Julia Kristeva

Julia Kristiva, 24 Haziran 1941 Bulgaristan-Sliwen’de doğdu. Edebiyat teorisyeni, psikanalizci, yazar ve filozof. 1965’ten beri Fransa’da Paris’te yaşamakta ve çalışmlarını esas olarak burada yürütmektedir. 1970'li yıllardan itibaren çağdaş aydınların en saygın isimlerinden biri olmanın yanı sıra, eleştirel felsefenin de en önemli dayanaklarından birisi olmuştur. 1973 yılından beri Denis Diderot Üniveristesi’de profesör olarak kürsüye sahiptir.

Julia Kristeva

Julia Kristiva, 24 Haziran 1941 Bulgaristan-Sliwen’de doğdu. Edebiyat teorisyeni, psikanalizci, yazar ve filozof. 1965’ten beri Fransa’da Paris’te yaşamakta ve çalışmlarını esas olarak burada yürütmektedir. 1970'li yıllardan itibaren çağdaş aydınların en saygın isimlerinden biri olmanın yanı sıra, eleştirel felsefenin de en önemli dayanaklarından birisi olmuştur. 1973 yılından beri Denis Diderot Üniveristesi’de profesör olarak kürsüye sahiptir. Dilbilim, göstergebilim, psikanaliz üzerine yazıları yapısalcılık-sonrası-teorinin gelişmesinde belirleyici bir konuma sahiptir ve yapılan tartışmaları derinden etkilemiştir.

1941 Bulgaristan doğumlu çağdaş feminist düşünün. Roland Barthes ve Jacques Lacan’ın yanında çalışmış ve bu düşünürler dışında Bakhtin’den de etki­lenmiş olan Kristeva’nın temel eserleri La Revolution du langage poetique Dilin-de Devrim, Le Iangage, cet inconnu Denen Muamma, Atrangers a nous-memes Yabancıyız’dir.

Başlangıçta dilbilim alanında çalışmış olan Kristeva, daha sonra semiyotik, psika­naliz ve feminizm alanında önemli bir teo­risyen olup çıkmıştır. Başka bir deyişle, o öznellikle ilgili sorunlarda eklektik ve disip­linlerarası bir yaklaşım sergilemiş ve bu çer­çeve içinde Marksist teori ve Rus formalizmini yapısalcılık ve psikanalizle bir araya getirmiştir. Metinlerarasılık kav­ramını önemli ölçüde kendisine borçlu oldu­ğumuz filozof, tıpkı Levi-Strauss ve Lacan gibi, toplumun bir sembol sistemi olduğunu, sembolik yapıların bütün hayat alanlarını doldurup yapılandırdığını savunur. Dil en önemli gösterge sistemi, sembolik dizge olup, bütün diğer sistemlere yapı kazandırır. Ve bu dünyanın fenomenleri ancak dil tarafından sembolleştirilebildiği ölçüde anlaşılacak, kendileri nüfuz edilebilecek olan fenomenlerdir.

O, dile, dilsel unsurlara anlam verme sü­recinde semiyotik ve sembolik işlemleri ve dolayısıyla, semiyotik olanla sembolik olanı birbirinden ayırır. Kristeva’ya göre, sem­bolik olan ataerkil düzeni, babanın yasasını temsil eder ve dili öğrenmeyle başlar. Ço­cukluk gelişmesinde sembolik aşamaya, Odipal aşamanın sona ermesinden ulaşılır. O işte bu aşamayı öznenin ayırım yapabil­me ve özdeşleştirme ve bunun sonucunda da yargılama gibi önemli yeteneklerin kaza­nıldığı önemli bir aşama olarak tanımlar.

Onda semiyotik olan ise, ötekinin alanını temsil eder ve bilinçdışının izlerini taşır. Bu anlamda semiyotik ifade, gerçekleşmemiş erotik hayaller ve istekleri gösterir. Bu hayal ve istekler, Kristeva’ya göre, sanat ve dinde kendilerini açık ve seçik olarak göste­rirler. Nitekim, Musevi tektanrıcılığı ve Batı sembol sistemleriyle kadınların dışlan­ması veya marjinalleştirilmesi arasındaki ilişkiyi analiz eden filozof un tanımına göre, Musevi monoteizmi “sembolik ve babacı bir benliküstü toplum” ilkesine göre kurul­muştur. O bundan dolayı, kadınları, annele­ri bastırır. Kadının bu şekilde dışlanması veya marjinalleştirilmesi, ataerkil toplumun temel karakteristiğidir. Cinsel farklılığı, başka hiçbir uygarlık, Kristeva’ya göre, bu kadar aşikar bir ilke haline getirmemiştir. Tektanrıcı birliğin iki cinsin kökten bir bi­çimde birbirinden ayrılmasına neden oldu­ğunu savunan filozof dili felsefi bakımdan sorgulayan feminist dilbilimi şiddetle eleş­tirmiştir. Ona göre, bunun arkasında doğru­luğu araştırılmamış bir transandental özne veya Kartezyen cogito vardır. İrigaray ve Cixous gibi diğer feminist düşünürlerle bir­likte, bir farklılık feminizmine yazılıp, özü itibariyle dişil olan bir söylem arayışı içine giren Kristeva, Simone de Beauvoir gibi dü­şünürlerin yer aldığı birinci kuşak feminist­lerle ikinci kuşak feministleri uzlaştırmaya çalışmıştır. O ikinci kuşak feministlerin sekter tavırlarına karşı, kadın-erkek ayırımı­nın biyolojik bir ayrımdan ziyade, metafi­ziğe ait bir ayırım olduğunu öne sürmüştür. Bir yandan da bir yeni özne teorisi üzerinde çalışan Kristeva, öznenin süreç-içinde-özne olduğu görüşünü benimsemiştir. Ona göre, özne her konuşma ediminde yeni baştan ku­rulur. Kristeva işte bu bağlamda dilsel düze­ni yıkmak ve, bütün kadınların ve erkeklerin farklı deneyimlerine olduğu kadar, cinslerin farklılığına açık olan bir özne kavramı ya­ratmak istemiştir.



İlgili konuları ara

Yanıtlar