleri, ellerinde bulunan çeşitli imtiyazlardan vazgeçmeye yanaşmadıkları için, kapitülasyonlar olduğu gibi kaldı. Toprak bütünlüğü garantisi geçici oldu. Abdülaziz devrinde, özellikle Tanzimat döneminde yetişen büyük devlet adamlarının ölmesinden sonra devlet yönetiminin kötüye gidişi, Batı'yı hayal kırıklığına uğrattı ve 1877-1878 Savaşında Osmanlı devletini savunmadıkları gibi barış antlaşmasında onun toprak bütünlüğünü korumadılar.

Aslında İngiltere, Tanzimat hareketine rağmen Osmanlı imparatorluğunun devam edeceğine inanmadığı için, tedbirlerini buna göre alıyor; Ortadoğu'daki çıkarları için gerekli gördüğü siyaseti takip ediyordu;

3. Tanzimat devrinde miri toprak sistemi yavaş yavaş değişti; bunun yerine toprağın işleyenlere ait olduğu esası yerleşti. 1845 ve 1847 tarihli iradelerle başlayan bu değişim, 1849 tarihli irade ve 1858 tarihli Arazi kanunnamesiyle sona erdi. Böyle miri ve kişilere ait olan toprakların kesin hukuki durumu belirlendi; toprakta özel mülkiyete geçişin temelleri atıldı;

4. Tanzimat devri, aynı zamanda yeni bir «kanunlaşma devri» oldu. 1840 ve 1851 tarihlerinde hazırlanan Ceza kanunlarıyla modern hukuk anlayışı Osmanlı ülkelerinde yer aldı. 1852 Tarihli Arazi kanunnamesi de bu devrin ürünü olduğu gibi, Cevdet Paşanın çalışmasıyla meydana getirilen ve medeni kanun demek olan Mecellei Ahkamı Adliye de bu devrin önemli eserleri arasındadır.

Bundan sonra Fransız kanunları esas alınarak hazırlanan kanunlar gelir. Bunlar da 1851 tarihli Ticaret kanunu, 1861 tarihli Usulü Muhakemei Ticaret nizamnamesi, 1862 tarihli Usulü Muhakemei Hukukiye kanunu ve 1879 tarihli Usulü Muhakemei Cezaiye kanunudur. 1840 ve 1851 tarihli Ceza kanunu da Fransa'dan alındı, fakat bunlar aslına göre büyük değişiklik ve eklerle düzenlendi. Bu arada Fransız Medeni kanununun da alınması düşünüldü; fakat bu düşünce gerçekleşmedi;

5. Tanzimat devrinde yeni bir adliye teşkilatı kuruldu. Bunlar, şer'i davaların dışında kalan ve yukarıda anılan kanunların hükümlerine uyan davalara bakacaklardı. Nizamiye mahkemeleri adını alan bu kuruluşlar, din hukukuna göre çözümlenmesi gereken davalara bakmaya yetkili değildi. Bu konularda, şer'i mahkemeler faaliyete devam edecekti.

İlk nizamiye mahkemesi, 1861'de Ticaret kanununa ek bir nizamnameyle kurulan Ticaret mahkemesidir. Ancak, ticaret davalarında, davacılar isterlerse şer'i mahkemelere de başvurabilmekte serbest bırakıldılar, ceza davalarında şer'i mahkemelerden ayrılık 1853 tarihli Ceza kanunuyla başlar. Bunun ilk uygulaması Meclisi Zabıta, Divanı Zaptiye ve Meclisi Tahkik'tir.

Ticaret işlerinin dışında hukuk davalarının görülmesi amacıyla 1867'de yayımlanan nizamnamesiyle, nizamiye mahkemeleri şer'i mahkemelerden ayrıldı. Ancak, bu ayrılış biçim bakımından olduğu için, bunların görev ve yetkileri kesinlikle ortaya çıkmadı ve bu durum Cumhuriyet devrinde şer'i mahkemelerin kaldırılmasına kadar sürdü. 1865 Tarihli nizamname ile kaza merkezlerinde Deavi meclisleri, sancak merkezlerinde birer Meclisi Cinayet ve Meclisi Hukuk, vilayet merkezlerinde bunların üstünde olarak Meclisi Kebiri Cinayet ve Meclisi Temyizi Hukuk ve İstinaf mahkemeleri kuruldu; sonra son iki dairenin birleştirilmesiyle Divanı Temyiz meydana getirildi.

1867'de İstanbul'da bunların hepsinin üstünde olan, verdikleri kararları incelemek yetkisi bulunan ve bugünkü Yargıtayın işini gören Divanı Ahkamı Adliye kuruldu. Aynı zamanda şer'i mahkemelerin kararlarını inceleme yetkisi de bulunan Meclisi Tahkikatı Şer'iye meydana getirildi;

6. Tanzimat devri, milli eğitim için de bir aşama dönemi oldu. Bu aşama aslında Mahmud II devrinde başladı. Onun son dönemlerinde Imamzade Esad Efendi, mekatibi rüştiye (ortaokullar) nazırlığına tayin edildi ve hazırladığı layihaya göre rüştiye mekteplerini bitirenlerin devlet memurluklarına öncelikle alınmalarına karar verildi.

Sultanahmet camii içinde öğretime başlayan ve Maarifi Adliye ve Ulumı Edebiye adlı iki bölümü bulunan Mektebi Maarifi Adli (ilk rüştiye mektebi) çok tutuldu; 2 nisan 1841 günü yapılan bitirme imtihanına her iki bölümden 400'den fazla öğrenci katıldı. Ülkenin her yanında yeni okullar açılmasını isteyen Abdülmecid, 1845'te öğretim ve eğitimin yaygın duruma getirilmesi için her yerde okullar açılmasını ve cehaletle mücadeleye girişilmesini emretti. Bunun üzerine ülkenin eğitim işlerini belli bir programa bağlamak amacıyla Muvakkat Meclisi Maarif adlı bir komisyon kuruldu.

Bu komisyon ilkokulların düzenlenmesini, devlet denetimine bağlanmasını, rüştiye mekteplerinin ders programlarının Avrupa'dakilere benzer duruma getirilmesini ve medresenin dışında, onun her türlü etkisinden uzak bir darülfünun (üniversite) kurulmasını öngören bir layiha hazırlayarak, tasarıyı bir yıl sonra kurulan Daimi Meclisi Maarife verdi. Ertesi yıl da ayrıca Maarifi Umumiye nezareti kuruldu. 1848'de Maarifi Umumiye nezareti kaldırılarak, Mekatibi Umumiye nezareti meydana getirildi.

1846'da Darülfünun binasının temeli atıldı ve rüştiye mekteplerine öğretmen yetiştirmek üzere de Darülmuallimin açıldı, öte yandan, rüştiye mezunlarının darülfünun derslerini takip edemeyecekleri düşünülerek 1849'da idadi (lise) seviyesinde ilköğrenim kurumu olan Valide mektebi açıldı. Sonradan Darülmaarif adını alan bu okul ve zamanla açılan benzerleriyle üç yıllık lise sistemi kuruldu. 1851'de Darülfünun'da okutulacak dersler için eserler hazırlanmak üzere Encümeni Daniş adlı ilk Osmanlı İlimler akademisi kuruldu. Ancak Darülfünun bütün çabalara rağmen Abdülmecid devrinde açılamadı; buna karşılık 1858'de memur yetiştirmek üzere Mülkiye mektebi kuruldu. Darülfünun ancak serbest dersler şeklinde, 1862'de açılabildi.

1859'da ilkokullardan rüştiyelere imtihanla öğrenci alınması usulü konuldu. İstanbul dışındaki vilayetlerde otuz bir rüştiye açılmasına ve İstanbul'da kızlar için yedi rüştiye kurulmasına karar verildi.

1868'de Avrupa tarzında bir orta ve lise öğretimi verecek ve Fransızca öğretim yapacak olan Galatasaray sultanisi kuruldu. Bütün bu okullara Türklerden başka gayri Müslim çocukların alınması da ayrı bir özellikti. 1869'da Maarifi Umumiye nizamnamesi yayımlanarak eğitim hizmetleri toplu ve genel bir devlet hizmeti şeklini aldı. Bundan bir yıl önce de ilköğretimi zorunlu kılan bir beyanname yayımlandı; fakir yetimleri okutacak Darüşşafaka'nın temeli atıldı;

7. Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla düzenli bir milli ordu kurulmuştu. Bu orduya girenler en az on iki yıl askerlik yapardı. Ayrıca askere alınacaklarda yaş sırasına ve kura usulüne bakılmazdı, ülkenin her yanında vücut yapısı askerliğe elverişli fakir ve kimsesiz gençler yakalanarak kışlalara hapsedilirdi.

Bunlar, genellikle terhis olmaz; yaşları ilerledikten sonra emekli edilirlerdi. Bu durum, Tanzimatın ilanından sonra ele alındı; belirli bir yaşa gelenler arasından kura ile gerekli oranda asker alınması ve bunların beş yıl sonunda terhis edilmesi kabul edildi. Bununla ilgili nizamname 1847'de çıkarıldı. Buna karşılık daha önce beş yılını dolduranlardan isteyen terhis edilerek bunların yerine gönüllüler ve eyaletlerdeki redif askerleri alındı. 1843'te bütün kara kuvvetleri 6 ordu halinde teşkilatlandırıldı.

Bunlar, merkezi İstanbul olan Hassa ordusu, merkezi Üsküdar olan Dersaadet (eski Mansure) ordusu, merkezi Manastır olan Rumeli ordusu, Merkezi Erzincan olan Anadolu ordusu, merkezi Şam olan Arabistan ordusu ve merkezi Bağdat olan Irak ordusuydu. Bu orduların toplam muvazzaf kadrosu 36 piyade alayı, 36 talia taburu, 26 süvari alayı, 7 sahra ve 4 kale topçusu alayı, 2 istihkam ve l sanayi alayından meydana geliyordu. Redif denilen ihtiyat kadrosu da 800 mevcutlu 120 taburdu. Redif birliklerine her yıl otuz bin kişi katıldığından ilk yedi yıl sonunda bunların mevcudu 200000'i aşmış bulunuyordu;

8. 1845'te alınan bir karar üzerine, Tanzimatın ve mülki ıslahatın uygulanması için her bölgenin ihtiyaç ve özelliklerini yakından tanımak amacıyla her ülkenin işe yarar ve güvenilir kimselerinden ikişer İçişi seçilerek İstanbul'a gönderilmesi ve bunların Meclisi Vala üyeleriyle birlikte toplanarak bölgelerinin durumu ve ihtiyaçları hakkında bilgi vermeleri kararlaştırıldı.

Bütün bunlar, düzenli tutanaklara geçirildikten sonra, her eyalete devlet merkezinden birer geçici heyet gönderilmesiyle ve mahalli istek ve ihtiyaçların onlar tarafından da incelenerek tespit edildikten sonra Babıali'ye bildirilmesine karar verildi. İlk heyetler önce Konya, Hüdavendigar (Bursa) ve Bolu, Sivas ve Ankara, Diyarbakır, Erzurum, Vidin ve Niş, Çirmen, Silistre, Üs-küp, Selanik, Tırhala ve Yanya'ya gönderildi.

Bunlar bölgelerini yedi sekiz ay kadar dolaşarak, verilen talimata göre hazırladıkları raporları Babıali'ye gönderdiler. Raporlar, Meclisi Vala'da görüşüldü; yapılması mümkün olan işler tespit edilerek, birinci derecede ihtiyaç görülen yollar, köprüler ve limanların projelerinin hazırlanması ve faaliyete geçirmesi için mühendislere gerekli emirler verildi; fakat bundan kesin bir sonuç alınamadı. Bu arada yapılmasına başlanan Trabzon-Erzurum ve Bursa-Gemlik yollan da yarım kaldı.

Tanzimat Fermanı metni

Tanzimat Fermani'nin tam metni söyledir;

Herkesin bildiği gibi, devletimizde, kuruluşundan beri Kuran’ın yüce hükümlerine ve şeriat yasalarına tam uyulduğundan, ülkemizin gücü ve bütün tebaasının refah ve mutluluğu en yüksek noktaya çıkmıştı. Ancak, yüz elli yıl var ki, birbirlerini izleyen karışıklıklar ve çeşitli nedenlerle şeriata ve yasalara uyulmadığından önceki güç ve refahı, tam tersine, zayıflık ve yoksulluğa dönüştü. Oysa, şeriat yasaları ile yönetilmeyen bir ülkenin varlığını sürdürebilmesinin olanaksızlığı açık seçik ortadadır.

Tahta geçtiğimiz mutlu günden bu yana bütün çabalarımız, hep, ülkemizin kalkınması, halkımızın ve yoksullarımızın refahı amacına yönelik oldu. Eğer, devletimize dahil ülkelerin coğrafi konumu, verimli toprakları ve halkının yetenekleri göz önünde tutularak gerekli girişimler yapılırsa, yüce Tanrının yardımı ile, beş-on yılda kalkınabileceğimiz söz götürmez.

Tanrının yardımına ve Peygamberimiz Hazretlerinin ruhaniyetine sığınarak, Devletimizin ve ülkemizin iyi bir biçimde yönetilmesi için bundan böyle bazı yeni yasalar çıkarılması gerekli görüldü.

Söz konusu yasaların başında can güvenliği; ırz, namus ve malın korunması; vergi toplanması; halkın askere alınıp silah altında tutulma süresi gibi hususlar gelmektedir. Şöyle ki;

Dünyada can, ırz ve namustan daha değerli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve ülkeye zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve ulusuna yararlı olur.

Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise insanlar devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkenin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık malından ve mülkünden emin olduğu zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve ulus çabası, yurt sevgisi kendisinde her gün artar.

Vergi konusuna gelince: bir devlet, ülkesini korumak için askere ve gerekli öbür giderlere gereksinim duyar. Bu, para ile olur. Para tebaadan toplanacak vergilerle oluştuğundan bunun en iyi bir biçimde toplanması gerekir.

Önceleri gelir sanılmış olan “yedi vahit” belasından ülkemiz, hamdolsun kurtulmuşsa da, yıkıcı bir yöntem olup hiçbir zaman yararlı bir sonuç doğurmamış olan iltizam usulü hala sürüyor. Bu, bir ülkenin siyasal işlerini ve mali konularını bir adamın keyfine, hatta cebir ve zulmüne teslim etmek demektir. Bu, adam iyi bir insan da değilse hep kendi çıkarına bakar, bütün davranışlarında kötülüğe, zulme yönelir. Bu nedenle, ülkemiz insanlarının her biri için, malına ve gelirine göre belirli bir verginin saptanması ve kimseden bundan çok bir şey alınmaması gerekir. Devletimizin karada ve denizdeki askeri giderleri ile öbür giderleri de yasalarla belirlenip sınırlandırılmalı ve uygulama ona göre yapılmalıdır.

Ülkenin korunması için asker vermek halkın başlıca borcudur. Fakat, bir ülkenin varolan nüfusuna bakılmaksızın, şimdiye kadar yapıldığı gibi, kiminden, tahammülünden çok, kiminden az asker alınması hem düzensizliğe; tarım, ticaret ve bayındırlık işlerinin kötü gitmesine; hem ömür boyu askerlik bıkkınlığı; hem de nüfusun azalmasına yol açar. Bu nedenle, her ülkeden alınacak asker miktarı için uygun bir yöntem konulmalı ve dört veya beş yıl hizmet için sıra usulü getirilmelidir. Bunlar yapılmadıkça devletin güçlenip gelişmesi, huzur ve asayişin sağlanması olanaksızdır.

Bu nedenle, bundan böyle,suç işleyenlerin durumları şeriat yasaları gereğince açıkça incelenip bir karara bağlanmadıkça kimse hakkında, açık veya gizli, idam ve zehirleme işlemi uygulanmayacaktır. Hiç kimse, başkasının ırz ve namusuna saldıramayacaktır. Herkes malına, mülküne sahip olacak, bunları dilediği gibi kullanacak, bunu yaparken de devlet büyüklerinin müdahalesine uğramayacaktır.

Birinin suçluluğunun saptanması halinde mirasçılarının o işle ilgileri bulunamayacağından suçlunun malları elinden alınıp mirasçıları miras haklarında yoksun bırakılmayacaklardır.

Devletimizin tebaası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır.

Can, ırz ve namus konularında, ülkemizin tüm halkına şeriat yasaları gereğince güvence verilmiştir. Öbür konularda da oybirliği ile karar verilmesi için, Meclisi Ahkam-ı Adliye üyeleri gerektikçe arttırılacaktır. Devletimizin bakanları ile ileri gelenleri belirli günlerde orada toplanarak, görüşlerini, çekinmeden, açıkça söyleyeceklerdir. Can, mal güvenliğine ve vergilerin belirlenmesine ilişkin yasalar böyle hazırlanacaktır.

Askerlikle ilgili konular Bab-ı Seraskeri Dar-ı Şurası’nda görülüp karara bağlandıktan sonra sonsuza dek uygulanmaları için onaylanmak ve imzalanmak üzere tarafıma gönderilecektir. Söz konusu yasalar sırf din, devlet, ülke ve ulusu kalkındırmak amacı ile çıkartılacaklarından bunlara tam uyacağımıza and içeriz. Bu konuda, Hırka-i Şerife odasında, tüm din adamları ile bakanların hazır bulunacakları bir sırada herkes and içecektir.

Din adamı ve vezirlerden yasalara aykırı hareket edenlerin, kanıtlanacak suçlarına göre, rütbelerine hatır ve gönüle bakılmadan cezalandırılmaları için özel ceza yasası çıkarılacaktır.

Memurlara yeterli aylık bağlanmış olup, henüz bağlanmamış olanlarınki de belirlenecektir. Bu yolla da, şeriata aykırı olan ve ülkenin gerilemesinde başrolü oynayan rüşvet belası güçlü bir yasa ile ortadan kaldırılmış olacaktır.

Bütün bu sayılan hususlar eski hükümlerin tümden değiştirilmesi ve yenilenmesi demek olacağından işbu fermanımız İstanbul halkına ve ülkemiz halkına duyurulacaktır. Bundan başka, dost devletlerin de bu yöntemin sonsuza dek uygulanmasına tanık olmaları için fermanımız, İstanbul’daki tüm büyük elçilerine resmen bildirilecektir.

Tanrı hepimizi başarılı kılsın; yasalara uymayanlar Tanrının lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Amin.

İlgili konuları ara

Yanıtlar