Pakistan, tarihi geçmişi M.Ö. 3 bin yılına kadar uzanan bir ülkedir. Buradaki Büyük İndüs Vadisi Uygarlığı, Moenjodaro ve Harappa’daki kalıntılarda bulunan eski eserlerde kendini göstermiştir.

Pakistan Tarihi

Pakistan, tarihi geçmişi M.Ö. 3 bin yılına kadar uzanan bir ülkedir. Buradaki Büyük İndüs Vadisi Uygarlığı, Moenjodaro ve Harappa’daki kalıntılarda bulunan eski eserlerde kendini göstermiştir. Bu tarih, Mısır’da Nil nehri ve Mezopotamya’da Fırat nehri çevresinde gelişen uygarlıklarla aynı döneme rastlamaktadır. Şimdiki Pakistan’ın kuzeyinde bulunan Moenjodaro uygarlığı parlak döneminde çok gelişmiş yaya yolları, tarım ve ticarete dayalı yaşam tarzı ve kültürü ile hala gizemini korumaktadır.

Aryan Dönemi

M.Ö. 1700 yıllarında bu çok gelişmiş İndus uygarlığı aniden yok oldu. Bu dönem Aryan’ların Sibirya’dan gelerek Ural’lara ulaştıkları dönemdir. Aryan’lar daha sonra, İndus vadisine yerleşerek kendi kültürlerini getirmişlerdir. Ari ırk, Hinduizm’i geleneksel Brahman inançlarından çıkartmış ve Sanskrit dilinin atası sayılan pakrthi dilini kullanmıştır.

Roma Dönemi

M.Ö. 600 yıllarında Budizm’in doğuşuyla hemen hemen aynı dönemde bugünkü Pakistan toprakları Romalı Büyük İskender tarafından işgal edildi. Kısa süren bu işgal Büyük İskenderin burada ölümüyle sona erdi.

Budist Dönem

Hemen arkasından kurulan Maurya imparatorluğu, Kral Ashoka dönemi ile dünyadaki ilk Budist krallık olarak tarihe geçti. Bu dönemde özellikle Peşaver vadisinde Budizm çok yayıldı.

Gandhara Dönemi

M.S. 1. yüzyılda Afganistan’dan gelen Kushanlar, Aral Gölü’nden Hindistan’ın Ganj platosuna; Belucistan’dan Tibet’in Pamir yaylalarına kadar uzanan geniş bir uygarlık kurdular. Bu bölge, günümüzde İpek Yolu olarak bilinen ve Roma’yı Pekin’e bağlayan ticaret yolunun başlangıcı olmuştur. Bu dönemde Yunan - Roma ve Hint sanat tarzı doğarak Gandhara kültürünü oluşturmuştur. Budizm ise Gandhara sanatının gelişmesiyle Orta Asya’daki Karakurum dağlarından Çin ve Tibet’e kadar etkisini sürdürmüştür. Gandhara uygarlığının doğduğu bu topraklar sadece ticari bir merkez değil, aynı zamanda bir eğitim ve dini ziyaret merkeziydi. Burası Budistler için de kutsal sayılan bir yerdi.

M.S. 5. yüzyılda Roma uygarlığının karanlık döneme girmesiyle Beyaz Hunlar bölgeye gelmiş, halkı kılıçtan geçirmiş ve Gandhara kültürünü onarılamaz bir şekilde yok etmişlerdir.

İslamın Gelişi

M.S. 7. yüzyılda Arapların İran’ı işgal etmesinden sonra Muhammed İbni Kasım önderliğindeki kuvvetler, Sind bölgesine kadar gelerek İslam dinini yaymaya başlamış ve yavaş yavaş Hindu’ların etkisini silmişlerdir. 10. yüzyılda Gazneli Sultan Mahmut, kuzeydeki dağlık bölgeyi ele geçirerek Çinlilerin egemenliğini ortadan kaldırmıştır.

Moğol Dönemi

Timurlenk’in Pakistan’ı işgali ile Moğol dönemi başlamıştır. Tatar - Moğol kuvvetleri burada değişime uğramış pagan ve animist inançlarından ayrılarak müslümanlığı kabul etmişlerdir. Hindistan’da gelişen Moğol sanatı bu sıralarda kültür ve edebiyatı, muhteşem binaları, camileri, kaleleri, sarayları ve bahçeleri ile en parlak dönemini yaşamaktaydı. Bu kültürel yapı, Ekber Şah’ın oğlu Cihangir, ve onun büyük oğlu Alemgir (Aurangzeb) zamanında en parlak dönemine ulaşmıştır. Daha sonra taht kavgaları nedeniyle imparatorluk sarsıntıya uğramış, Sih’lerin Pencap’ta ve İngiliz’lerin Bengal’de güçlenmeleriyle Moğol dönemi son bulmuştur. Sih’ler 1840 yılında Keşmir’den Ladakh’a, Gilgit’ten Peşaver’e kadar geniş bir bölgeye hakim oldular.

İngiliz Dönemi

İngiliz’lerin bölgeye ilk gelişleri ise 17. yy. başlarında Ekber Şah dönemine rastlar. İngiliz Krallığının bölgeye bir elçi göndermesinden sonra kurulan ünlü "British East India Company" zamanla gücünü arttırarak gelecek imparatorluğun temellerini atmıştır. 18. yy. ortalarında Moğolların güçlerini kaybetmeleri nedeniyle ticari çıkarlarını korumak gerekçesiyle İngilizler bölgede kuvvet bulundurmaya başladılar. 1757 yılında ilk kez karşı karşıya gelen İngiliz’ler ve Moğol’lar arasındaki ilk çatışmalar İngiliz’lerin üstünlüğüyle sona ermiş, bu olaydan sonra İngiliz’ler hemen her bölgede genişleyerek ilerlemiş, 1849’da Sihleri yenerek Keşmir, Baltistan, Gilgit ve Pencab’ın kuzeyindeki bölgeleri ele geçirmişlerdir. 1843’te ise Sind eyaleti tamamen İngiliz’lere geçmiştir.

İpek Yolu isimli Avrupa - Asya ticaret yolu Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisi ile kesintiye uğramıştı. Deniz yolu ise Portekizli denizci Vasco da Gama’nın Ümit Burnu’nu bulmasıyla açıldı. İngiliz’lerin bu deniz yolu ile bölgeye gelmesiyle eski Moğol kültür ve uygarlığı bırakılarak İngiliz koloni tipi yönetim, kültür ve sanatı ön plana çıktı. Halkın ortak kullanımı için adalet sarayları, polis karakolları, askeri bölgeler, kiliseler ve katedraller yapılmaya başlandı. Bu yapılar, The Mall denilen ve şehrin merkezini oluşturan bölgelerde toplanmaktaydı. Moğol ve Viktoryan tarzındaki bu yapılar, halkın kendi yaptığı binaların mimarilerinde yansımasını bulurken kilise ve katedrallerde, Norman ve Gotik akımın hakim olduğu görülür. Bu dönemde Hıristiyanlık, misyonerliğin de etkisiyle halk arasında yerleşmeye başlamıştır.

İngilizler, otoyol ve demiryolu ağının tamamlanması işine büyük önem verdiler. Dakka’dan Kalküta’ya, Madras, Cochin, Bombay ve Karaçi gibi kıyı şehirlerinden Darjeeling, Keşmir, Belucistan ve Kuzey Batı eyaletlerinin dağlık bölgelerine kadar uzanan geniş bir demiryolu ağı oluşturdular. Bölgeyi doğrudan sömürdükleri hiç kuşkusuz olan İngilizlerin belki de bıraktıkları en iyi miras bu ulaşım ağıdır. Günümüzde bile hem Hindistan’ın hem de Pakistan’ın bu ulaşım ağına çok şey borçlu oldukları kesindir.

Devletin gelişimi

Müslüman’lar, İngiliz döneminde İngiliz’lerin ‘böl ve yönet’ politikası uygulamalarına kurban gitmiş ve hep kayırılan azınlık statüsünde bulunmayı tercih etmişlerdir. Sir Syed Ahmed Khan, kurduğu “Aligarh Birliği” ile ilk İslami hareketi başlatan kişidir. Hindistan’da Kongre Partisinin bağımsızlık mücadelesi verdiği günlerde “İslam Birliği” partinin önemli bir kesimini oluşturmuştur. Müslümanlar, Kongre Partisinin bir Hindu politik hareketi haline gelmesiyle, İngiliz demokratik sisteminin sağladığı hakların da katkısıyla kendi din, kültür ve yaşam tarzlarını korumak amacıyla Hindistan’dan bağlarını kopartmışlardır.

1930’da ayrı bir İslam devleti kurulması fikrini ilk kez ortaya atan Muhammed İkbal’den sonra, Pakistan ismini ilk kez Chovdury Rahmet Ali kullanmıştır. ‘Pak’ kelimesinin temiz, saf; ‘istan’ kelimesinin ise memleket, ülke anlamına geldiği bilinmekle birlikte, bu kelimenin, ülkedeki eyaletlerin baş harflerinin birleşmesinden oluştuğu da söylenmektedir.

Hindistan’dan Ayrılma Dönemi

İslam Birliği’nin politik istekleri İngiliz hükümetinin önüne, çözülmesi imkansız bir sorun olarak çıkmıştır. İngiliz’ler bu sorunun çözümü için Müslüman çoğunluğun bulunduğu yerlerde özerk İslami eyaletlerin kurulması fikrini ileri sürmüşlerse de, bu öneri, hem Müslüman hem de Hindu liderler tarafından reddedilmiştir. Muhammed Ali Cinnah ise ayrı bir devlet kurma isteğinden başka hiç bir öneriyi kabul etmeyen uzlaşmaz tutumuyla bu sorunu çözülemez duruma getirmiştir.

Tek çözümün iki ayrı devlete bölünmek olduğuna karar verilmesiyle birlikte sınırların çizilmesi problemi gündeme gelmiştir. Uzun süren tartışmalardan sonra birçok bölgede anlaşma sağlanmış, ancak Pencap bölgesinin sınırları her zaman tartışmalı olarak kalmıştır. Çünkü bu bölgede Müslüman çoğunluğun yaşadığı Lahore ile Sih’lerin kutsal şehri olan Amritsar’ın birbirine çok yakın bulunması ve hangi şehrin kimin tarafında kalacağının tartışılması gerekmiştir. Sonuçta sınırın bu iki şehrin arasından geçirilmesiyle milyonlarca Müslüman Batı’ya doğru göçe başlamış, bugünkü Pakistan sınırlarında yaşayan milyonlarca Hindu ve Sih ise Doğuya, Hindistan’a doğru harekete geçmiştir. Bu kitlesel göç, her iki tarafın da karşılıklı çatışmalarına, kitle katliamlarına ve linçlere sebep olmuş ayrıca çizilmiş olan sınırlar bugüne kadar tartışmalı olarak kalmış ve günümüzde bile hala devam eden çeşitli çatışmalara yol açmaktadır.

Bu sorunların en olumsuz örneği Keşmir’in durumudur. Bağımsızlık mücadelesi sırasında Keşmir Mihracesi Hari Singh her iki ülkeye de yaklaşmamış ve Keşmirin sınırları “tartışmalı” olarak bırakılmıştır. Mihracenin daha sonra Hindistan ile birleşme anlaşması imzalamasını Pakistan kabul etmemiş ve bölgenin kuzeyini işgal etmiştir. Her iki tarafın da çoğunluğun müslümanlarda olduğunu kabul etmesine rağmen Pakistan ve Hindistan arasında sonu gelmeyen sınır çatışmaları yaşanmıştır.

1990’larda Keşmir’deki Müslüman çoğunluğu destekleyen Pakistan ve bölgede sıkıyönetim ilan eden Hindistan bir zamanlar bir barış ülkesi olan Keşmir’de iç savaş düzeyine varan huzursuzluklar yaşanmasına sebep olmuştur. Bu arada bazı batılı turistler de çatışmalarda hayatını kaybetmiş, böylece Keşmir turistlerin gezi listesinden tamamen çıkmıştır. 2000 yılından itibaren Pakistan ile ilişkileri iyileştirmeye başlayan Hindistan’ın bu sorunu tamamen ortadan kaldıracak barış çabaları içine girdiğini görüyoruz. Bu çabalar arasında Şrinagar ile Muzaffeabad arasında otoyolun açılması, bu otoyolda ulaşımın güvenle yapılması, bölgede turizmin geliştirilmesi gibi öneriler yer almıştır. Bu konudaki görüşmeler hala sürdürülmektedir.

Bengaldeş Sorunu

Pakistan’ın uzun süre karşı karşıya kaldığı önemli bir başka sorun ise ülkenin birbirinden ayrı iki bölge üzerinde kurulmuş olan Batı Pakistan ve Doğu Pakistan adlı iki toprak parçasına sahip olmasıdır. 1947 yılında bağımsızlığın kazanılmasından sonra Pakistan, birbirinden 2.000 km. uzaklıkta olan bu iki bölgeye ayrılmıştı. Bugünkü Pakistan’ı oluşturan Batı Pakistan’ın, günümüzdeki Bengaldeş üzerinde kontrol kurmuş olması karşılaşılan önemli sorunlardan biri olmuştur. Bu iki bölgeyi birbirine bağlayan tek ortak yan ise her ikisinin de Müslüman olması idi. 1970 yılında yapılan seçimlerden Doğu Pakistan’da yerel lider, Mujibur Rahman, Batı Pakistan’da Zulfikar Ali Bhutto kazançlı çıktı. Daha sonra meydana gelen anayasa tartışmaları sonucunda Mujibur Rahman, tutuklanarak hapse atıldı. Bu olayın protesto edilmesi sırasında meydana gelen çatışmalarda Pakistan ordusu katliamlara girişti, kaçan yüzbinlerce Bengaldeş’li mülteci Hindistan’a sığınmak zorunda kaldı. Daha sonra ilan edilen savaşta Pakistan ordusu yenik düşünce Doğu Pakistan, Pakistan’dan ayrıldı ve Bengaldeş ülkesi kuruldu.

Demokrasi Denemeleri

Batı Pakistan’da Zülfikar Ali Bhutto 1977’ye kadar hükümette kalmıştı. Bu tarihte yapılan seçimleri kazanmış gibi görünen gene Bhuttoydu. Ancak General Ziya ül Hak, bir askeri darbe yaparak seçimlere hile karıştırdığı ve muhaliflerinin öldürülmesinde rol oynadığı gerekçeleriyle Bhotto’yu iktidardan indirmiştir. Yapılan mahkemeler sonunda Zulfikar Ali Bhutto suçlu bulunarak tüm dünya kamuoyunun karşı çıkmasına rağmen 1979 tarihinde idam edilmiştir.

1988 yılına kadar yönetimde kalan General Ziya-ül Hak ülkede sıkıyönetim uygulamıştır. Ancak Hindistan ile ilişkilerin en ılımlı olduğu dönem de bu yıllardır. Bu dönemde ülkede dini kurallara dayalı bir yönetim biçimi izlendi ve ülkede zaten güçlü olan tarikatlar, din okulları ve islami cemaatler iyice güçlendi.

Ziya-ül Hakk‘ın kaza mı yoksa suikast mi olduğu hala tartışılan ölümünden sonra Zülfikar Ali Bhutto’nun kızı Benazir Bhutto, seçimleri açık farkla kazanmış ve ilk kez bir Müslüman ülkede bir kadın, başbakan olmuştur. Benazir Bhutto’nun iktidarı da bir çok yolsuzluğa adı karıştığından dolayı sadece 8 ay sürmüştür. Kişisel ihtirası nedeniyle büyük bir popülariteyle atıldığı siyasette kendi öz kardeşini bile mafya aracılığıyla öldürtmekten geri kalmamış olan Benazir Butto, eşi Asıf Zerdari’nin ihalelerde % 10 komisyon alması nedeniyle “yüzde oncu Asıf” diye anılmaya başlanmıştır. Daha sonra 1997 yılında seçimlerden büyük bir zaferle çıkan ve Cemaati İslamiye adlı bir dini cemaatin de desteklediği Navaz Şerif başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştur.

1998 yılında Hindistan birkaç nükleer deneme yapınca Pakistan da hazırda beklettiği nükleer gücünü harekete geçirmiş ve Belucistanın güneybatısındaki tesislerde nükleer silah yapma kapasitesinin bulunduğunu ve bunlardan 5 adedinin başarıyla denendiğini bildirmiştir. Uluslararası tepkiler ve baskılara rağmen nükleer denemelerini sürdüren Pakistan’a uluslararası yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır.

1999 yılında enkaz halinde olan ekonomik durumu bahane eden General Pervez Müşerref, yönetime el koyarak Navaz Şerif’i iktidardan uzaklaştırdı. Müşerref, Hindistan ile ilişkilerini iyileştirme çabasıyla iki ülke arasında tırmanan nükleer yarışı durdurmaya ve Keşmir sorununu çözmeye yönelik olumlu adımlar attı.

2001 yılında Pervez Müşerref’in kendi kendisini başkan ilan etmesi, 11 Eylül olayları ve Amerikanın Afganistan’da Usame bin Ladin’i bulma ve Taliban yönetimini sona erdirme olayları üstüste geldi. Bu dönemde akkılıca bir siyaset uygulayan Perviz Müşerref ülke üzerindeki uluslararası yaptırımları kaldırttı, Hindistan ile sorunlarını büyük oranda çözümledi, buna karşılık dünya devletleri Pakistan’ın nükleer denemelerini görmezden geldiler ama Afganistan harekatında da Pakistan’dan büyük lojistik destek aldılar. muserref

Pervez Müşerref’in bizdeki batılılaşmaya benzer birkaç adım atması ülkede büyük bir tepki oluşturmuştur. Buna rağmen geri adım atmayan yönetim dediğini yaptırmıştır. Örneğin, islami grupların büyük bir çoğunluğu oluşturduğu Pakistan, hafta tatilini Cuma gününden Pazar gününe almayı başarabilmiş bir ülkedir.

Kaynak

http://www.hindistangezi.com/pakistan/paktarih.htm

Yanıtlar