Kaygusuz Abdal

Alanya sancağı Beyi Hüsameddin Mahmud'un oğlu olduğu söylenir. Bektaşi büyüğü Abdal Musa'ya bağlanarak tasavvuf yoluna girdi. Mısır'a giderek Bektaşiliği yaymaya çalıştı ve orada vefat etti. Didaktik türdeki eserlerinde açık ve yalın bir dil kullandı. Nükteli ve iğneli bir üslubu vardır. Alevi ve Bektaşi şiir geleneğini sürdürdü. Bazı şiirlerinde Yunus Emre'nin etkileri görülür.

Kaygusuz Abdal hakkında ansiklopedik bilgi

Kaygusuz Abdal'ın asıl adı Gaybi'dir. Hayatı hakkında ki bilgilerin çoğu Bektaşi menkıbelerine dayanır. Bu menkıbelerin en tanınmışı onun Abdal Musa'ya bağlanışını anlatan hikayedir:

Alaiye ( Alanya) beyinin oğlu Gaybi, avlanırken attığı okla bir geyiği koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal Musa'nın tekkesine girer, arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Çekişme başlar. Olaya Abdal Musa. karışır ve koltuğu altından kanlı oku çıkararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanır ve Musa'ya bağlanır. Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Musa'dan ayrılmaz. Bey, Teke (Antalya) beyine başvurarak oğlunun kurtarılmasını ister. Teke beyinin gönderdiği ordu Musa'ya yenilir, Gaybi tekkede kalır.

Kırk yıl tekkede Abdal Musa 'ya hizmet ettikten sonra şeyhi tarafından Mısır'a gönderilen Kaygusuz Abdal, orada bir tekke kurar. Bu tekke, İslam dünyasında büyük bir ün kazanır ve hastalarla başı dara düşenlerin sığınağı olur. Kaygusuz Mısır'da ölür. Türbesi, Kahire yakınlarında bulunan bir mağaradadır.

Hece ve aruzla şiirler söyleyen Kaygusuz'un nesirle yazılmış eserleri de var. Aruzla yazılmış şiirleri divanında toplanmıştır. Hece ile yazdıklarına ise cönklerde ve şiir mecmualarında rastlanıyor. Nesir eserleri: Budala-name, Mağlataname, Cefriyye-i Kaygusuz ve Esrar-ı huruf adlarını taşıyan kitapçıklardır. Cefriyye, gelecekte olup bitecek olayları anlatan bir fal kitabıdır. Öbürleri tasavvufla ilgili konuları işler.

Şiirlerinin bir çoğunda Kaygusuz takma adını kullanan ozan , bazı şiirlerinde Serayi adını da kullanır. Kaygusuz adını taşıyan başka şairlerin de bulunması, eserlerinden bazılarının başka bir Kaygusuz'un olabileceği kuşkusunu, doğuruyor.

Kaygusuz Abdal, Bektaşiler arasında büyük saygı ile anılır ve Bektaşi uluları arasına girer. Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz'a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş görünürmüş.

18. yüzyıl ressamlarından Levni'nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre 15. yüzyılda yaşamış olan şair, Anadolu ve Rumeli'nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır.

Kaygusuz'un tasavvufla ilgili şiirleri yanında tekerlemeleri, şathiyeleri (alaylı, iğneli ve simgeli şiirler) de önemli bir yer tutar. Yunus Emre yolunda yürüyen şair, bu tür şiirlerinde ona daha çok yaklaşır. Ölüm yılı bilinmiyor.

Kaygusuz Abdal'ın Eserleri

ESERLERİ

  • Divân

  • Sarây-nâme

  • Minber-nâme

  • Dil-güsâ

  • Gevher-nâme

  • Budala-nâme

  • Mesnevi

  • Muglâta-nâme

  • Esrâr-i Hurûf

  • Vücûd-nâme

    Kaygusuz Abdal Menakibnamesi

    Teke ili Alaiye Sancak Beyinin oğlu Gaybi Bey, on sekiz yaşındayken, babasından izin aldı ve birkaç kişiyle ava çıktı. Avlanırken bir tepe üzerinde beyzade, bir geyik gördü. Gaybi Bey, onu görünce hemen tirkeşinden bir ok çıkarıp, kirişe koydu, nişan aldı ve oku attı. Kirişden çıkan ok, geyiğin sol kolunun altına saplandı, fakat geyik yıkılmadı, sıçrayıp kaçtı. Gaybi bey de geyiğin peşine düştü. Geyik bir yaklaşıp, bir uzaklaşıyordu. Böylece Söğütçük, Korkuteli, Yokomanbeli, Beyis Ovası, Öküz Gözü, Babanca, Elmalı boyları, Düden Köyü, Yazır Köyü güzergahından Tekke köyüne, Tekkenin Gaib kapısına kadar geyiği izledi. Geyik Tekke'den içeriye girdi. Geyiğin içeriye girdiğini gören Gaybi de tekkeden içeriye girdi.

    Dervişler Gaybi Beyi görüp karşılarlar ve atının dizginini tutup: -Buyurun, ziyarete geldiniz ise aşağı inin dediler. Gaybi Bey: -Buraya oklanmış bir geyik geldi, o benim avımdır, nice oldu, ona bana verin; dedi. Dervişler de: -Buraya böyle bir ceylan gelmedi ve biz görmedik dediler. Gaybi Bey: -Hiç dervişler yalan söyler mi, niçin inkar edersiniz? Ben ceylanı kendi gözümle gördüm, buraya gelip içeriye girdi. Dedi Dervişler bu sözler karşısında karşısında hayret ettiler. -Bizim haberimiz yok, bilmiyoruz dediler. Beyzade bu durum karşısında hayli üzüldü. Bir süre öyle kaldı. -Acep bu geyik ne oldu, nereye girdi? Bunlardan başka kime sorsak? diye düşünürken, dervişler, dergaha dönüp: - Sultanım, Ala'iye Sancağı Beyi oğlu Gaybi Bey, buraya gelip bizden av taleb eder dediler. Durumu içerden dinleyen Sultan: -Onu benim katıma getirin, gelsin ben ona cevap vereyim, dedi. Dervişler Gaybi Bey'e: -Size, erenler gelsin diye buyurdular. Hem ziyaret edersiniz, hem de ayrıntılı cevap alırsınız dediler. Gaybi bey de Sultanın bu hitabını işitmişti. Hemen atından inerek -N'ola varalım, o mübarek cemalin görelim, ellerini büs idüp, hak-ı payüne yüzümüzü sürelim dedi. İçeri meydana girdi. Sultan'ı gördü. Hemen eğilerek selam verdi, ileri yürüyüp elini öptü, alnını yere koyup, hak-i payine yüzünü sürdü. Daha sonra geri çekilip, karşısında el kavuşturarak ayakta durdu. Seyyid Abdal Musa hazretleri, onun kelamını izzetle aldı: -Hoş geldiniz oğlum, sefa geldiniz, kadem getirdiniz. Gönlüm, dile bizden, şöyle işidelüm bilelüm dedi. Gaybi Bey, keyfiyet-i hali beyan etti. Vakayı olduğu gibi anlattı. Sultan: -O geyik, neden senin avın oldu? Diye sordu. Gaybi Bey: -Sultanım! Ben onu ok ile vurdum, üzerine at sürüp hayli koştum. Çok menzil aldı, yoruldu, güç ile buraya geldi cevabını verdi. Sultan: -O okı görünce bilür misin? Diye sordu. Gaybi Bey: -Bilürem Sultanum! Dedi. Abdal Musa: -Bak şimdi, gör okunu dedi. Kendi mübarek kolunu yukarı kaldırdı. Koltuğunun altında saplı bulunan oku gösterdi. Gaybi Bey, bakıp gördü ki, attığı ok, Sultan Abdal Musa'nın koltuğuna saplanmış duruyor. Meğer bu geyik suretinde görünen bu asitanenin şeyhi Abdtal Musa Sultan imiş.

    Beyzade bu durumu görünce çok pişman oldu, utandı; bir vakit korku ve heyecandan kendine gelemedi. Kendine gelince hemen Sultan'ın elini öpüp, ayağına baş koydu, özür diledi, tazarru ve niyaz eyledi. Abdal Musa da koltuğunun altından oku çıkarıp, Gaybi bey'in önüne koydu ve şöyle dedi: -Dergahımızda itiraz ehline lutf u ihsan kapusı her zaman açukdur. Biz geçtük suçundan, bir dahı böyle etmeyesün, her gördüğün cana ok atmayasun. Beyzade pişmanlık duydu. Aklı başına gelince Abdal Musa'nın hizmetine alınması için tazarru ve niyazde bulundu: -Sultanım! Bendenüzi hizmetünüze layık görüp, oğulluğa kabul eyleyün. Sultan şöyle karşılık verdi: -Oğlum! Bu erenler yoluna gitmeklige mutlak mücerredlik gerekdür. Sonunu düşünmeyüp sonra peşiman olmadan tek durmak yeğdür. Zira kim bu yol, ince, sarp bir yoldur ve bu yolun derd ü belası, mihnet ü cefası boldur ve tarika giren kişi kadir olduğu denlü elden gelen işi men'itmeye.

    Var imdi pederünden icazet al, ondan sonra bizüm katımıza gel. Gönlüne de danış ki, sonra peşiman olmayasun.

    Beyzade:

    - Sultanım! Benim pederüm sizsünüz. Burada kalduğuma razı olmazsanuz, ben gayri yire gitmem ve bu asithaneyi terk itmem. Gelmek var, gitmek ve dönmek yok dedi.

    Bu müşavereden sonra Abdal Musa, bir halifesine buyurdu: -Gaybi Bey'in başını traş ettiler. Tac ve hırka giydirdiler, beline kemer bağladılar. Daha sonra asitane-i saadetde yer gösterip, bir posta oturttular. Gaybi Bey de bu post üzerine çıkıp iki diz üzerine, erkan üzre oturdu. Fahr libasını kabul edip, dünyadan el etek çekti. Beyzadenin yanında bulunan diğer kişiler, geyiğin arkasından yalnız başına giden Gaybi Beyi kaybetmişlerdi. Dağları, ovaları, sahraları tamamiyle aradıkları halde onu bulamamışlardı. Nihayet hizmetkarlardan biri kan izini takip ederek asitane-i saadete geldi. Kapıdan içeriye baktı. Gördü ki beyzade buradadır. Hemen diğer yol arkadaşlarına durumu haber verdi.

    Gaybi Bey'i burada buldum, gelin, dedi. Bunun üzerine ne kadar atlı varsa hepsi asitaneye geldiler. Atlarından inip asitane meydanına girdiler. Orada beyzadeyi gördüler. Beyzade atından ve donundan feragat etmiş, bir post üzerinde oturuyordu. Selam verip durumu Gaybi Bey'den sordular. Gaybi Bey de vakayı olduğu gibi anlattı. Maiyetinin tereddütünü sonlandırmak amacıyla:

    - Bundan sonra benim babam Abdal Musa Sultandır. Siz bana dahl idemezsünüz. Hemen at ve tumanımı alup benden farig olun, dedi.

    Bunun üzerine maiyeti de bu emre uyarak atını ve elbiselerini alıp, babası katına Ala'iye Sancağı Beg nezdinde geldiler. Bevvablar, Gaybi Bey'in atını ve elbiselerini görüp kendisini göremeyince şaşırdılar.

    - Gaybi Bey avdan geri dönmedi gaip oldu. Hiç görünmez, nerede ve ne halde olduğunu bilmeyüz, dediler.

    Zaten merak içinde bulunan Ala'iye Sancağı Beyi, bu konuşmaları içerden duydu. Aklı başından gitti. Bu esnada kulları başına geldi. Durumu ayrıntıları ile onlardan sordu.

    -Hani oğlum Gaybi nice oldi? Sizünle beraber gitmüş idi, neyledünüz? dedi. Onlar da Beyzadenin durumunu gördükleri ve Gaybi'den duydukları şekliyle babasına anlattılar.

    Ala'iye Sancağı Beyi, oğlu Gaybi'nin bir derviş olup, Abdal Musa Tekkesi'nde kaldığını işitince ciğeri yandı, acısı tepesine çıktı. Hemen yerini yurdunu bırakıp, oğlunun kurtarılması için ricada bulunmak üzere Teke Beyinin huzuruna geldi. Selam verdi, yüzünü yerlere sürdü. Abdal Musa Hazretlerinden şikayette bulundu:

    - Bir aşık dünyayı tutdı. Dört-beş yüz abdalı var. Benim oğlumu dahi efsunlar idüb alakoymuş! Bana meded eyle! Tut, onun hakkından gel! Bu yanmış yüreğüme bir su serpüp bana derman eyle, yok dirsen helak oluram, halk içünde vakarım, namus u arum kalmadı. Her ne dersen becid tut, dedi.

    O esnada Teke Beyinin yanında Kılağılı İsa adında gözüpek biri vardı. Tekeli Beyi nerede bir cenk olsa onu gönderirdi. Civanmerd idi. Tekeli Beyi'nin en çok güvendiği, itimat ettiği bir kişiydi.

    Teke Beyi, Abdal Musa'yı getirmesi için en çok güvendiği Kılağılı İsa'yı katına çağırdı ve şöyle dedi:

    - Var, o Abdal'ı bana tut getür, nice kişidir göreyüm, andan haber sorayum, dedi. Bu emri müteakip Kılağılı İsa, el baş üstüne koyup Saray kapısından çıktı, hemen atını eğerleyip üstüne bindi ve sür'atle at koşturarak Abdal Musa Asitanesi'ne geldi. İçeri girdi. Dervişler onu görünce, hürmetle karşıladılar, atının başını tutup:

    -Aşağı in de atını bağluyalum, dediler. Bunun üzerine Kılağılı İsa: -Ben aşağı inmem, bana tiz haber virün, Abdal Musa Sultan sizün hanginüzüdür? Ana söyleyin gelsün, benümle Teke Beyine gidelüm, dedi. Dervişler: -Sultan seccadesinde oturup halifeleri ile sohbet iderler. Sen dahı sözün var ise içerü meydana gir, mübarek elini öp, sonra ne hacetün var ise huzurunda arz eyle, dileğini dile, dediler. Kılağılı İsa, -Söyleyün gelsün! Bana zahmet virmesün, ben atımdan aşağı inmem dedi. Sultan bu karşılıklı konuşmaları işitti ve hemen nida kıldı: -Sana kim dirler ve adun nedir? Kılağılı: -Bana Kılağılı İsa dirler, diye cevap verdi. Sultan: -Hemen edebünle geri dön, geldiğin yola git, biz senün didüğün adam değilüz, dedi. Kılağılı İsa'ya bu sözler pek hoş gelmedi. Hiddetlendi. Hemen atından aşağı inip içeri girerek, Sultan'ı tutup zorla dışarı çıkarmak ve Teke Beyine götürmek istedi. Sağ ayağını üzengiden çıkardı, fakat sol ayağı üzenginin içinde kaldı. Çıkarmak için uğraşırken, ayağı ile atın karnına tekme vurunca at ürküp durduğu yerden hızla uzaklaştı. Durdurmak mümkün olmadı. At, kapıdan dışarı çıkıp, öyle koşuyordu ki, ne atı durdurabiliyor, ne de ayağını kurtarabiliyordu. Çünkü at, yel gibi uçuyuordu. Kılağılı İsa ise taştan taşa, yerden yere çarpıla çarpıla, pare pare oldu, baş kol dağılıp ancak üzengide takılı bir budu kaldı. Karşıdan gördüler ki, Kılağılı İsa'nın atı kaçıp gelir, nihayet at bu haliyle menziline geldi. Ama üzerinde kimse yoktu. Bu ne haldir diye ileri vardılar ve atı tutup gördüler ki, atın sol üzengisine asılmış bir insan budu var, başka hiç nesne yok. At ise, koşmaktan kan tere basmıştı Kılağılı İsa'nın başı, kol, gövdesi gitmiş yalnız bir budu üzengide kalmıştı. Bu hali hemen Teke Beyine bildirdiler.

    Bunun üzerine Teke Beyi perişan olup, hiddetlendi. Zira Kılağılı İsa, Teke Beyinin en değerli cengaveri, en güvenilir adamıydı. Durumu etrafına sordu. Herkes ayrı ayrı tahmin yürüttü. Teke Beyi daha fazla gazaplandı ve bütün adamlarını yanına çağırarak şu emri verdi:

    - Askerler atlaruna binsünler, filan yire azim bir ateş yaksunlar, o münafıgı ateşde yakayum, temaşa ideyüm, dedi. Alaiye Sancağı Beyi ve bütün askerleri arkasına süvari olup alemler, sancaklar kaldırılıp, davul ve zurna çalınıp, munzam süvariler halinde durdular. Bey buyurdu. -Öncüler önde gidecek ateşi yakacaksınız, Abdal Musa yanacak; biz de arkadan geliyoruz dedi. Bu durum Abdal Musa hazretlerine önceden malum oldu. Oturduğu yerden " Ya Hakk" diye bir nara vurdu. Bu ses üzerine dört-beş yüz müridiyle beraber Abdal Musa semah döne döne Teke Beyine karşı yürümeye başladı. Asitane'nin batısında yüksek bir dağ vardı. Abdal Musa ve dervişlerin semah dönmeleri sırasında bu dağ da hemen onların ardınca yürüdü. Sultan, dağın yürüdüğünü görünce, ona bakıp mübarek eliyle işaret edip "Dur dağum dur" dedi ve dağ durdu. Daha sonra Abdal Musa ile taş ve ağaçlar cuşa gelip Sultan'ın ardınca Teke Beyine doğru yürüdüler. Dur Dağı'nda ne kadar ağaç-taş varsa hepsi halka olup Abdal Musa ile semaha döndüler. Sultan ve dervişler semah dönerek ateşin içine doğru yürüdüler ve ateşi tamamen söndürdüler.

    Teke Beyi, askeri ile gelirken bu durumu görünce Çatalderbend'ine doğru yürüdü. Askeri de onun ardınca geldi. Beri taraftan Abdal Musa ve dervişleri ateşi tamamen söndürdükten sonra Tekke'ye doğru yürüdüler. Yolda gelirken, dağdan bir Kara Canavar'ın gelmekte olduğunu gördüler. Yaklaşınca Sultan onu gördü ve İşte Teke Beyinin ruhu dedi. Tekke'ye odun getiren Baltası Gedik adında bir derviş vardı. Bu derviş baltasıyla o canavarı vurup öldürdü. Bu esnada Teke Beyi de at üstünden düşüp ölmüş ve askerleri dört bir yana dağılmıştı.

    Teke Beyinin ölümünü ve askerlerinin dağılmasını bizzat gören Alaiye Sancağı Beyi, bildi ki Sultan Abdal Musa, velayet ve keramet sahibidir. Bu işlere biraz da kendisinin sebep olduğunu düşünen sancak beyi pişman oldu. Tövbe ederek "Varub o er ile buluşalum, mübarek elüni öpüp, ayaklarına yüz sürüb, özür dileyüp, kendüsine tabi olalum" diye düşündü. Bir müddet sonra Alaiye Sancağı Beyi, üç yüz adamıyla birlikte Alaiyeden kalkıp Abdal Musa Sultan'ın Asitanesi'ne müteveccih hareket etti.

    Öte yandan Abdal Musa dervişleriyle sohbet etmekteydi, başını kaldırıp şöyle söyledü: -Filan mahalde iki pınar çıkdı. Birinden bal ve birinden de yağ revan olup akdı. O pınarlardan bal-yağ alıp mutfakda bir yire doldurun.Bizim Gaybi'nin babası Alaiye Sancağı Beyi, kendüsine tabi üç yüz adamıyla gelüp bizümle mülakat olmaga azm kıldı. Erte bir gün gelürler. Onları ziyafet idüp konaklık eyliyelüm.

    Dervişler Sultan'ın dediği yere vardılar. Gördüler ki iki büyük pınar çıkmış, birinden bal, diğerinden de yağ-ı safi akmaktadır. Dervişler bundan üç gün üç gece taşıyıp mutfağa doldurdular. Bu pınarlardan bu nimetler üç gün üç gece aktı. Duyan herkes gelip bu pınarlardan bal, yağ aldılar. Kaplarını doldurdular. Dördüncü gün olunca Abdal Musa Sultan "Şimdiden sonra pınarlardan su aksun!" dedi. Dervişler de " Sultanum, bu pınarları koyun, ta kıyamete değin böyle bal yağ aksun, nice kimseler faydalansunlar, size hayır du'a kılsunlar dediler.ve hem sizin yadigarınuz olsun"

    Sultan Abdal Musa, -Didügünüz olur, Lakin miri canibinden ademler gelürler, bizden sonra üzerlerine nazır olurlar, çok mücadele olur, fukaraya virmezler, dedi. Sultan'ın dediği gibi dördüncü gün vardılar gördüler ki, o pınarlardan bal yağ yerine su akar. Buna binaen bu pınarlara "Bal ve Yağ Çeşmeleri" derler.

    Bu taraftan Alaiye Sancağı Beyi üç yüz adamıyla Asitane kapısına geldiler. Atlarından aşağıya indiler. Sultan'dan destür alıp içeri girdiler. Sultan'ın mübarek cemalini gördüler. Ellerini öpüp, ayaklarına yüz sürdüler. Sultan'dan özür dilediler ve: -Kem bizden, kerem erenlerden. Bizüm eksükligümüze kalmıyasınız, dediler. Sultan, onların özürlerini kabul edip:

    - Dergahumuzda İ'tizar sahiplerine lutf u ihsan kapuları açukdur. Hoş geldünuz, sefa geldünuz diyerek her birine yer gösterdi. Ala'iye beyi, maiyeti ile birlikte, Asitane misafirhanesinde üç gün üç gece konakladı. Ev sahipleri bunlara büyük ziyafetlerde bulundu, dervişler de hizmet ettiler. Gaybi bey dahi babasıyla görüştü. Babası onun iki gözlerinden öpüp nüvaziş eyledi ve:

    - Oğlum, fahrün mezd olsun! Akluna fikrüne kurban olayım.Bu fani dünyada akil odur kim bir mürşid etegine yapışa, salihler veliler güruhuna karışa, ahret de dahi onlar ile haşr ola, dedi.

    Ala'iye Sancağı Beyi, bu sözleri söyledikten sonra oğlu Gaybi'yi hatır u safa hüsn ü rıza ile AbdalMusa Sultan hazretlerine teslim edip, onun terbiyesine bıraktı. Daha sonra Sultan Abdal Musa'dan destur alıp vedalaştı.

    Mahlas Alışı

    Gaybi, bundan sonra beyzadeliği tamamen terk ve maddi hayattan el çekerek, feragatla, dervişliği ihtiyar etmiş, zahir alemin kayıt ve alaikinen nefsini tecrid etmiştir.

    Bundan sonra Abdal Musa Sultan, Gaybi'nin yüzüne baktı ve:

    - Gaybi, kaygudan reha buldun, şimdiden sonra Kaygusuz oldun, dedi. Gaybi yüzünü yere koyup meskenet gösterdi. Sultan bu sözleriyle Beyzade'nin ismini Kaygusuz diye söyledi ve bundan itibaren Gaybi Bey'in adı Kaygusuz oldu.

    Rivayet bu cihetledir ki Kaygusuz, Abdal Musa Asitanesi'nde kırk yıl hizmet eyledi. Nasibini aldı. Menzil ve meratib sahibi oldu. Aşağıdaki şiiri okuyarak Abdal Musa'dan icazet istedi.

    Canumaı yoluna kurban iderem ben Belürsiz olıcak can u cihanı niderem ben

    Şey'en lillah benüm gıybetüme kılıç salan Hercayi yüze gülici yârı nidem ben

    Hayvan ü ademe zincir yular dahi dayanmaz Ehl-i tariki bin nefesde yederem ben

    Hüsnün cemalün göreli geldüm imana …..bu dine ikrar iderem ben

    Hal diliyle icazet ister Kaygusuz Abdal Şahum assı kıl kuşum uçdı giderem ben.

    Bunun üzerine Abdal Musa: -Bana divit ve kalemi getürün diye emretti. Dervişler istenilenleri getirip hazır eylediler. Sultan kalemi alıp Kaygusuz'a bir İcazetname yazdı.

    Kaygusuz Abdal icazetnameyi aldı, şeref-i dest büs kıldı. Tazarru ve niyaz edip meskenet gösterdi. Makamına geldi, karar eyledi. Şevk ve muhabbetinden ona bir susuzluk arız oldu. Bir keşkül içine bir miktar yoğurt koyduktan sonra üzerine su katarak ayran yapar ve Erenlerin yazıp verdiği icazetnameyi ufak parçalar halinde ekmek lokması gibi ayranın içine doğrayarak içer. Zira, bu icazetnameyi en iyi bir şekilde yemek suretiyle kalbinde saklayabileceğini gönlünden geçirmişti. Bu hali gören dervişler taaccüp edip, durumu hemen Abdal Musa Sultan'a haber verdiler.

    "Sultanum, bir divaneye, bunca zahmet çeküb mübarek elünüzle icazetname yazup verdinüz, o bunun kadr ü kıymetüni bilmeyüb yoğurt içine dograyub yidi, diye şikayette bulunurlar. Abdal Musa Sultan bu haberi işitince sadece tebessüm eder ve:

    - Bana Kaygusuz'ı çağırın, haber sorayum. Niçün böyle eylemiş, der.

    Kaygusuz'a haber verilir ve hemen Kaygusuz Abdal Musa'nın huzuruna gelir. Abdal Musa, Kaygusuz Abdal'a sorar:

    - Niçin böyle eyledün?

    Kaygusuz özr ü niyaz eyleyerek şöyle cevap verir.

    - Sultanum, sizün yadigarunuzu saklamaga hiç bundan daha ma'kul bir yir bulamadım. Kendü kalbimde saklayam.

    Bu cevap Sultan'ın çok hoşuna gitti ve şöyle dedi.

    "- Başka kimseler dışarudan söyler, sen içünden söyleyesün.

    O saat Kaygusuz'un gözü gönlü açıldı ve söylemeğe başladı.

    Kaygusuz, Mısır'a giderken, Mısır hakkında aldıkları bilgiler arasında; Mısır hükümdarının bir gözünün görmediğini öğrenince, evvela Kaygusuz ve bunu gören yanındaki dervişlerin hepsi de gözlerine birer pamuk yapıştırıp, bu şekilde Dimyattan gemi ile Bolak iskelesine iniyorlar.

    Kaygusuz Abdal ve yanındaki kırk dervişi, Turna katarı gibi tek kolla yürüyüş nizamına koymuş ve kendisi bir eşeğe binerek, en arkaya kalmıştır. Mısır hükümdarının hacibi (kapıcısı) birer gözleri pamukla kapalı, tennure giymiş, üstleri açık kafileyi görüp, hayretle temaşaya dalmış ve bunlardan hiç birinin bir selam vermediklerini görünce bütün bütün garabete düşmüştür. Kafilenin sonunda eşek üstünde Kaygusuz Abdal'ı görünce yanına yanaşmış ve selam vererek:

    - Lütfü ihsan eyle sana bir sualim var bana cevap ver, müşkülüm hal eyle diye söze başlamış.

    Kaygusuz Abdal; - Buyur benim oğlum, müşkülün nedir? Sualin sor, aklımız ererse, sana cevap verelim.

    Hacip, nereden gelip nereye gittiklerini sorduktan sonra, bu dervişlerin hiç birinin kendisine selam vermediğinden şikayete başlayınca Kaygusuz Abdal:

    - Bizim mabeynimizde bir kaide vardır. Adetimiz oldur ki, biz selamı nöbetle veririz. Anların cümlesi selam nöbetlerini savdılar, bugün nöbet benimdir. Anınçün sana onlar selam vermediler.

    Cevabını vermiştir.

    Hacib;

    - Bir müşkülüm daha vardır; bu diyara niçin geldiniz? Hizmetiniz var mı? hepinizin gözünüzdeki şu pamukların hikmeti nedir? diye sormuş. Kaygusuz Abdal bu soruya:

    - Bu diyara; Yusuf Peygamberin tahtı olması münasebeti ile geldik. Bir gözümüzü kapatmaktaki maksat, zahir gözün yumup bâtın gözün açmakdır. Dünyanın cümle metaından geçmüşüz. Aşkı, muhabbet şerbetin dost elinden içmişiz.

    Bu cevapları alan hacip keyfiyeti Mısır sultanına nakletmiş. Ve dervişlerin hali , saray muhitinde o günün başlıca mevzuu olmuştur. Sultanın maiyetinden bir kısmı, bu dervişleri ziyafete davetle yeteneklerini anlamak merakına düşmüşler ve bu maksatla saraya davet etmişlerdir.

    Bu ziyafete icabet eden Kaygusuz ve maiyetini oluşturan dervişler, sofralara karşılıklı oturarak yemeklere intizar etmişlerdir.

    İlk olarak sofraya çorbalar getirilmiş ve dervişlerin önlerine sapları haddinden uzun kaşıklar konulmuştur. Maksadı anlayan Kaygusuz, tereddüt ve telaş göstermeden kaşığı çorba kasesine daldırarak, aldığı çorbayı "buyur imanım" diyerek tam karşısına gelen dervişin ağzına dökmüştür. Derviş de aynı şekilde kaşığını Kaygusuza uzatmış ve diğer dervişler de aynı şekilde davranarak, beklenen gafleti göstermeden çorbayı içmişlerdir.

    Bu olanları izleyen Mısır hükümdarı yemek bitince Kaygusuzu ve dervişleri karşısına oturtup, biraz sohbetten sonra:

    - Gözlerinizdeki bu pamuklar nedir? diye sormuştur.

    Kaygusuz Abdal: -Sultanım, bizim adedimiz oldur ki; her kangı vilayete varırsak ol vilayetin padişahına muti olur. Şimdi sizin tahtı hükümetinize geldik. Size tabi oluruz. Sayei devletinizde birkaç gün hoş gecüp bu Yusuf Peygamberin tahtını ziyaret etmek muradımız idi. Siz; bu dünyaya bir göz ile bakup, biz iki gözle bakmak reva değildir. Biz dahi bir gözle bakarız. Anın için pamuk yapışdırdık ki tabiinden olalım.

    Demiş ve bu cevabı sultanın çok hoşuna gitmiştir. Pamukları gözlerinden çıkarmalarını emredince Kaygusuz;

    - Sultanım biz dua edelim, siz amin deyiniz. Ellerimizi yüzümüze sürelim, bu gözlerimizden pamukları kaldıralım.

    Demiş.

    Padişah ve vezirler dua ettikten sonra ellerini yüzlerine sürmüşler. Mısır sultanı da bu harekete uyarak, ellerini yüzüne sürdükten sonra gözünün açıldığını görmüştür.

    Bu olağanüstü halin sudurundan sonra Mısır Sultanı, Kaygusuz Abdal ve yanındaki dervişlere izzet ve ikramın son haddini göstermiştir.



    Yorumlar - Lütfen konu (Kaygusuz Abdal) ile ilgili faydalı olabilecek bilgilerinizi yazarak internette Türkçe bilginin gelişmesine katkıda bulunun. Teşekkür vb. yorumlar yayınlanmamaktadır. Hata bildirme ve diger mesajlariniz için bu linki kullaniniz.