--}}

Amerikan Tarihi (Sayfa 7)

Amerika Birleşik Devletler'i iki büyük savaş – İç Savaş ve Birinci Dünya Savaşı – arasında ergenliğe erişti. 50 yıldan kısa bir süre içinde, kırsal bir cumhuriyetten kentsel bir devlete dönüştü. Sınır bölgesi yok oldu.

BÜYÜME VE DÖNÜŞÜM "Uygarlık mülkün kutsallığına dayanır." Andrew Carnegie – 1889 Amerika Birleşik Devletler'i iki büyük savaş – İç Savaş ve Birinci Dünya Savaşı – arasında ergenliğe erişti. 50 yıldan kısa bir süre içinde, kırsal bir cumhuriyetten kentsel bir devlete dönüştü. Sınır bölgesi yok oldu. Büyük fabrikalar ve çelik fırınları, kıtayı bir üçtan diğer uca bağlayan demiryolları, gelişen kentler ve geniş tarımsal işletmeler ülkeyi doldurdu. Bu ekonomik büyüme ve erdem, onlara ilişkin sorunları da birlikte getirdi. Ülke çapında büyük işletmeler, teker teker ya da diğerleriyle birleşerek tüm endüstriye egemen oldular. Çalışma koşulları çok kez kötüydü. Kentler, artan nüfusu uygun biçimde barındıramayacak oranda hızla büyüdü. TEKNOLOJİ VE DEĞİŞİM Bir yazar, "İç Savaş, ülkenin tarihinde büyük bir yara açtı; daha önceki 20 ya da 30 yıl içinde başlamış olan değişimi bir vuruşta dramatik bir konuma getirdi. Savaş gereksinimleri imalatı çok büyük ölçüde kamçıladı, bilim ve icatlardaki atılım kadar, demirin, buhar ve elektrik gücünün kullanılmasına dayalı bir ekonomik süreci de hızlandırdı. 1860'tan önceki yıllarda 36.000 patent hakkı verilmişti; bunu izleyen 30 yıl içinde bu sayı 440.000'e ve XX. yüzyılın ilk yirmi beş yılında da yaklaşık bir milyona yükseldi. F.B.Morse, daha 1844 yılında elektrikli telgrafı geliştirdi ve bundan hemen sonra kıtanın birbirinden uzak kesimleri bir direk ve kablo ağıyla bağlandı. 1876'da, Alexander Graham Bell telefon aygıtını tanıttı ve yarım yüzyıl içinde devreye giren 16 milyon telefon ülkedeki toplumsal ve ekonomik yaşamı hızlandırdı. 1867'de yazı makinesinin, 1888'de hesap makinesinin ve 1897'de yazar kasanın icadı ile, işletmelerin büyümesi hız kazandı. 1886'da icat edilen linotip dizgi makinesi ile rotatif baskı makinesi ve kağıt katlama makinesi sayesinde bir saatte 240.000 adet sekiz sayfalık gazete basılabilir oldu. Thomas Edison'un elektrik ampulü giderek milyonlarca evi aydınlatmaya başladı. Konuşan makine ya da gramofon da Edison tarafından geliştirilmiş ve George Eastman ile birlikte sinema filmini de o bulmuştu. Bunlar ve pek çok diğer bilim ve deha uygulaması, hemen hemen her alanda yeni bir verimlilik düzeyine erişilmesini sağladı. Aynı günlerde, ülkenin temel endüstrisini oluşturan ve yüksek gümrük tarifeleri tarafından himaye edilen demir-çelik endüstrisi de gelişmesini sürdürüyordu. Önceleri Doğu eyaletlerinde yoğunlaşmış olan demir endüstrisi, jeologlar tarafından yeni cevher yatakları bulundukça batıya doğru yayıldı ve özellikle Superior Gölü yakınındaki büyük Mesabi demir cevheri yatakları, dünyanın en büyük cevher üretilen bölgesi konumuna geldi. Cevher yüzeyde olduğu için işletilmesi çok kolay ve ucuz oluyordu. Kimyasal yabancı maddeler taşımaması sayesinde de, o güne kadar alışılmış olan maliyetin onda biri kadar bir bedel karşılığında yüksek kaliteli çeliğe dönüştürülebiliyordu. CARNEGIE VE ÇELİK ÇAĞI Andrew Carnegie, çelik üretiminde görülen atılımlardan büyük ölçüde sorumluydu. İskoçya'dan Amerika'ya 12 yaşında bir çocukken gelmiş olan Carnegie, bir pamuk fabrikasında bobinci olarak çalışmaya başladı, sonra bir telgraf dairesinde iş buldu, oradan da Pennsylvania Demiryolları işletmesinde telgrafçılığa atladı. Daha 30 yaşına gelmeden önce, akıllıca ve uzak görüşlü yatırımlar yapmış ve bu yatırımlar 1865'te demir endüstrisinde yoğunlaşmıştı. Birkaç yıl içinde, demir köprü, ray ve lokomotif yapan şirketler kurmuş ya da onlarda hisse sahibi olmuştu. Pennsylvania'nın Monongahela Nehri'nde kurduğu çelik fabrikası, on yıl sonra, ülkenin en büyük üreticisi konumuna geldi. Carnegie, sadece yeni çelik fabrikalarının değil, kok ve taşkömürü yataklarının, Superior Gölü'nden gelen demir cevherinin, Büyük Göller'de bir buharlı gemi filosunun, Erie Gölü'nde bir liman kentinin ve limanı bağlıyan bir demiryolunun da kontrolünü ele geçirdi. Bir düzine başka şirketle ittifak halindeki işletmesi, demiryollarından ve denizyollarından çok elverişli koşullar sağlayabiliyordu. Amerika'da buna benzer bir endüstri gelişmesi daha önce hiç görülmemişti. Carnegie, endüstriye egemen olmakla birlikte, çelik üretimiyle ilişkili doğal kaynaklar, taşımacılık ve endüstri bitkileri üzerinde hiçbir zaman tam bir tekel kuramadı. 1890'larda yeni şirketler onun egemenliğine karşı koydular ve başlangıçta bu rekabetten öfkelenen Carnegie, daha da güçlü bir işletmeler gurubu kurma tehdidinde bulundu; fakat, artık yaşlı ve yorgun bir ihtiyar olmuştu ve elindeki varlığı, giderek ülkedeki önemli demir ve çelik işletmelerinin çoğunu kapsayacak bir örgütle birleştirmeye ikna edildi. ANONİM ŞİRKETLER VE KENTLER 1901 yılında bu birleşmeden doğan United States Steel Corporation (Birleşik Devletler Çelik Anonim Şirketi), 30 yıldır süregelen bir süreci simgeledi; bağımsız endüstri işletmelerinin federe ya da merkezi şirketler olarak bir araya gelmeleri. İç Savaş sırasında ortaya çıkan bu eğilim, iş adamları aşırı üretimin fiyatları düşürüp karları azaltacağından korkmaya başlayınca 1870'lerden sonra hız kazandı. Hem üretimi hem de piyasayı kontrol edebilirlerse, rakip şirketleri tek bir örgüt içinde toplayabileceklerinin farkına vardılar. "Anonim şirket" ve "tröst" bu amaçlara erişmek için geliştirildi. Büyük bir sermaye deposu oluşturan ve işletmelere hem kalıcı yaşam hem de sürekli kontrol olanağı sağlayan anonim şirketler, bir yandan kar beklentilerine yol açmaları bir yandan da başarısızlık halinde sınırlı sorumluluk getirmeleri nedeniyle yatırımcıları çektiler. Buna karşılık tröstler, uygulamada anonim şirketlerin birleşmesinden oluşuyor ve hisse sahipleri hisselerini tröst yetkililerine emanet ediyorlardı. Bu gibi tröstler, büyük çaplı guruplaşmalar oluşturulmasına, merkezi kontrol ve yönetim sağlanmasına ve patentlerin bir araya getirilmesine olanak sağlıyordu. Sermaye kaynakları daha büyük olduğu için, genişleme, yabancı iş kuruluşlarıyla rekabet etme ve etkin bir biçimde örgütlenmeye başlamış olan işçilerle daha yoğun bir pazarlık yürütme gücüne sahip bulunuyorlardı. Ayrıca, demiryollarından daha iyi koşullar elde edebiliyor ve siyasette etkili olabiliyorlardı. John D.Rockefeller tarafından kurulmuş olan Standard Oil Company, en eski ve en güçlü anonim şirketlerden biriydi ve onu pamuk yağı, kurşun, şeker, tütün ve kauçukla ilgili diğer birleşimler hızla izledi. Kısa bir süre sonra, atak iş adamları kendileri için bireysel endüstri alanları belirlemeye başladılar. Başta Philip Armour ve Gustavus Swift olmak üzere, dört büyük et işleme şirketi bir sığır eti tröstü oluşturdular. Cyrus McCormick orak makinesi alanında egemenlik elde etti. 1904 yılında yapılan bir ankette, o güne kadar bağımsız konumdaki 5.000'den fazla işletmenin 300 dolayında tröst içinde toplanmış olduğu ortaya çıktı. Birleşme eğilimi, özellikle taşımacılık ve iletişimde olmak üzere, diğer iş alanlarında da görülüyordu. İletişimdeki büyük birleşmelerin en eskilerinden biri olan Western Union'u Bell Telephone System ve American Telephone and Telegraph Company izledi. Cornelius Vanderbilt 1860'larda, New York kenti ile yaklaşık 800 kilometre uzaktaki Buffalo'yu birleştiren 13 bireysel demiryolu şirketini tek çatı altında topladı. Bunu izleyen on yıl içinde, Illinois'in Chicago ve Michigan'ın Detroit kentlerine uzanan hatları da ele geçirerek, New York Central Railroad System'i yarattı. Aynı yıllarda başka birleşmeler de oluşturuldu ve kısa bir süre içinde ülkedeki belli başlı demiryolları, bir avuç insanın yönettiği ana hat sistemleri içinde toplandı. Bu yeni düzenin sinir merkezi konumuna gelen kentler, ülkedeki tüm enerjik ekonomi güçlerini kendilerinde odaklaştırdılar: çok büyük sermaye, ticaret ve para kuruluşları; yaygın demiryolu depo alanları; dumanları tüten fabrikalar ve el emekçileriyle hizmet personeli orduları. Kırsal alandan ve deniz aşırı ülkelerden insan çeken köyler neredeyse bir gece içinde kasabalara ve kasabalar da kentlere dönüştüler. 1830'larda her 15 kişiden biri, nufusu 8.000 ya da bunun üzerinde olan toplumlarda yaşarken, bu oran, 1860'ta yaklaşık altıda bire, 1890'da da onda üçe yükseldi. 1860'ta nüfusu bir milyonu aşan kent yoktu; 30 yıl sonra ise, New York birbuçuk milyon olmuş, Illinois'in Chicago ve Pennsylvania'nın Philadelphia kentleri de bir milyonu aşmıştı. Söz konusu otuz yıl içinde, Philadelphia ile Maryland'ın Baltimore kentlerinin nüfusları iki kat; Missouri'nin Kansas ve Michigan'ın Detroit kentlerinin nüfusları dört kat; Ohio'daki Cleveland kentinin nüfusu altı kat; Chicago'nun nüfusu on kat; Minnesota'nın Minneapolis, Nebraska'nın Omaha kentleri ile onlar gibi İç Savaş sırasında birer küçük köy olan pek çok kentin nüfusları elli kat ya da daha fazla arttı. DEMİRYOLLARI, DÜZENLEMELER VE GÜMRÜK TARİFELERİ Demiryolları, genişlemekte olan ülke için çok önemli bir konuma gelmiş ve demiryolu taşımacılığındaki uygunsuzluklar da çoğalmaya başlamıştı. Demiryolu şirketleri, çok mal taşıtan şirketlerin ödedikleri taşıma ücretinin bir kesimini iade ederek onlara indirim sağlıyor, bu da az mal taşıtan şirketlerin aleyhine oluyordu. Bazı demiryolu şirketleri de, mesafeye bakmaksızın, belirli şirketlere belirli noktalar arasında diğerlerine oranla daha yüksek keyfi tarifeler uyguluyorlardı. Bunun yanı sıra, birkaç demiryolu bağlantısı olan kentler arasındaki taşıma ücretleri, rekabet nedeniyle, daha düşük kalırken, tek hattın eriştiği kentler arasında aşırı taşıma ücretleri alınıyordu. Sonuçta, Chicago'dan 1.280 kilometre uzaktaki New York'a mal taşımak, birkaç yüz kilometre ötedeki yerlere taşımaktan daha ucuza geliyordu. Rakip şirketler, rekabetten kaçınmak için ortak hareket edip "havuz" yöntemi uyguluyorlar; yani, yük taşıma işlerini, önceden kararlaştırılmış bir plana göre dağıtıyor ve kazandıkları parayı ortak bir fonda topladıktan sonra aralarında paylaşıyorlardı. Halkın söz konusu uygulamalar karşısındaki tepkisi, eyaletleri bir takım düzenlemeler yapma çabasına yöneltti. Bu önlemlerin belirli bir etkisi görüldüyse de, sorun ulusal düzeyde olduğu için Kongre'nin harekete geçmesi gerekiyordu. Başkan Grover Cleveland, aşırı taşıma ücretlerini, havuz yöntemini, ücret iadelerini ve ayırımcı işlemleri yasaklayan Eyaletlerarası Ticaret Yasası'nı 1887'de imzaladı ve yasanın ihlalini önlemek amacıyla bir Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu (Interstate Commerce Commission -ICC) yarattı. Buna karşın, muhafazakar Yüksek Mahkeme'nin kararlarından yararlanan demiryolu şirketleri, Komisyon'un ilk yılları boyunca, düzenlemelere gidilmesi ve taşıma ücretlerinin düşürülmesine yönelik hemen hemen tüm çabaları boşa çıkarmayı başardılar. Cleveland aynı zamanda, olağanüstü bir savaş dönemi önlemi olarak konulmuş bulunan ve dönemin siyasal yaşamına egemen Cumhuriyetçi başkanlar tarafından kalıcı bir ulusal siyaset konumuna getirilen yüksek gümrük tarifeleriyle de savaşıyordu. Bir Demokrat olan Cleveland, aşırı yüksek gümrük tarifelerinin, hayat pahalılığının giderek bir yük haline gelmesinde ve tröstlerin hızla gelişmesinde büyük bir rol oynadığına inanıyordu. Gümrük tarifelerinin siyasal bir sorun oluşturmadığı uzun yıllardan sonra, Demokratlar 1880'de "sadece gelir sağlayacak bir tarife" uygulaması istediler ve kısa zamanda reform çağrıları yoğunlaştı. Bu çok tartışmalı konuya değinmemesi önerilerine kulak asmayan Cleveland, 1887'de Kongre'de yaptığı konuşmada, Amerikan endüstrisini yabancı rekabetten korumak için alınan önlemlerin getirildiği aşırı boyutları kınayarak ulusu şaşkına çevirdi. Gümrük tarifeleri sorunu 1888 başkanlık seçimleri kampanyasının temel konusu haline geldi ve Cumhuriyetçilerin korumacılığı savunan adayı Benjamin Harrison seçimi az bir farkla kazandı. Seçim kampanyası vaadlerini yerine getiren Harrison hükümeti 1890'da, kurulu endüstrileri korumaya ve "bebek endüstriler" denilen yeni kuruluşları güçlendirmeye yönelik McKinley gümrük tarifeleri yasasını kabul ettirdi. Yeni tarifenin getirdiği genel yüksek oranlar perakende fiyatlarının artmasına ve bunun da mutsuzluğu çoğaltmasına neden oldu. Bu dönemde, halkın tröstlere karşı duyduğu hoşnutsuzluk da arttı. 1880'ler boyunca Henry George ve Edward Bellamy gibi reformcuların büyük saldırılarına hedef olan dev boyutlu anonim şirketler, çok tartışılan bir siyasal konu haline geldi. Tekelleri kırmak amacıyla 1890'da kabul edilen Sherman Antitröst Yasası, eyaletlerarası ticareti zorlaştıracak her türlü birleşimi yasakladı ve ağır cezalar taşıyan çeşitli uygulama önlemleri getirdi. Belirsiz genellemelerle dolu olan yasa, kabulünden hemen sonra pek az etki yarattı. Buna karşın on yıl sonra, Theodore Rosevelt hükümeti sırasında etkili bir biçimde uygulandı ve başkana "tröst kırıcı" takma adının verilmesine neden oldu. TARIMDA DEVRİM Enüstride elde edilen çok büyük gelişmelere karşın, tarım ülkedeki temel iş alanı olmayı sürdürdü. İç Savaş sonrasında imalatta görülenle aynı zamanda oluşan tarım devrimiyle el işçiliğinden makineli çiftçiliğe ve geçime yönelik tarımdan ticari amaçlı tarıma dönüldü. 1860-1910 yılları arasında, Birleşik Devletlerdeki çiftlik sayısı üç kat artarak 2 milyondan 6 milyona yükseldi ve ekilen toprakların yüzölçümü de 160 milyon hektardan 352 milyon hektara çıkarak iki kattan fazla genişledi. 1860-1890 döneminde, Birleşik Devletler'de buğday, mısır ve pamuk gibi temel ürünlerden alınan verim, daha önce sağlanmış olanları çok geride bıraktı. Aynı dönemde, ülkenin nüfusu da iki kattan fazla çoğaldı ve en önemli büyüme kentlerde oluştu. Buna karşın Amerikan çiftçileri sadece ülke çalışanlarının ve ailelerinin gereksinimlerini karşılamaya yetecek kadar değil, giderek çoğalan oranda üretim fazlası yaratmaya elverişli ölçüde tahıl ve buğday ürünü aldılar, sığır ve domuz yetiştirdiler ve yün elde ettiler. Bu olağanüstü başarıda birkaç öğe etkili oldu. Birincisi Batı'ya yayılmaydı. İkincisi, tarımda makine kullanımıydı. 1800'lerin çiftçisi, elinde bir orak, günde bir hektarın yüzde yirmisi kadar bir arazideki buğdayı biçebilirdi. 30 yıl sonra, bir tırpan kullanarak bu oranı yüzde seksene çıkarabilirdi. 1840'ta ise Cyrus McCormick, yaklaşık on yıldır geliştirmeye çalıştığı garip bir makine olan orak makinesi sayesinde bir günde iki-iki buçuk hektarlık bir alanı biçerek bir mucize yarattı. Gelecek talebi önceden fark ederek batıya gitti ve yeni yeni gelişmekte olan Chicago kentinde bir fabrika kurup 1860'a kadar 250.000 orak makinesi sattı. Kısa bir sürede birbiri ardından yeni tarım makineleri geliştirildi: otomatik balya makinesi, dövücü ve biçici-dövücü ya da biçerdöver. Motorlu mibzerler, doğrayıcılar, kabuk soyucular, ayıklayıcılar, krema ayırıcılar, gübre serpiciler, patates ekiciler, ot kurutucular ve kuluçka makinelerine ek olarak yüzlerce yeni icat ortaya çıktı. Bilimin tarıma olan katkısı da makinelerinkinden az değildi. 1862'de kabul edilen, Bağışlanmış Arazili Kolejler'e (Land Grant College) ilişkin Morrill yasası uyarınca, tarım ve endüstri kolejleri kurulması amacıyla her eyalete kamu arazisi bağışları yapıldı. Bunlar, hem eğitim kurumları hem de bilimsel tarım alanında araştırma merkezleri olarak çalışacaktı. Kongre bunun ardından, ülkenin her yanında tarımsal deneme istasyonları kurulmasına yönelik ödenek ayırdı ve araştırmalar için doğrudan doğruya Tarım Bakanlığı'na para sağladı. Yeni yüzyıla girildiğinde, Birleşik Devletler'deki pek çok bilim adamı, çeşitli tarımsal projeler üzerinde çalışıyordu. İşin garip yanı, çiftçilerin verimliliğini arttırmalarına yol açan federal siyaset, sonuçta üretimi aşırı miktarlara eriştirdi, piyasada fiyatlar düştü ve çiftçilerin hevesleri kırıldı. Söz konusu bilim adamlarından biri olan Mark Carleton, Tarım Bakanlığı tarafından Rusya'ya gönderildi. Orada, bitki pasına ve kuraklığa dayanıklı bir kış buğdayı türü buldu ve ülkesine ihraç etti; günümüzde Birleşik Devletler'de yetiştirilen buğdayın yarısından fazlası bu türdendir. Bir başka bilim adamı olan Marion Dorset, üreticilerin çok korktuğu domuz kolerası ile başa çıktı; George Mohler adındaki bilim adamı da şap hastalığının önlenmesinde yardımcı oldu. Bir araştırmacı Kuzey Afrika'dan Kaffir mısırı, bir başkası da, Türkistan'dan sarı çiçekli alfalfa bitkisini getirdi. California'da Luther Burbank, yeni meyva ve sebze türleri geliştirdi; Wisconsin'de Stephen Babcock, sütteki yağ oranını belirleyecek bir deney geliştirdi; Alabama'daki Tuskegee Enstitüsü'nde, Afrika kökenli Amerikalı bilim adamı George Washington Carver, yer fıstığı, tatlı patates ve soya fasulyesine ilişkin yüzlerce yeni kullanım alanı buldu. BÖLÜNMÜŞ GÜNEY Güney, endüstri çekmek amacıyla 1880'lerde çok çaba gösterdi. Çelik, kereste, tütün ve dokuma endüsterilerinde gelişme sağlamaları için yatırımcılara büyük teşvik önlemleri vaadinde bulunuldu. Yine de, Güney'in ulusal endüstri tabanında 1900'deki payı yaklaşık 1860 yılı düzeyinde kaldı. Buna ek olarak, bu endüstrileşme atağının bedeli yüksekti; Güney'deki fabrika kentlerinde çocuk işçiliği çok yayıldı. İç Savaş'tan otuz yıl sonra da Güney, genelde yoksul, büyük ölçüde tarıma dayalı ve ekonomik açıdan bağımlıydı. Toplumu, siyahlarla beyazlar arasında kesin bir ayırım uyguluyor ve sık sık yinelenen ırkçı şiddete göz yumuyordu. Washington hükümetindeki üyeleri aracılığıyla Yeniden Yapılanma'ya karşı koymuş olan uzlaşmaz Güneyliler, beyazların üstünlüğünü sürdürmede eyaletin etkinliğini sağlayacak yollar buluyorlardı. 1870'lerden başlayarak, ulusal güçle eyaletlerin gücü arasında uygun bir dengenin korunmasına ilişkin geleneksel muhafazakar görüşleri destekleyen belirli Yüksek Mahkeme kararları da bu gibi Güneylilerin iddialarına kuvvet kazandırıyordu. Yüksek Mahkeme 1873'te, vatandaşların haklarının azaltılamayacağına ilişkin 14. Anayasa Değişikliği'nin, Afrikalı-Amerikalıları eyaletin gücüne karşı koruyacak yeni ayrıcalıklar ya da bağışıklıklar getirmediği sonucuna vardı. Buna ek olarak, 1883'te, 14. Değişikliğin, eyaletlerin aksine, bireylerin ayırımcılık yapmalarını engellemediğine karar verdi. Mahkeme, 1896 tarihli Plessy-Ferguson davasında, trenler ve lokantalar gibi kamuya açık yerlerde Afrikalı Amerikalılara "ayrı ama eşit" hizmet verilmesinin onların haklarını ihlal etmediği sonucuna vardı. Irksal ayırımcılık ilkesi kısa zamanda demiryollarından lokantalara, otellere, hastahanelere ve okullara kadar, Güney'deki yaşamın her alanına yayıldı. Ayrıca, yasalarla ayrılmamış olan her yaşam alanı, gelenekler ve uygulamalarla ayrılıyordu. Yaygın ayırımcılıkla karşı karşıya kalan pek çok Afrikalı Amerikalı, onlara, alçak gönüllü ekonomik amaçlara yönelmelerini ve geçici toplumsal ayırımı kabul etmelerini önermiş bulunan ve XIX. yüzyılın sonları ile XX. yüzyılın başları arasındaki en önde gelen siyah lider olan Booker T.Washington'un programını destekliyorlardı. Afrikalı-Amerikalı aydın W.E.B.DuBois'in önderlik ettiği diğer bazıları ise, ırkçılığa siyasal hareketlerle karşı çıkmak istiyorlardı; fakat, suç ortaklığı yapan iki büyük parti, ırksal adalet çağrıları pek az destek buldu ve Güney'deki ayırımcı yasalar XX. yüzyılın ikinci yarısına kadar alışılagelmiş bir görünüm oluşturdu. SON SINIR BÖLGESİ 1865'te sınır çizgisi genellikle Mississippi Nehri kıyısındaki eyaletlerin batı kenarlarını izler; Kansas ve Nebraska'nın doğu kesimlerini içine alacak biçimde genişlerdi. Öncü çiftliklerin oluşturduğu bu ince çizginin ötesinde, Rocky Dağları'nın eteklerine kadar çayırlar ve çalılık topraklar uzanırdı. Bunun ötesinde, yaklaşık 1.600 kilometre boyunca, çoğu altın, gümüş ve diğer maden cevherleriyle dolu sıra dağlar yükselirdi. Onlardan sonra, kıyı bölgelerindeki ormanlık dağlara ve Büyük Okyanus'a doğru düzlükler ve çöller yayılırdı. Söz konusu geniş iç kesimlerde, California'daki yerleşilmiş bölgelerin ve uzak ve dağınık küçük yerleşim birimlerinin dışında, Kızılderililer yaşardı: Bunlar arasında, Sioux, Blackfoot, Pawnee ve Cheyenne gibi Büyük Düzlükler kabileleri ve Apache, Navajo ve Hopi kabilelerini de içeren Güneybatı Kızılderilileri vardı. Sadece yirmi beş yıl içinde bu geniş bölgenin hemen hemen tümü eyaletlere ve yerleşim bölgelerine bölündü. Madenciler sıra dağları karış karış dolaşmışlar, maden kuyuları açmışlar ve Nevada, Montana ve Colorado'da küçük topluluklar oluşturmuşlardı. Uçsuz bucaksız çayırlardan yararlanan sığır yetiştiricileri, Texas'tan Mississippi Nehri'nin yukarılarına kadar uzanan geniş araziyi parsellemişlerdi. Koyun yetiştiricileri, vadilere ve dağ yamaçlarına yerleşmişlerdi. Çiftçiler de, düzlükleri ve vadileri sürmeye başlamışlar ve Doğu ile Batı arasındaki boşluğu doldurmuşlardı. 1890'a gelindiğinde sınır bölgesi ortadan kalkmıştı. Araziyi işgal edip işletmek isteyen vatandaşlara 64 hektar genişliğinde bedava çiftlikler bağışlanmasını öngören 1862 tarihli Yerleşim Yasası teşvik edici bir etki yarattı. İşin kötü yanı, geleceğin çiftçilerine dağıtılan topraklar çiftçilikten daha çok hayvan yetiştiriciliğine elverişliydi ve 1880 yılına gelindiğinde, 22.400.000 hektar genişliğinde "bedava" toprak ya sığır yetiştiricilerinin ya da demiryolu şirketlerinin eline geçmiş bulunuyordu. 1862'de Kongre, Union Pacific Railroad demiryolu şirketine imtiyaz verilmesini de onayladı ve şirket, çoğunlukla eski askerleri ve İrlandalı göçmenleri çalıştırarak, Iowa'nın Council Bluffs kasabasından batıya doğru hat döşemeye başladı. Aynı zamanda, Central Pacific Railroad demiryolu şirketi de, büyük ölçüde Çinli göçmen işçilere dayanarak, Californiaaki Sacramento kentinden doğuya doğru ilerliyordu. İki hattın durmadan ilerleyip en sonunda 10 Mayıs 1869'da Utah'taki Promontory Point mevkiinde birleşmesi tüm ülkeyi heyecanlandırdı. İki okyanus arasında aylarca süren zorlu yolculuk süresi yaklaşık altı güne indirilmişti. Kıta üzerindeki demiryolu ağı sürekli gelişti. 1884'te, orta Mississippi Vadisi bölgesini Büyük Okyanus'a bağlayan dört büyük demiryolu hattı kurulmuş bulunuyordu. 1848'de California'da, on yıl sonra da Colorado ve Nevada'da, 1860'larda Montana ve Wyoming'de ve 1870'lerde de Dakota Kızılderilileri bölgesinin Black Hills kesiminde altın bulunması üzerine, Uzak Batı'ya doğru ilk büyük nüfus akını bölgedeki dağlara yöneldi. Madenciler bölgeye yayıldılar, toplumlar kurdular ve daha kalıcı yerleşimlerin temellerini attılar. Bazı yerleşimciler, dağları delik deşik ettikleri sırada, bölgenin çiftçilik yapmaya ve hayvan yetiştirmeye elverişli olduğunu anladılar. Belirli toplumlar hemen hemen sadece madenciliğe bağlı kaldılarsa da, Montana, Colorado, Wyoming, Idaho ve California'nın gerçek zenginliğinin ot ve toprakta olduğu ortaya çıktı. Texas'ta uzun süredir önemli bir endüstri olan sığır yetiştirmeciliği, atılımcı kişilerin eyalete özgü "longhorn" türü sığırları açık kamu arazisinden geçirip kuzeye götürmeye başlamaları üzerine, İç Savaş sonrasında büyük ölçüde gelişti. Yol boyunca otlayan sığırlar, Kansas'taki demiryolu yükleme noktalarına geldiklerinde, yol çıktıkları günkünden daha çok büyümüş ve semirmiş oluyorlardı. Bu "uzun sevkiyat" yöntemi kısa zamanda olağan bir konuma geldi ve anılan güzergah kuzeye götürülen sığır sürüleriyle doldu. Sığır yetiştirmeciliği Missouri bölgesini aştı ve Colorado, Wyoming, Kansas, Nebraska eyaletleriyle Dakota arazisinde büyük hayvan üretme çiftlikleri ortaya çıktı. Batı'daki kentler de hayvan kesme ve kasaplık et hazırlama merkezleri olarak gelişti. Göze hoş görünen "kovboy"un baş rolü oynadığı büyük hayvan üretme çiftlikleri, yeni ve renkli bir yaşam biçimi oluşturdu. Gerçek kovboy yaşamı, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları yüzünden romantik olmaktan çok uzaktı; yine de, 1870'lerin ucuz romanları ile XX. yüzyılın sonlarında da John Wayne ve Clint Eastwood'un filmleri sayesinde, Amerikalıların gözündeki mitolojik etkisini sürdürmektedir. 1866-1888 arasında toplam olarak yaklaşık altı milyon baş sığır, kışı geçirmeleri için Texas'tan yola çıkarılıp Colorado, Wyoming ve Montana'nın yaylalarına götürüldü. Sığır yetiştiriciliği 1885'te en verimli noktasına erişti ve on yıldan sonra meralar aşırı otlatma yüzünden uzun sevkiyatı destekleyemez duruma düştü ve bölge demiryolu hatlarıyla dolup taşmaya başladı. Sığır yetiştiricisinin hemen ardından, çiftçilerin ailelerini taşıyan üstü örtülü arabaları, yük taşıyan atları, inekleri ve domuzları gelmeye başladı. Çiftçiler, Yerleşim Yasası uyarınca topraklarının sınırlarını belirlediler ve onları yeni icat edilmiş olan dikenli tellerle çevirdiler. Yasal tapuları olmayan sığır yetiştiricileri, daha önce başıboş dolaştıkları topraklardan sürüldüler. Kısa süre sonra da romantik "Vahşi Batı" yok oldu gitti. KIZILDERİLİLERİN ACINACAK YAŞAMLARI Madencilerin, sığır yetiştiricilerin ve yerleşimcilerin düzlüklere ve dağlara yayılmaları, Doğu'da olduğu gibi Batı'da da Kızılderililerle çatışmalara girilmesine yol açtı. Büyük Havza'daki (Great Basin) Utelerden Idaho'daki Nez Percelere kadar pek çok Kızılderili kabilesi, zaman zaman beyazlarla savaştı; fakat, Kuzey Düzlükleri'ndeki Siouxlarla Güneybatı'daki Apacheler, sınırın genişlemesi karşısında en çarpıcı direnmeyi sergilediler. Red Cloud ve Crazy Horse gibi yaratıcı önderlerin yönettiği Siouxlar, özellikle süratli atlı savaş konusunda yetenekliydiler. Çöllerdeki ve büyük vadilerdeki yerleşim bölgelerinde yaşayan Apacheler de aynı oranda savaşma ve gizlenme becerisi sergilediler. Düzlük Kızılderilileri ile çatışma, Siouxların 1862'de beyazlara karşı bir katliam gerçekleştirmeleriyle başladı ve İç savaş boyunca sürdü. 1876'da, Dakota'daki altına hücum hareketinin Black Hills bölgesine yayılması üzerine son ciddi Sioux savaşı patlak verdi. Ordunun, madencileri Siouxların avlanma alanlarından uzak tutması gerektiği halde, Kızılderililerin arazilerini korumak için pek bir şey yapılmadı. Buna karşın, antlaşma ile tanınmış hakları uyarınca bölgede avlanan guruplara karşı harekete geçmesi istenilince, Ordu büyük bir hevesle saldırdı. 1876'da birkaç sonuçsuz karşılaşmadan sonra General George Custer, Siouxlarla müttefiklerinin Little Big Horn Nehri kıyısındaki merkez kamplarını buldu. Ana kuvvetlerden ayrı düşen Custer ve adamları tümüyle yok edildiler. Daha sonra 1890'da, South Dakota'daki Wounded Knee bölgesinde bulunan Kuzeyli Siouxlara ayrılmış özel yerleşim biriminde (reservation) yapılmakta olan bir hayalet dansı ayini ayaklanmaya yol açtı ve yüzlerce Sioux kadın, erkek ve çocuk katledildi. Buna karşın, sözkonusu olaydan çok daha önce, 1870'i izleyen on yıl içinde, mandaların (buffalo) ayırım gözetilmeksizin hemen hemen yok olacak derecede avlanması yüzünden Düzlük Kızılderililerinin yaşamları berbat bir konuma gelmişti. Bu arada, Güneybatı'daki Apache savaşları, son önemli reis olan Geronimo ele geçirilinceye kadar sürdü. Hükümetin Monroe hükümeti günlerinden beri güttüğü siyaset, Kızılderilileri beyazların sınırlarının ötesine sürmek olmuştu; fakat, kaçınılmaz olarak, ayrılmış yerleşim birimleri giderek küçüldü ve kalabalıklaştı ve Hükümet'in Kızılderililere karşı davranışı yoğun biçimde eleştirilmeye başlandı. Sözgelimi, Batı'da yaşayan bir Doğulu olan Helen Hunt Jackson 1881'de, Kızılderililerin acınacak yaşamlarını romanlaştıran ve ülkede büyük vicdan azabı yaratan Onursuzluk Yüzyılı adlı bir kitap yazdı. Reformcuların çoğunluğu, Kızılderililerin başat kültür içinde asimile edilmeleri gerektiğine inanıyorlardı. Federal hükümet, Pennsylvania'nın Carlisle kentinde, Kızılderili gençlere beyazların değerlerini ve inançlarını aşılamak amacıyla bir okul bile kurmuştu. (ABD'de yetişmiş en iyi atlet olduğuna inanılan Kızılderili Jim Thorpe, XX. yüzyıl başlarında bu okulda üne kavuşmuştur.) 1887 tarihli Dawes Yasası, ABD'nin Kızılderili politikasını tersine çevirdi ve kabile arazisinin bölünüp her aile reisine 65 hektar toprak ayrılması amacıyla başkana yetki verdi. Dağıtılan arazi 25 yıl boyunca hükümetin güvencesi altında kalacak ve bu sürenin sonunda arazi sahibine tapu ve vatandaşlık verilecekti. Böylece dağıtılmayan topraklarsa yerleşimcilere satılacaktı. Anılan yasa çok iyi niyetlerle hazırlanmış olmasına karşın, geniş Kızılderili topraklarının yağmalanmasına yol açtığı için felaketle sonuçlandı. Ayrıca, kabilelerin toplumsal örgütlenmesini karıştırması nedeniyle, geleneksel kültürü daha da çok bozdu. 1934'te ABD politikası, ayrılmış yerleşim birimlerindeki kabilesel ve toplumsal yaşamı koruma çabası güden Kızılderililerin Yeniden Örgütlenmeleri Yasası ile bir kez daha tersine çevrildi. KARARSIZ İMPARATORLUK Birleşik Devletler, XIX. yüzyılın son on yılı içinde, etkisinin ve zaman zaman da topraklarının Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus'un uzak noktalarına ve Orta Amerika'ya yayıldığı bir imparatorluğu genişletme dönemi yaşadı; ancak, Birleşik Devletler, Avrupa imparatorluklarına karşı yürüttüğü tarihsel savaşı ve benzersiz demokratik gelişmesi nedeniyle, Avrupalı rakiplerinden daha değişik bir yöntem izledi. XIX. yüzyılın sonlarındaki Amerikan yayılmacılığının çeşitli nedenleri vardı. Anılan yıllar, uluslararası alanda, Avrupalı güçlerin yeni rakipleri Japonya'nın yanı sıra Afrika'yı bölüşmek için yarıştıkları ve Asya'da ticari etkilerini arttırma rekabeti içinde oldukları bir imparatorluk çılgınlığını simgeliyordu. Aralarında Theodore Roosevelt, Henry Cabot Lodge ve Elihu Root gibi etkili kişilerin de bulunduğu çok sayıda Amerikalı, Birleşik Devletler'in de, kendi çıkarlarını güvence altına almak için, ekonomik etkinlik bölgelerine sahip olması gerektiğini düşünüyorlardı. Ülkenin ekonomik ve siyasal güvenliğinin sağlanmasına temel olarak büyük bir filonun oluşturulması ve denizaşırı limanlar ağı kurulması çağrısında bulunan güçlü bir donanma lobisi de bu görüşleri destekliyordu. Daha genel açıdan, Amerika'nın kıtadaki genişlemesini haklı göstermek amacıyla ilk kez ortaya atılmış bulunan "alın yazısı" kuramı, şimdi de, Birleşik Devletler'in etkisini ve uygarlığını Batı Yarıküresi'ne ve Antillere olduğu kadar Büyük Okyanus'un ötesine de yayma hakkı ve görevi olduğunu vurgulamak için yeniden canlandırılmıştı. Aynı zamanda, Kuzeyli Demokratların ve reform yanlısı Cumhuriyetçilerin oluşturduğu imparatorluk karşıtı çeşitli koalisyonların muhalefeti de gücünü ve sürekliliğini koruyordu. Bunun sonucu olarak, bir Amerikan imparatorluğu kurma çabaları bölük pörçük ve kararsız bir biçimde yürüyor ve koloni yönetimleri de çok kez siyasal kontrolü ele geçirmekten çok, ticaretle ve ekonomik sorunlarla ilgileniyorlardı. Amerika'nın kıtasal sınırları dışındaki ilk atılımı, az sayıda Inuit ve diğer yerli halkın yaşadığı Alaska'yı 1867'de Ruslardan satın almak oldu. Pek çok Amerikalı, Dışişleri Bakanı William Seward'ın bu girişimine ilgisiz kalmış ya da bunu öfkeyle karşılamış ve Alaska'dan, yaygın bir biçimde, "Seward'ın Yanılgısı" ve "Seward'ın Buzdolabı" olarak söz etmiştir. Buna karşın, 30 yıl sonra Alaska'nın Klondike Nehri'nde altın keşfedilmesi üzerine binlerce Amerikalı kuzeye taşınmış ve pek çoğu da orada kalıcı olarak yerleşmiştir. Alaska, 1959'da 49. ve Texas'ın unvanını elinden alarak en büyük eyalet olmuştur. 1898'de patlayan İspanya-Amerika savaşı, Amerikan tarihinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Savaşın sona ermesinden birkaç yıl sonra, Birleşik Devletler, Antil Denizi'ndeki adaları, Büyük Okyanus'un orta kesimi ve Asya kıtasına yakın kesimi kontrol ediyor ya da oralarda etkisini gösteriyordu. 1890'lara gelindiğinde, İspanya'nın Yeni Dünya'daki büyük imparatorluğundan geriye sadece Küba ve Portoriko kalmış bulunuyor, Filipin Adaları da Büyük Okyanus'taki İspanyol gücünün merkezini oluşturuyordu. Savaşın çıkmasının üç temel kaynağı vardı: halkın katı İspanyol yönetimine karşısı düşmanlık duyması; Amerika'nın bağımsızlık taleplerine hoşgörüyle bakması; Birleşik Devletler'de, bir parça da, "aşırı milliyetçi" olan ve heyecan yaratan basının teşvikiyle, yeni bir ulusal güven duygusunun ortaya çıkması. Küba'da ana ülkenin baskılarına karşı gitttikçe büyüyen öfke, 1859'da bir bağımsızlık savaşının patlamasına neden oldu. Birleşik Devletler, ayaklanmanın gelişmesini giderek artan bir kaygıyla izledi. Amerikalıların çoğu Kübalılara yakınlık duyuyorlardı; fakat, Başkan Cleveland tarafsızlığını korumaya kararlı bulunuyordu. Buna karşın, üç yıl sonra, McKinley hükümeti işbaşında bulunduğu sırada, ABD savaş Gemisi Maine, Havana limanında demirli olduğu sırada, günümüzde bile açıklığa kavuşmamış nedenlerle, tahrip edildi. 250'den çok denizci öldü ve ülkeye, heyecan yaratan gazete haberlerinin de şiddetlendirdiği büyük bir öfke dalgası yayıldı. McKinley, bir süre barışı korumaya çalıştıysa da, birkaç ay sonra, gecikmenin yararsız olduğu düşüncesiyle, askeri müdahale önerisinde bulundu. İspanya ile savaş kısa sürdü ve kesin sonuç doğurdu. Savaşın sürdüğü dört ay boyunca, Amerikalılar hiçbir önemli yenilgiye uğramadılar. Savaşın ilanından bir hafta sonra, o sırada Hong Kong'da bulunan Tuğamiral George Dewey, altı gemiden oluşan bir küçük filo ile Filipinler'e hareket etti. Orada üslenmiş olan İspanyol filosunun Amerikan sularına girmesini önlemekle görevlendirilmişti. Tüm İspanyol filosunu demirlemiş durumda yakaladı ve bir tek Amerikalı yaşamını yitirmeden filoyu tahrip etti. Bu sırada, Küba'da Santiago yakınlarına çıkarma yapan birlikler, birkaç kısa çatışmadan sonra limanı ateşe tuttular. Santiago Körfezi'nden denize açılan dört İspanyol zırhlısı, birkaç saat içinde hurdaya döndü. Santiago'nun düştüğü haberi gelince, Boston'dan San Francisco'ya kadar tüm limanlarda sirenler çalındı ve bayraklar açıldı. Gazetelerin Küba'ya ve Filipinler'e gönderdikleri muhabirler, ulusun yeni kahramanlarının ününü dünyaya ilan ettiler. Bu kahramanların başında, Manila'da ün kazanmış olan George Dewey ile donanma bakanı yardımcılığından istifa edip "Rough Riders" (Sert Süvariler) adını verdiği bir gönüllüler alayının başında Küba'ya giden Theodore Roosevelt geliyordu. İspanya kısa bir süre sonra barış talebinde bulundu ve 10 Aralık 1898'de imzalanan antlaşma uyarınca Küba, bağımsızlığa kavuşuncaya kadar geçici olarak işgal altında kalmak üzere, Amerika'ya devredildi. İspanya, buna ek olarak, Portoriko ile Guam'ı savaş tazminatı olarak ve Flipinler'i de 20 milyon dolar karşılığında terk etti. Denizaşırı topraklara sahip olmak Birleşik Devletler için yeni bir deneyim oluşturuyordu. Bu nedenle de tüm yeni topraklar, o güne kadar hiç bilmedikleri bir demokratik kendi kendini yönetme sistemi oluşturmaya teşvik edildiler. Yine de Birleşik Devletler, işgalin ilk on yılı içinde Filipinler'de ortaya çıkan bir silahlı bağımsızlık hareketini bastırınca, alışılagelen kolonici rolünü yüklenmiş oldu. Filipinler, 1916'da yasama organının her iki meclisini de seçme hakkını elde etti ve 1936'da, büyük ölçüde özerk bir Filipin Topluluğu kuruldu. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1946'da adalar tam bağımsızlık kazandı. Buna karşın, Amerika'nın Büyük Okyanus bölgesindeki varlığı Filipinlerle sınırlı kalmadı. İspanya-Amerika Savaşı'nın yapıldığı yıl içinde, Hawaii Adaları ile de yeni bir ilişki başlatıldı. Hawaii ile bundan önceki temaslar, genelde misyonerler ve gelip geçici tüccarlar aracılığıyla yürütülmekteydi. 1865'ten sonra ise Amerikalılar, adaların temel kaynağı olan şeker kamışı ve ananas ürünlerini geliştirmeye başladılar. Krallık yönetimi 1893'te, yabancıların etkisini sona erdirmeye niyetli olduğunu bildirince, Amerikan iş adamları etkili Hawaiililerle işbirliği yaparak yeni bir hükümet oluşturdular ve bu hükümet de Amerika'ya katılmak istediğini açıkladı. Birleşik Devletler'de, Amerikan askerlerinin kullanılmasına ve koloni yönetimi görüşüne karşı yaygın protestolarda bulunulması üzerine, başlangıçta Başkan Grover Cleveland ve Kongre katılmayı reddetmeye ikna olundular; fakat Kongre, İspanya-Amerika Savaşı'nın yarattığı büyük milliyetçilik dalgası karşısında Temmuz 1898'de adaların katılmasını büyük bir oy çokluğuyla onayladı ve böylelikle de Pearl Harbor'da önemli bir donanma üssü kazanıldı. Hawaii, 1959'da Birlik'in 50. eyaleti oldu. Küba, Amerikan birliklerinin ayrılması üzerine 1902'de kağıt üzerinde bağımsızlık kazandı. Buna karşın, Birleşik Devletler, kamu düzenini sağlamak amacıyla müdahale hakkını saklı tuttu ve 1934'te vaz geçinceye kadar, bu hakkını üç kez kullandı. Küba tam bağımsızlığını elde etmekle birlikte, Amerika'nın ekonomik ve siyasal etkisi 1959'a kadar güçlü bir biçimde sürdü ve o yıl, Fidel Castro, hükümeti devirerek Sovyetler Birliği ile yakın bağları olan Marksist bir rejim kurdu. Küba'nın doğusundaki bir ada olan Portoriko da, Küba ve Filipinler'inkine benzer bir acemilik dönemi geçirdi. ABD Kongresi 1917'de Portorikolulara tüm meclis üyelerini seçme hakkı tanıdı ise de, aynı yasa adaya yeni bir yol çizdi, Küba'yı resmen bir Amerika toprağı yaptı ve daha da önemlisi, halkına Amerikan vatandaşlığı verdi. Kongre 1950'de Portoriko'ya geleceğini özgürce kararlaştırma hakkı tanıdı. Halk, 1952'de yapılan referandumda, hem vatandaşlığı hem de bağımsızlığı reddetti; bunun yerine, topluluk statüsü almayı seçti. Çok sayıda Portorikolu, özgürce gidip gelebildikleri kıtada yerleşmiş olup diğer Birleşik Devletler vatandaşlarının sahip bulundukları tüm siyasal hakları ve vatandaşlık haklarını elde etmişlerdir. KANAL VE AMERİKALAR İspanya ile yapılan savaş, Amerika'nın, Panama kıstağını geçerek iki büyük okyanusu birleştirecek bir kanal yapılmasına yönelik ilgisini yeniden canlandırdı. Dünya ticaretinde ağırlığı bulunan ülkeler, böyle bir kanalın deniz ticareti açısından çok yararlı olacağının uzun süredir farkındaydılar: gerçekten de, Fransa, XIX. yüzyılın sonlarında böyle bir kanalı kazmaya başlamış; ancak, güçlükler yüzünden çalışmaları durdurmuştu. Artık hem Antil Denizi'nde hem de Büyük Okyanus'ta büyük bir güç konumuna erişmiş olan Birleşik Devletler, gerektiğinde savaş gemilerini bir okyanustan diğerine aktaracak bir kanalın askeri açıdan gerekli olduğunu anlıyordu. XIX. yüzyılın sonlarında, günümüzde Panama olan bölge Kolombiya'nın bir iliydi. Kolombiya meclisi 1903'te, Birleşik Devletler'e bir kanal açma ve işletme hakkı tanıyan antlaşmayı onaylamayı reddedince, bir gurup sabırsız Panamalı, ABD Deniz Piyadeleri'nin de desteğiyle, bir ayaklanma başlattı ve Panama'nın Kolombiya'dan bağımsız olduğunu ilan etti. Yeni devlet, Başkan Theodore Roosevelt tarafından hemen tanındı. Aynı yıl Kasım ayında imzalanan bir anlaşma uyarınca Panama, Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus arasında 16 kilometre genişliğinde bir arazi şeridini, 10 milyon dolar peşinat ve yılda 250.000 dolar kira karşılığında sonsuza kadar kiraladı. Daha sonra Kolombiya'ya kısmi tazminat olarak 25 milyon dolar ödendi. (75 yıl sonra iki ülke arasında yapılan bir antlaşma uyarınca, Kanal 1 Ocak 2000'de yeniden Panama'ya devredildi.) notu: Bu cümledeki güncelleştirme tarafımdan yapılmıştır. Kanal'ın 1914 yılında tamamlanması, Albay George W.Goethals'ın yönetiminde elde edilen büyük bir mühendislik zaferi oldu; tropikal bir ormanda sıtma ve sarı hummanın üstesinden gelinmesi de olağanüstü bir koruyucu hekimlik başarısı oluşturdu. Birleşik Devletler, Latin Amerika'nın diğer bölgelerinde, düzensiz bir dizi müdahale gerçekleştirdi. Sözgelimi 1900-1920 arasında Birleşik Devletler altı Batı Yarıküresi ülkesine müdahale etti, Haiti ve Dominik Cumhuriyeti'nde protektoralar kurdu, ve Nikaragua'da da zaman zaman ABD Deniz Piyadeleri bulundurdu. Birleşik Devletler 1867'de Fransa'ya baskı yaparak, Meksika'da İmparator Maximillian'ı destekleyen askeri birliklerini geri çekmesini sağladı. Bundan yarım yüzyıl sonra ise, Meksika devrimini etkilemek için şanssız bir askeri girişimde bulunan Birleşik Devletler, asi kanun kaçağı Francisco "Pancho" Villa'yı yakalamak için ülkenin kuzey kesimine 11.000 asker gönderdiyse de bunda başarılı olamadı. Birleşik Devletler aynı yıllarda, Amerikalar'da (Kuzey ve Güney Amerika kıtaları) yaşayan uluslar arasında kurumlaşmış bir işbirliği temelinin atılmasında da önemli rol oynadı. Dışişleri Bakanı James G.Blaine 1889'da, Batı Yarıküresi'ndeki 21 bağımsız ülkenin, anlaşmazlıkları barışçı yoldan çözümlemek ve ekonomik bağları güçlendirmek amacıyla kurulacak bir örgüte katılmalarını önerdi. 1890'da yapılan birinci Pan-Amerikan konferansı sırasında, ilk yıllarda Pan-Amerikan Birliği ve günümüzde ise Amerikan Devletleri Örgütü (Organization of American States – OAS) olarak bilinen bir daimi kuruluş oluşturuldu. Buna ek olarak, daha sonra iş başına gelen Herbert Hoover ve Franklin D.Roosevelt hükümetleri, ABD'nin Latin Amerika'ya müdahale hakkını reddeti. Özellikle Roosevelt'in 1930'larda uyguladığı İyi Komşuluk Siyaseti, Birleşik Devletler'le Latin Amerika arasındaki gerilimi ortadan kaldırmamakla birlikte, ABD'nin daha önceki müdahalelerinin ve tek yanlı hareketlerinin yarattığı düşmanlık duygularının azalmasına yardımcı oldu. BİRLEŞİK DEVLETLER VE ASYA Filipinler'de yeni yeni egemenlik kurmuş ve Hawaii'de de tümüyle yerleşmiş olan Birleşik Devletler, XIX. yüzyılın sonlarında, Çin'le hareketli bir ticaret yapmayı kuvvetle umuyordu. Buna karşın, Çin Japonya tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra (1894-1895), çeşitli Avrupa ülkeleri orada deniz üsleri kurmuş, arazi kiralamış ve etki alanları oluşturmuşlardı. Ayrıca, tekelci ticari haklar elde etmelerinin yanı sıra, demiryolu yapımı ve maden çıkarma alanlarında yatırım yapmak için özel ödünler sağlamışlardı. Amerikan hükümeti, Asya ile ilk kez diplomatik ilişki kurduğu günlerde, tüm ülkelere eşit ticari ayrıcalıklar uygulanması konusunda her zaman ısrar etmişti. Buna karşın, Amerikan dış siyasetinde güdülen idealizm ile Uzak Doğu'da Avrupa imparatorluklarıyla rekabet etme arzusu birbiriyle çatışıyordu. Dışişleri Bakanı John Hay Eylül 1899'da ilgili devletlere, Çin'de tüm ülkeleri kapsayacak "Açık Kapı" doktrinini başlatan birer nota gönderdi. Bu doktrine göre, söz konusu ülkelerin kontrolü altındaki kesimlerde, eşit gümrük tarifelerini, liman ücretlerini ve demiryolu navlunlarını da içeren eşit ticaret fırsatı sağlanacaktı. "Açık Kapı", idealist yapısına karşın, temelde, Çinlilerden koloni hakları koparılmadan da kolonicilik çıkarları sağlayacak bir diplomatik manevraydı. Çinliler, 1900 yılında patlak veren Boxer İsyanı sırasında yabancılara saldırdılar. Asiler Haziran'da Peiping'i (Beijing) ele geçirdiler ve oradaki yabancı temsilciliklere hücum ettiler. Hay, Çin'in toprak ve yönetim haklarına ya da Açık Kapı siyasetine karşı oluşacak herhangi bir huzursuzluğa Birleşik Devletler'in karşı koyacağını, Avrupa devletlerine hemen bildirdi. İsyan bastırıldıktan sonra, Hay, Amerika'nın programını uygulamak ve Çin'i ezici tazminat ödemekten kurtarmak için tüm becerisini kullandı. Buna karşın, Ekim ayında Büyük Britanya ve Almanya, Açık Kapı siyasetine bağlı kalacaklarını ve yabancı ülkelerin egemenliği altında kalsa bile, Çin'in bağımsızlığına saygı göstereceklerini bir kez daha açıkladılar ve kısa zamanda onları diğer ülkeler izledi. Başkan Theodore Roosevelt 1907'de, Amerikan işçi çevrelerinin rekabete karşı korkularını göz önüne alarak, Birleşik Devletler'e olan işçi göçünü geçici olarak askıya alma konusunda Japon Hükümeti'ni ikna etti. Bunun dışında, Amerika'nın Japonya ile ilişkileri, XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyılın ortalarına kadar geçen sürede, genel olarak içtenlikle ve olaysız bir biçimde yürütüldü. Görülen tek olağan dışı gelişme, 1904-1905 Rus-Japon savaşı sırasında Başkan Roosevelt'in arabuluculuk yapması ve Japonlara karşı Rusya ile işbirliğine girmemeleri için Almanya ile Fransa'yı uyarması oldu. Roosevelt, bir çözüm sağlamaya yönelik çabaları nedeniyle, 1906 Nobel Barış Ödülü'nün sahibi oldu. Kaynak: http://ankara.usembassy.gov

İlgili konuları ara


Görüşler

Bu konuda henüz görüş yazılmamış.
Gürüş/yorum alanı gerekli.
Markdown kodları kullanılabilir.