Ron Howard

1 Mart 1954’te Oklahoma’da dünyaya gelen Ronald William Howard, oyuncu bir ailenin çocuğuydu. Babası Rance Howard, gençlik hayallerini Oklahoma Üniversitesinde hayata geçirme imkanı bulmuş ve tiyatro eğitimi almıştı. Annesi Jean da, New York’taki bir oyunculuk okulunu bitirmişti. Durum böyle olunca, küçük Ron daha 18 aylıkken kendini kamera karşısında buluverdi.

Ron Howard

1 Mart 1954’te Oklahoma’da dünyaya gelen Ronald William Howard, oyuncu bir ailenin çocuğuydu. Babası Rance Howard, gençlik hayallerini Oklahoma Üniversitesinde hayata geçirme imkanı bulmuş ve tiyatro eğitimi almıştı. Annesi Jean da, New York’taki bir oyunculuk okulunu bitirmişti. Durum böyle olunca, küçük Ron daha 18 aylıkken kendini kamera karşısında buluverdi.


1955 yapımı “ The Frontier Women ” Howard’ın ilk filmi olmakla beraber, onun göze çarpan bir rolle izleyici karşısına çıkması 4 yıl sonra çekilen “ The Journey ” isimli politik dramla gerçekleşti. Bu rolün ardından gözde çocuk yıldızlar arasına giren Howard, “ The Music Man ” ve “ The Courtship of Eddie’s Father ” ( 1962 ) gibi pek çok uzun metrajlı filmde yer aldı.

1966 Kasım’ında “ The Detroit News ”te yayınlanan bir röportajında, 6 yaşındayken rol aldığı bir filmin provaları sırasında yönetmenin ağlarsa kendisini dövmekle tehdit ettiğini anlatan Howard’ın bu süreçteki en önemli koruyucusu, onu yapımcıların sömürüsünden korumak için büyük çaba gösteren babası oldu.

1960-68 yılları boyunca “ The Andy Griffith Show ”da şerif Andy Taylor’un oğlu Opie rolünü canlandıran Howard’a ün getiren rol de bu rol oldu. Benzer yapımlarda rol almış pek çok çocuk oyuncunun sonraki yıllarda unutulup gitmesine rağmen, bu süreci başarıyla atlatan Ron, oyunculuk kariyerini takip eden yıllarda da düzenli olarak sürdürdü. 1971’de “ The Smith Family ” isimli televizyon dizisinde Henry Fonda ile birlikte kamera karşısına geçen aktör, biraz da Fonda’nın kendisini yüreklendirmesi sayesinde yaratıcı anlamda kendini geliştirmeye yönelik riskler almaktan çekinmedi.

1973 yılında George Lucas’ın “ American Graffiti ” filminde aldığı rolün ardından 1950’li yılların gözde dizisi “ Happy Days ”in yeni bölümlerinde Amerikalı genç Richie Cunningham rolüyle izleyici karşısına çıktı. Dizi çalışmaları sürerken sinemayı da ihmal etmeyen Howard’ın o yıllarda oynadığı filmler arasında John Wayne’in de rol aldığı 1976 yapımı “ The Shootist ” göze çarpıyordu.

Filmdeki rolüyle “ Altın Küre ”ye aday gösterilen Howard, artık yönetmenlik düşünü hayata geçirme zamanının gelmiş olduğunu düşünmekteydi. 1976 yılında birlikte çalıştığı Rogar Corman, yapımcılığını yaptığı “ Grand Theft Auto ”nun yönetmenliğini Howard’a vererek onun bu hayalini gerçekleştirmesine olanak sağladı. ( 1977 )

Bu film, bir başyapıt olarak nitelendirilemeyecek olsa da, heyecanlı hızlı aksiyon sahneleri sayesinde sinemaseverlerin beğenisini kazandı. Eskinin bu kırmızı kafalı, yüzü çillerle kaplı sevimli çocuk yıldızı, düşük bütçeli “ Grand Theft Auto ”nun ardından günümüzün belli başlı yönetmenleri arasına girmesini sağlayan çalışmalara imza atmaya başlamıştı. 1980 yılında “ Happy Days ”den ayrılmasının ardından yine bir televizyon filmi olan “ Skyward ”da Bette Davis’in yönetti ve yönetmenlik yeteneğiyle Davis’in takdirini kazandı.

Howard’ın ilk hit filmi, 1982 yapımı “ Nightshift ” isimli kara komedi oldu. Bu, daha sonraları pek çok filmde birlikte çalışacağı yapımcı Brian Grazer ile yaptığı ilk çalışmaydı. Bu birliktelik, 1985 yılında kurdukları “ Imagine Films Entertainment ” isimli yapım şirketinde Howard ve Grazer’ı iş ortağı yapacaktı.

Howard, 1984 yılında çektiği “ Splash ” ile Hollywood’daki yerini sağlamlaştırdı. Tom Hanks ve Darryl Hannah’nın rol aldığı film büyük beğeniyle karşılandı. Bu filmi 1985 yapımı “ Cocoon ” izledi. 1989’da “ Parenthood ”a imza atan yönetmen, 90’ların başında çektiği “ Backdraft ” ( 1991 ) ve “ Far and Away ” ( 1992 ) gibi yüksek bütçeli filmlerinin izleyiciler tarafından pek fazla beğenilmemesi sebebiyle kariyerinde bir iniş yaşadı.

Bu durum uzun sürmedi ve yönetmen 1993 yapımı “ Apollo 13 ” ile hızlı bir çıkış yaptı. Bilimin, insan merakının ve büyüleyici özel efektlerin mükemmel bir potada eritildiği film, uluslararası alanda büyük başarı elde etti ve tam 9 dalda Oscar adayı oldu. ( “ Apollo 13 ”, “ En İyi Ses ” ve “ En İyi Kurgu ” dalında Oscar ödülüne layık görüldü. ) Bu film, yönetmenine bir “ Director’s Guild Association ” ödülü de getirerek onun adının John Ford, Billy Wilder, George Cukor ve Francis Ford Coppola gibi yönetmenler arasında sayılmaya başlamasını sağladı.

1996 yılında Mel Gibson’un rol aldığı “ Ransom ”da gerilim filmleri dünyasına adım atan Howard, takip eden 3 yıl boyunca “ Inventing the Abbots ” ve “ Beyond the Mat ” gibi sinema filmleri ve bazı televizyon dizileri için yapımcılık yaptıktan sonra 1999 yılında “ Ed TV ” ile tekrar yönetmen koltuğuna oturdu.

Film eleştirmenlerin çoğundan olumlu puan alsa ve izleyenlerin beğenisini toplasa da, aynı tarihlerde gösterime giren Jim Carrey’in “ The Truman Show ”uyla karşılaştırılmaya başlayınca başarısı gölgelendi.

Theodore Geisel’in klasik yeni yıl hikayesinden beyaz perdeye uyarlanan bir sonraki filmi “ How the Grinch Stole Christmas ”da “ Truman Show ”un binbir suratlı aktörü Carrey ile işbirliği yaptı. Karmaşık setleri, kostümleri ve Carrey’in sersemletici Grinch performansı sebebiyle film çoğu izleyici tarafından esinlen kaynağı olan sevilen çocuk klasiğinin fazlaca şişirilmiş bir versiyonu olarak görüldü.

Bu filmin ardından, Nobel Ödüllü dahi John Forbes Nash Jr.’ın yaşamından esinlenen bir sonraki çalışması “ A Beautiful Mind ” ile gerçeklerin dünyasına dönüş yaptı Howard. Russell Crowe ve Jennifer Connelly’nin başrolleri paylaştıkları film, paranoid şizofreninin gelişim sürecini ve evrelerini göstererek, hastalığın görsel bir ifadesini sunmaktaydı.

2002 Oscarlarına 8 dalda aday gösterilen “ A Beautiful Mind ”, “ En İyi Film ”, “ En İyi Yönetmen ”, “ En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ” ve “ En İyi Senaryo Uyarlaması ” dallarında Oscar heykelciğinin sahibi oldu.

Yanıtlar