Karl Marx

Karl Marx 1818-1883 yılları arasında ya­şamış ve düşünceleriyle oldukça etkili olmuş olan Alman düşünürü. La Misere de la Philosophie Felsefenin Sefaleti, Das Kapital [Kapital], Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilasophie [Hegel‘in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı], Die Heilige Familie [Kutsal Aile], DIe Deutsch İdeoİogie [Alman İdeolojisi], Manifest der Kommunjstischen Partei [Komünist Parti Manifestosu], Die Klassenkampfe in Frank­reich [Fransa’da Sınıf Mücadeleleri] ve Grundrisse

Karl Marx

<b>Karl Marx</b>

Düşünür
Karl Marx Düşünür
Karl Marx 1818-1883 yılları arasında ya­şamış ve düşünceleriyle oldukça etkili olmuş olan Alman düşünürü.

La Misere de la Philosophie Sefaleti, Das Kapital [1], Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilasophie Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Die Heilige Familie Aile, DIe Deutsch İdeoİogie İdeolojisi, Manifest der Kommunjstischen Partei Parti Manifestosu, Die Klassenkampfe in Frank­reich Sınıf Mücadeleleri ve Grundrisse gibi eserlerin yazarı olan Marx, bir toplum teorisyeni ve düşünürü, fakat aynı zamanda bir filozof olarak, kariyerinin özellikle ilk döneminde yabancılaşma kav­ramı üzerinde yoğunlaşmıştır.

Marx yabancılaşma konusunda Hegel ve Feuerbach’tan etkilenmiş olmakla birlikte, daha sonra da onlardan ayrılmış ve örneğin dini yabancılaşmanın gerçekte yabancılaş­manın yalnızca bir türü veya daha doğru bir deyişle, emaresi olduğunu öne sürmüştür. Yine, o böyle bir yabancılaşma konsepsiyo­nunun, İnsan hayatının hem boş, değersiz ve yabancılaşmış olduğunu ve hem de doğru kavrayış ve sağlam bir yoruma erişil­mesi durumunda, gerçekte yabancılaşmış olmadığını savunmak bakımından olduğunu söyler. Hegel ve Feuerbach, İnsanların sadece kendilerini ve İnsanın yanlış anlayıp yorumladıkları için yabancı­laştıklarını söyler; buna göre, yabancılaşma bir yanılsamanın sonucu ya da kendisi olup, gerekli felsefi bilgeliğe sahip olunduğu zaman, doğallıkla son bulur.

Yabancılaşmanın toplum düzeniyle olan ilişkisini vurgulayan Marx, Hegel ve Feuer­bach’tan yabancılaşmanın nasıl sona erece­ği konusunda da ayrılır: Ona göre, İnsanla­rın modern kapitalist toplumda maruz kaldıkları sistematik yabancılaşma, İnsanın özüne veya gerçekliğe dair bilgelik yoksun­luğunun bir sonucu veya bir yanılsama değil, fakat bütünüyle gerçek bir durumdur. Burjuva toplum düzeninde yaşayan modern İnsan hayatının boş ve anlamsız olduğunu, onun hayatı gerçekten de boş ve anlamsız olduğu, o değerli ve anlamlı bir hayat tarzı­nı kendisi için imkansız hale getiren koşul­larda yaşadığı için, hissetmektedir. Yaban­cılaşma bağlamında temel problem öyleyse, yabancılaşmış bireylerin, özgürleşme yo­lunda, Feuerbach’ta olduğu gibi, düşsel bir­takım engeller değil de, zihindışı, gerçek engeller bulunmasından dolayı, anlamlı, ey­lemde bulunacak, değerli birtakım idealleri hayata geçirecek güçten yoksun olmalarıdır. öyleyse, yapılması gereken şey, öncelikle yabancılaşmayı ayrıntılı bir biçimde tanım­layıp ortaya koymak, ve modern toplumda, yabancılaşmaya yol açan ve İnsanın kendi­sini gerçekleştirmesine ya da özgürleşmesi­ne engel olan koşulların ortadan kalkması için mücadele etmektir. Filozofların şimdiye kadar yalnızca dünyayı çeşitli şekillerde yo­rumladıklarını, oysa artık önemli olanın dünyayı değiştirmek olduğunu söyleyen Marx’ın aklında işte bu mücadele, İnsanın yabancılaşmayı aşıp, özgürleşebilmesi için mücadele etmek vardır.

Yabancılaşmış bir İnsanın hayatını “İnsanın özüne” aykırı bir hayat tarzı veya İnsan doğasına uygun düşmeyen bir yaşam şekli olarak tanımlayan Marx, eserinin çeşitli yer­lerinde, işçilerin ürünlerinden uzaklaşıp, on­lara yabancılaştıklarını; onların içinde çalış­tıkları çevreyle yabancı ya da düşmanca bir ilişki içinde bulunduklarını; icra ettikleri işi, o doğal İnsani arzu ve özlemlerine en azın­dan ilgisiz olduğu için, kendilerine yabancı bir şey olarak deneyimlediklerini; işbölümü­nün, İnsanları katı kategorilere ayırması ve İnsanların faaliyetlerini birbirleriyle yabancı bir ilişki içine sokmasından dolayı, yabancı­laştırıcı bir sürece tekabül ettiğini; iktisadi sistemin, İnsanları başka insanların ihtiyaç­larına karşı kayıtsız hale getirerek, birbirle­rine yabancılaştırdığını söyler.

<b>Karl Marx</b>

Düşünür
Karl Marx Düşünür
Marx’ın yabancılaşma anlayışı, şu halde, onun İnsan doğasına veya İnsanın özüne dair görüşlerine bağlıdır. Ona göre, İnsanın özünü belirleyen birinci unsur, onun her şey­den önce bir türün, yani İnsan türünün üyesi olan ve bu durumun bilincinde olan bir var­lık olmasıdır. İkincisi, İnsan yine özü gere­ği, başka İnsanlarla karşılıklı ilişki içinde bulunan bir sürü hayvanı ya da sosyal var­lıktır. Üçüncüsü, İnsan nesnel bir varlıktır; dolayısıyla, o, içine kapanmak yerine, dış dünyaya yönelir ve kendisini üretim yoluyla ya da emeği sayesinde gerçekleştirir; yani, İnsan alet yapan, üreten bir varlıktır. Bunun­la birlikte, onda üretim kavramı İnsanın diğer özsel güçlerini dışta bırakmaz; nite­kim, İnsanın kendisini rasyonel olarak belir­lemesi, bilim ve sanatsal faaliyet, Marx’ta Özgür İnsanın üretiminin özsel bir bileşeni olmak durumundadır. 1- Evrensel, 2- Özgür, 3- Bilinçli (ya da rasyonel olarak kontrol edilen), 4- Toplumsal açıdan üretici faaliye­te, sadece insan yetilidir. Beşinci bir kapasi­te ya da üst kapasite ise, 5- Çok sayıda beceri ve meziyetin, biri ya da ikisinin etkin gelişi­mini ihmal etmeden, geliştirilme, yani bü­tünsel gelişme kapasitesidir.

İnsan, Marx’a göre, kapitalist düzende söz konusu özsel niteliklerinden uzaklaşır, özüne yabancılaşır. Yabancılaşmanın bütün boyutlarıyla vuku bulduğu yer, paradoksal olarak, dinamik üretkenliğiyle, herkesin ih­tiyaç duyduğu her şeye sahip olabileceği bir toplum düzeni yaratmaya fazlasıyla elverişli durumda olan burjuva kapitalist düzeni­dir. İşçi bu düzende her şeyden önce emeği-ne yabancılaşır. İşçi kapitalist düzende, yoğun işbölümünden dolayı, üretim eylemi­ne de yabancılaşır. Marx’a göre, kapitalist düzende, üretim, eylemleri mühendislik he­saplarına göre dikkatlice ayarlanan veya be­lirlenen bir kollektif işçi tipi sayesinde arttırılır. Üretim süreci büyük bir titizlikle planlanır, çok çeşitli işlemler birbirlerinden ayrılıp bağımsız hale getirilirken, işçiler de başat özelliklerine göre sınıflanır ya da gruplanırlar. İşçi artık üzerinde en küçük bir etkisinin bulunmadığı üretim faaliyetinde basit bir vida sıkıcısıdır. Çok daha önemlisi işçi kapitalist düzende emeğinin ürününe yabancılaşır. Çünkü o kendi ürettiği ürünün şöyle ya da böyle, en sonunda tahakkümü altına girer. Bu üç düzeyde yabancılaşma, Marx’ta yabancılaşmanın birinci boyutunu ortaya koyar: Tinsel yabancılaşma, yani bi­reylerin kendilerini olumlayamamaları, doğrulayamamaları ve fiilen gerçekleştire­memeleri durumu. Böyle bir yabancılaşma hali içinde, hakiki bir hayatın, dolu dolu bir yaşamın bütün içeriği boşalır, İnsanlar sade­ce hayatlarının değil, fakat kendilerinin de boş ve değersiz olduğu hissine kapılırlar.

Yabancılaşmanın İnsanın türsel varlığına veya başka İnsanlara yabancılaşmasıyla il­gili olan dördüncü düzeyi, bize yabancılaş­manın ikinci boyutunu, özgürleşmenin önündeki, kişisel olmayan veya anonim bir nitelik arzeden engelleri gözler önüne serer: Toplumsal yabancılaşma. İnsanın özünü ya da türsel varlığını ancak başkalarıyla ahenk­li ilişkiler içinde, bireylerin özgürce geliş­me ve hareket etme koşullarını hazırlamış bir cemaat hayatında veya komünal bir ya­şamda gerçekleştirebileceği dikkate alınır­sa, toplumsal yabancılaşma bireyin, kendi varlığının gerçek hayattaki görünümüne uygun düşen bir toplumsal toplumsal zeminden yoksun kalması anlamına gelir. Ni­tekim, İnsanlar arasındaki şeyleşmiş ilişkile­re, der Marx, ancak bu maddi güçleri kendilerine bağımlı kılan ve işbölümünü kaldıran bireyler son verebilir. Bu da cema­at veya hakiki toplum olmadan mümkün de­ğildir. Her birey kendi yeteneklerini her yönde geliştirme araçlarına yalnızca topluluk içinde sahiptir; dolayısıyla, kişisel öz­gürlük yalnızca cemaat içinde mümkün hale gelir.”

Toplumsal yabancılaşma, Marx’a göre, kapitalizmde farklı şekillerde ortaya çıkar. Bunlardan biri, sadece işçiler arasında değil, fakat aynı zamanda kapitalistler arasında da söz konusu olan rekabet olgusudur. Marx, kapitalizmde üretim araçlarını elinde bulun­duran kapitalistleri harekete geçiren ya da güdüleyen en önemli şeyin, onların olabildi­ğince çok kazanç elde etme arzuları olduğu­nu söyler. Kapitalistler, bu amaca ulaşabil­mek için, ya yeni teknikler icat etmek ya da elde olanları geliştirmek suretiyle üretim araç ve teknolojilerini sürekli olarak geliştir­mek durumunda kalırlar. Bu gelişmenin top­lum üzerinde 1 eskiye oranla çok daha fazla mal üretilmesi ve böylelikle de, üretim mik­tarının mütemadiyen artması ve 2 teknolojik gelişmenin benzeri meslek ya da işleri icra eden İnsan sayısının sürekli olarak azalması­na neden olması yoluyla yoğun bir etkisi olur; buna göre, maliyet azalırken, kapitalis­tin karı artar. Söz konusu üretim artışı sonu­cunda ortaya çıkan bu iki karşıt eğilim, rekabetle daha da belirginleşir. Daha fazla mal satmak ve böylelikle daha çok kar etmek isteyen iş adamı rakiplerini aşmak, alt etmek durumundadır. O bunun için fiyat kıran. Aynı üretim teknolojisinden rakipleri de yararlanacağı için, kapitalistin maliyeti biraz daha düşürebilmesinin tek yolu, Marx’a göre, emeğin payının, işçiye ödenen ücretin düşürülmesidir. Makineleşmeden do­layı zaten artan bir işsizlik söz konusuyken, işçiler bu yeni durum karşısında, varolan işler için kendi aralarında kıyasıya bir rekabete girer ve daha az ücretle çalışmayı kabul ederler. Başka bir deyişle, Marx’a göre, kapitalist sistemde İnsanlar sadece zen­gin olmak için değil, fakat karınları doyura­bilmek için de, birbirlerini ezer ve adeta yer­ler.

Toplumsal yabancılaşmanın başka bir gö­rünümü ise, Marx’a göre, her türden feti­şizmdir. O modern kapitalist toplumun yal­nızca teknolojiye değer vermekle kalmayıp, teknoloji tarafından üretilen nesnelere taptı­ğını da söyler. Bu düzende İnsanlara göste­rilen saygı, verilmesi gereken değer, tekno­lojiye ve teknoloji tarafından üretilen nesnelere verilir. Böylesine gerçek bir feti­şizm içinde, İnsanlar birbirlerini değeri ol­mayan makine ya da araçlar olarak görürlerken, makineler de tanrılaştırılır. Kapitalist toplum düzeni, şu halde, İnsanları birbirle­rinden tümden uzaklaştıran, toplumun İnsan için dayanılmaz hale geldiği, ahlaksız bir düzendir.

Marx kapitalizm eleştirisinden veya ka­pitalist toplum düzeninde yabancılaşmanın boyutlarına dair analizinden üç sonuca ya da teze ulaşır: 1- Kapitalist toplum düzeninde yaşayan İnsanların çok büyük bir çoğunluğu yabancılaşmıştır. 2- Bu yabancılaşmanın temel nedenleri, kapitalist üretim tarzı hakim olduğu veya varlığını devam ettirdiği sürece ortadan kaldırılamaz; dolayısıyla, yabancılaşmış insanların, bu düzende özgürle­şebilmeleri ya da kendilerini gerçekleştire­bilmeleri mümkün değildir. 3- Dolayısıyla, yabancılaşma ancak post-kapitalist bir düzen veya üretim tarzında ortadan kalkabilir; İnsan yalnızca burada özgürleşebilir.

Marx, kendisinde İnsanın her şeye yaban­cılaştığı bir sosyal düzen olarak tanımladığı kapitalizmin yıkılması gerektiğini ve kapita­lizmin yıkılışının yalnızca devrim, yani şid­det yoluyla olacağını söylemiştir. Kapita­lizmden sosyalizme geçişin barış yoluyla gerçekleşememesinin nedenini Marx, devle­tin, toplumun zenginliğini kontrol altında bu­lunduran egemen sınıf tarafından kullanılan bir araç olduğu görüşüyle açıklar. Egemen sınıf bu araç ya da aygıtı, kitleleri sömürmek amacıyla kullanır. Devletin tüm öğe ve bi­rimleri, Marx’a göre, statükoyu korumak için düzenlenmiş, yani egemen sınıfın iktida­rını sürdürebilmesi için ayarlanmıştır. Mah­kemeler, polis ve hatta hükümet, Marx’a göre, yönetici sınıfın çıkarlarını korumak için vardır. Bunlar, bir başkaldırıyla karşıla­şıldığı takdirde, hemen bastırırlar. Bundan dolayı, proletaryanın devrim dışında bir yolla egemen olabilmesi mümkün değildir.

İlgili konuları ara

Yanıtlar