İbni Haldun

1332-1406 yılları arasında ya­şamış ünlü İslam tarihçisi ve düşünürü. Temel eseri Mukaddime olan İbni Haldun, bir tarihçi olarak, deneyime, gözleme daya­nan, konusu kültür varlıkları ve toplumsal yaşam olan, toplumun geçimini, kültür aşa­malarını, iç yapısını, geçirdiği değişim ve dönemleri inceleyen bilim olarak tanımladı­ğı tarih biliminde, önemli bir kilometre taşı oluşturur.

İbni Haldun

1332-1406 yılları arasında ya­şamış ünlü İslam tarihçisi ve düşünürü. Temel eseri Mukaddime olan İbni Haldun, bir tarihçi olarak, deneyime, gözleme daya­nan, konusu kültür varlıkları ve toplumsal yaşam olan, toplumun geçimini, kültür aşa­malarını, iç yapısını, geçirdiği değişim ve dönemleri inceleyen bilim olarak tanımladı­ğı tarih biliminde, önemli bir kilometre taşı oluşturur.

İnsanın alışkanlıklarının, doğuştan getir­meyip, sonradan kazandıklarının ifadesi ol­duğunu, aynı şekilde toplumların ve kavim­lerin bir karakteri varsa, bu karakterin de onların alışkanlıkları ve kazandıklarının eseri olduğunu ve dolayısıyla, geleneklerin, adetlerin in-san doğasını değiştirdiğini sa­vunan İbni Haldun, toplumu ve uygarlığı in­celemek için, İnsan toplumuna etki eden ol­guların nedenlerini aramak gerektiğini belirtmiştir. Temel ve açıklayıcı ilkeyi İnsan toplumunun şekil değiştirmesinde arayan İbni Haldun, İnsan toplumunun öz oldu­ğunu ve bu özün ilineklerinin türlü toplum kategorilerini meydana getirdiğini öne sür­müştür.

İbni Haldun’a göre, 1- Bilimler ve sanatlar İnsanı hayvanlardan ayıran en temel özellik­lerdir. 2- İnsanların tek başlarına varolamama ve dolayısıyla birlikte yaşama ihtiyaçlarından, devlet ve hükümdarlık doğmuştur. 3- Mekanik sanatlar, gıdayı bölme zorunluluğunun sonu­cudur. 4- Topluma bağlılıktan işbirliği zorunlu­luğu doğmuştur. Toplumsal yaşam, işte bu du­rumun bir sonucudur.

İnsan, İbni Haldun’a göre, yaşadığı toplum içinde birçok alışkanlık kazanır. Bunlar, onun genel niteliklerini yaratır. Başka bir deyişle, İnsanın özü, kazandığı alışkanlıklara bağlı olarak biçimlenir. İbni Haldun’un, sosyoloji alanında deneyime dayanan, İnsan doğasının sonradan kazanılmış olduğunu dile getiren bu görüşü dü­şünce tarihinde oldukça özgün sayılabilecek bir görüştür. O, toplumun temelinde olduğunu söylediği dayanışmayı üçe ayırır. Buna göre, göçebelerde birliği sağlayan temel ilke olan kan bağı, kentlerde toplumsal bağlılık şeklinde ortaya çıkar. Buna karşın İnsanlar arasında, daha çok duygulara dayanan geçici ve köksüz bir dayanışma vardır. Dayanışmanın en geliş­miş şekli, toplumu devlete dayalı bir organizas­yona götürür.

Devletle toplum arasındaki bağ, ona göre, maddeyle form arasındaki ilişkiye benzer. Nasıl ki madde formdan, form da maddeden ayrı olarak varolamazsa, aynı şekilde devlet ve toplumdan birinin olmadığı yerde, diğeri de olamaz. Bundan dolayı, toplumda başla­yan dağılma devlete, devletteki dağılma da topluma yayılır. Devlet, yapısı gereği bir or­ganizmaya benzer; küçük birimlerin bir araya gelişiyle doğar, ilk çocukluk ve genç­lik çağlarını yaşadıktan sonra, olgunluk dö­nemine erişir. Devletin en güçlü dönemini gösteren bu çağdan sonra gelen yaşlılık döne­minde, kaçınılmaz olarak çözülme ve dağıl­ma başlar. İbni Haldun, kökünü tarih, coğraf­ya, iktisat ve psikolojiden alan bu determinist devlet ve tarih görüşünü, tavırlar ya da aşa­malar teorisiyle ifade etmiştir.

Devleti doğuştan çöküşe götüren bu aşa­malar, ona göre beşe ayrılmak durumunda­dır: 1- Toplumsal dayanışmadan doğan zafer tavrı. 2- Yönetimin tek elde toplanması ve do­layısıyla baskıyla belirlenen istibdat tavrı. 3- Toplumun barış ve mutluluk içinde yaşama­sıyla belirlenen ferağ tavrı. 4- Devlet yöneti­mini elinde bulunduranlarda, kurumlar ve ai­lede çözülmenin başladığı, çöküş aşaması. 5- İsraf aşaması.

İlgili konuları ara

Yanıtlar