Peygamber bir dinde Tanrı’nın mesajlarını ve buyruklarını insanlara ileten elçi. Peygamber sözcüğü Türkçe'ye Farsça'dan gelmiştir. Kökeni olan peyam, haber anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Peygamber, "Haber Getiren" gibi bir anlam taşımaktadır. Tanrı inancına sahip ve dine inanan insanlar, Peygamberlerin Yaratıcı olan Allah'tan bir mesajla, haberle geldiğine inanırlar. Benzer bir anlama gelen Arapça'daki "Nebi" (نبي) sözcüğü, yine haber demek olan "nebe" kökeninden türe

PEYGAMBER (türkçe) anlamı
1. (Peyamber) f. Allah'tan haber getiren. Allah'ı
2. âhireti
3. zararlı ve faydalı şeyleri tanıtan. Nebi. (Bak: Mefhar-ı kâinat
4. Muhammed (A.S.M.)
5. Nübüvvet
6. Resül)
PEYGAMBER (türkçe) anlamı
7. tanrı'nın buyruklarını bildiren kimse
8. yalvaç
9. elçi
10. resul
nebi.hazreti muhammet.
PEYGAMBER (türkçe) anlamı
11. (Farsça) - Allah tarafından kullarına haber götürmekle görevlendirilmiş seçkin insan. Nebi
12. Rasul. - Yalnız Peygamberlere mahsus bir isimdir.
PEYGAMBER (türkçe) ingilizcesi
1. n. prophet
2. seer
PEYGAMBER (türkçe) fransızcası
1. prophète/prophétesse [le][la]
PEYGAMBER (türkçe) almancası
1. n. Prophet
2. Seher

Peygamber hakkında bilgiler

Peygamber bir dinde Tanrı’nın mesajlarını ve buyruklarını insanlara ileten elçi. Peygamber sözcüğü Türkçe'ye Farsça'dan gelmiştir. Kökeni olan peyam, haber anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Peygamber, "Haber Getiren" gibi bir anlam taşımaktadır. Tanrı inancına sahip ve dine inanan insanlar, Peygamberlerin Yaratıcı olan Allah'tan bir mesajla, haberle geldiğine inanırlar. Benzer bir anlama gelen Arapça'daki "Nebi" (نبي) sözcüğü, yine haber demek olan "nebe" kökeninden türemiş bir sözcüktür. "Resul" ise ( رسول: Risalet eden/edici) "Elçi" demektir. Hz. ile belirtilen "Hazret" sıfatı yüksek bir saygı ifadesi olup başta Arapça, Türkçe ve Farsça'da mutlaka peygamber isimleri önüne konulmakdaysa da Batılı kültürde böyle bir zorunluluk hissedilmez. Doğrudan "Jesus", "Mohammad" , "Moses" gibi ifadede bulunulur. Ancak yine bazen "His Holiness" olarak "Hazret"in karşılığı kullanılabilmektedir.

İslam inancı açısından, peygamberlerle diğer insanlar arasında maddi yaşayış bakı­mından bir ayrılık, insan olmak bakımından bir farklılık yoktur. Peygamberi diğer insan­lardan ayıran şey, masum olmak ve günah işlememek, güvenilir olmak, doğru sözlü ve anlayışlı olmak ve mesajları iletmek gibi özelliklere sahip olmak bakımından Tanrı tarafından seçilmiş olma durumu ve vahiy­dir.

Haber getiren kişi. Allahu Teala'nın kullarına emir ve yasaklarını bildirmek ve onlara hakkı, doğruyu ve yanlışı açıklamak üzere seçip görevlendirdiği ilahi elçi. Kur'an-ı Kerim' de; "nebi" veya "enbiya", bazan da "resul" veya "rusul" diye geçer.

"Nebi", arapça bir kelime olup, "nebe' " kökünden türetilmiştir. Muhbir, yani "haber verici" anlamına gelir. Ancak nebe', herhangi bir haber değil; bize bildirilen fevkalade değerde, çok önemli bir haber, bir tebliğ demektir. Nebe', yalnız, doğruluğunda hiç şüphe olmayan bir haber için kullanılabilir (Rağıb el-Isfahani el-Müfredat, Nebi maddesi). Nebi'nin manası, Allah'ın, seçtiği kullarına ilahi haberinin, vahiy yoluyla ulaşması ve vahyine muhatab olmasıdır. Kelime, Allah ile peygamberi arasındaki alakayı, yani vahyi ve haber vermeyi açıklıyor (Sait Ramazan el-Buti, Kübra el- Yakiniyyat el-Kevniyye, s. 172).

Bazı dilciler, "nebi" kelimesinin "yükseltilmiş" manasında olan "nübüvvet" kelimesinden geldiğini ileri sürerler.

Diğer bir kısım dilciler ise, "nebi" kelimesine, Allah (c.c) ile akıl sahibi kulları arasında bir elçi veya, "Biz insanlara, Allah Teala'nın vahy-i ilahisini bildiren kimse" manası verirler. Nebi'nin çoğulu "enbiya"dır. Peygamberlere, ilahi emir ve yasakları, hüküm ve haberleri insanlara bildirdikleri için "enbiya" denmiştir (İbn Manzur, Lisanul-Arab, Nebi mad.; et-Taftazani, Şerhu'l-Makasıd, II, 128).

Kur'an-ı Kerim'de "nebi" yerine "resul" de geçmektedir. Arapçada "irsal" kelimesinden alınan "rasul", gönderilen kimse, haberci, elçi anlamına gelmektedir. Allah (c.c) tarafından, insanları irşad edip onları doğru yola yöneltmek için gönderilmiş olduklarından, peygamberlere, "rüsul-i kiram, mürselin" denmiştir (el-Müfredat, Resul mad., Lisanul-Arap, Resul maddesi).

Bu esasa göre; nebi ve resul kelimeleri, aynı manaya gelen, arapçada iki (müteradif) eş anlamlı isimdir. Peygamberlere, Allah'dan önemli haber (vahy) aldıkları için "nebi"; aldıkları haberleri gönderildikleri insanlara bildirdikleri için de "resul" denir. Onların en önemli görevi, kendilerine indirilen ilahi vahyi tebliğ etmektir. O halde risaletin manası Allah Teala'nın, seçtiği kullarından birini ilahi hüküm veya şeriatini başkalarına tebliğ etmekle mükellef tutmasıdır. Bu kelime, peygamber ile diğer insanlar arasındaki alakayı açıklamaktadır. O da, irsal (gönderilme) ve elçilik kavramıdır.

Bu esasa göre, peygamberlerin iki görevi vardır. Bunlardan Allah (c.c) ile özel ilişkisine "nübüvvet"; insanlarla olan "ilahi görev" ilişkisine de "risalet" denmektedir. Nebi ve resul kelimeleri bu iki ilişkiyi ifade etmektedir (bk. el-Buti, a.g.e., s. 173).

Çoğunluk Kelam alimlerine göre ise "resul" kelimesi, lugat manası bakımından "nebi" kelimesinden daha geniş ve şümullüdür. Çünkü melekler de, ilahi haberler taşıdıklarından, onlara da "İlahi haberciler" anlamında "resul" denmektedir. Bu görüşte olanlara göre, kendisine ilahi kitab ve müstakil şeriat verilen peygamberler "resul" diye anılırlar. Bu bakımdan, her resul aynı zamanda bir nebidir. Fakat her nebi, resul değildir. Bunlara göre; ikisi arasında, -mantık diliyle"umum-husus-mutlak" ilişkisi vardır. Çünkü nebi; tebliğle mükellef olsun olmasın, Allah Teala'dan vahiy yoluyla her hangi bir emir alan kimsedir. Eğer o, belli bir şeriatı (hu*** sistemini) veya bir Kitabı tebliğ etmekle mükellef tutulursa, o peygambere aynı zamanda "resul" denir. Her iki grubun da Kitab ve Sünnet'ten delilleri vardır. Sonuç olarak, nebi ve resul şöyle tarif edilebilir: "Allah Teala'nın seçtiği ve onu Cibril (a.s.) vasıtasıyla (uyanık iken) vahyettiği şeyleri insanların hepsine veya belli bir topluluğa Allah'ın emriyle tebliğ eden bir insandır (Nebi ve resul kelimelerinin terim anlamı, aralarındaki fark ve deliller için bk. et-Taflazani, Şerhul-Makasıd, II/128, el-Cürcani, Şerhul-Mavakıf, III, 173-174; İbnul-Hümam, Şerhul-Müsayere, 198; Kadı İyad, eş-Şifa, I/210; ed-Devvani, Celal-Şerhul-Akaidi'l-Adudiyye, 3; Mustafa Sabri, Mevkiful-Akli vel-İlmi vel Âlem, Kahire 1950, IV/40; el-Buti, a.g.e., 173). Peygamberlere İman ve Önemi

Kur'an-ı Kerim'de zikredilen birçok ayetlere ve Peygamberimiz (s.a.s)'in bazı sahih hadislerine göre Allah Teala'nın razı olduğu yegane hak din olan İslam'da iman esaslarından biri de, Allah (c.c.) tarafından insanları irşad ederek onlara doğru yolu göstermek için gönderilen bütün peygamberlere iman etmektir. Bu ortak esas, İslamda iman esasları arasında yer alan çok önemli bir rükündür. Çünkü "meleklere" iman edilmeden, "İlahi kitaplara" inanmak mümkün olmadığı gibi, bu kitabları insanlara tebliğ etmekle görevli ve sorumlu olan "Peygamberlere" iman edilmeden de, mukaddes kitablara iman etmek mümkün değildir.

Gerçek şudur ki; peygamberlik müessesesine inanılmadan din, yani ilahi emir ve yasaklar söz konusu olmaz. Çünkü peygamberler, Allah Teala'nın insanları irşad için gönderdiği birer ilahi elçi olarak kendilerine vahyolunan ilahi hükümleri, emir ve yasakları yalnız tebliğ etmekle kalmazlar; aynı zamanda bu hükümleri kendi nefislerinde aynen tatbik eder ve günlük hayatımızda fert ve toplum olarak nasıl uygulayacağımızı gösterirler. Peygamberler, herkes tarafından takip edilebilecek üstün vasıflı, yüksek ahlaklı, kamil ve örnek insanlardır. Onlar, her hususta çok güzel birer örnek oldukları için, insanları kolayca etkiler, onlara Allah sevgisi ve O'na imanı aşılar ve peşlerinden sürükleyerek hayatlarında esaslı değişiklikler yaparlar. Çünkü nefsi ve aklı ile başbaşa olan insanların ıslahı ve doğru yola yöneltilmeleri, ancak yine birer insan olan, günahlardan arınmış (masum) peygamberlerin önderliğinde başarılabilir. Onun içindir ki, melekler insanlara değil, yalnız peygamberlere elçi olarak gönderilmişlerdir: "(Onlara) de ki: Eğer yeryüzünde yaşayıp huzur içinde dolaşanlar melekler olsaydı, muhakkak Biz, onlara gökten melek bir peygamber indirirdik" (el-İsra, 17/95).

Kur'an-ı Kerim'in bildirdiğine göre, peygamberlik müessesesi ve ilahi kitaplar Allah Teala'nın insanlara lutfettiği manevi bir hediye (mevhibe-i ilahiyye)dir. Âlemleri yaratan Allah (c.c) insanlar ve milletler arasında bir fark gözetmeden, onların her birine maddi sayısız nimetler ve çeşitli rızıklar verdiği gibi, ruhi bir gıda, manevi bir nimet olarak peygamberlik nimetini de aynı ilahi esasa göre insanlık alemine ihsan etmiştir. Bu yönden peygamberlik, lutfu ve rahmeti sonsuz olan Rabbulalemin'in bütün dünya milletlerine dağıttığı ilahi bir hediyedir. Madem ki insanlar hidayet yolunu bulmak, hak ve adalet üzere kurulan ilahi nizamı öğrenerek hayatlarında uygulayabilmek için Allah (c.c) tarafından seçilerek gönderilen masum (günahsız) peygamberlere ve onlara indirilen ilahi vahye muhtaçtırlar; o halde bütün insanların Rabbı, Halık ve Razıkı olan Allah Teala, elbette ki kulları arasında ayırım yapmadan, her millete kendi içinden seçtiği peygamberler gönderecektir. Nitekim bu husus Kur'an-ı Kerimde şu ayetlerle açık olarak beyan edilmiştir: Hiç bir millet yoktur ki, kendi içinde (onları Allah azabıyla) korkutan biri (bir peygamber) gelip geçmiş olmasın" (el-Fatır, 35/24), Her milletin bir peygamberi vardır" (Yunus,10/47. Ayrıca bkz. en-Nahl 16/36; er-Rum, 30/47; ez-Zuhruf, 43/6; er-Ra'd 13/8; İbrahim,14/4; el-İsra,17/15).

Bütün peygamberler bu yüce görevi eksiksiz olarak yapabilecek ve kendilerine vahyolunan ilahi hükümleri insanlara tebliğ edebilecek kudret ve kabiliyette yaratılan mümtaz ve sadık kullar, Allah tarafından seçilen ilahi elçilerdir.

Kur'an-ı Kerim, müslümanlara, yalnız İslam Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.s)'e değil, dünya milletlerine zaman zaman gönderilen bütün peygamberlere de inanmayı emretmektedir. el-Bakara süresinde; Deyiniz ki biz Allah'a, bizlere indirilen (Kitab)'a; İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve oğullarına indirilenlere; Rableri tarafından Musa ve İsa ya verilenlere iman ettik. Onları biribirinden (peygamber olarak) ayırmayız” (el-Bakara, 2/136) buyrulmaktadır. Ayette geçen "nebiyyun" kelimesi ile, daha önce gönderilen diğer peygamberlerin kastedildiği anlaşılmaktadır.

İşte İslam dini, bütün peygamberlere inanmayı, "iman esasları"ndan ve İslamın temel prensiplerinden saymakla (bkz. el-Bakara, 2/177 ve 285, en-Nisa, 4/ 136), hiç bir dinin erişemediği derecede şumullü bir insanlık dini olmak vasfını kazanmaktadır. Bütün dünya milletlerine hitap etmek suretiyle de, insanları bütün beşeriyeti içerisine alan bir kardeşliğe, sulh ve sukuna, saadet ve selamete davet etmektedir. Bu bakımdan, her müslüman icmali olarak (kısaca); başta Hz. Muhammed (s.a.s) olmak üzere, daha önce gönderilen bütün peygamberlere; tafsili olarak da, Kur'an-ı Kerim'de isimleri zikredilen peygamberlerin her birine ayrı ayrı iman etmeleri, ayrıca, Allah (c.c) tarafından önceki milletlere gönderilen ve adları bildirilmeyen bütün peygamberlere toplu olarak iman etmeleri gerekir (el-Buti, a.g.e.,186-191; Ali Arslan Aydın, en-Nübüvve Fil-Kur'an ve İnde Felasifetil-İslam, Kahire 1958, s. 5-9 ve İslamda İman ve Esasları 6. Baskı, İstanbul 1990, s. 184-187).

Kur'an-ı Kerim'de bildirildiğine göre, bütün insanlık alemine ve bütün milletlere hitab etmek üzere gönderilen peygamber, yalnız Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Hz. Muhammed (s.a.s) ilk peygamber Hz. Adem'den itibaren zaman zaman çeşitli milletlere gönderilen peygamberlerin en büyüğü ve sonuncusudur. O, peygamberler zincirinin son altın halkasıdır, Hatemül-Enbiya'dır. O'ndan sonra artık peygamber gönderilmeyecektir. Bu, İslamın ve en son Mukaddes Kitab Kur'an'ın bildirdiği bir gerçektir:

Biz seni, ancak bütün insanlara müjdeci ve (Allah ozabı ile) korkutucu olarak gönderdik" (es-Sebe; 34/28);

"De ki, (Ya Muhammed): Ey insanlar! Ben göklerin ve yerin mülkü olan Allah'ın, size, hepinize gönderdiği peygamberiyim" (el-A'raf, 7/158). Hz. Muhammed (s.a.s)'den başka hiç bir peygamberin bütün dünya milletlerinin hepsine birden gönderildiğine dair ne Kur'an'da, ne de başka bir kutsal kitabda açık bir ayet bulunmamaktadır.

Peygamberlerin Adedi ve İsimleri Kur'an-ı Kerim'de her millete mutlaka kendi içinden seçilen bir peygamber gönderildiği açıkça beyan edilmiş ise de, (el-Fatır, 35/24; Yunus,10/47; el-İsra, 17/15) peygamberlerin adedi ve her birinin ismi bildirilmemiştir. Nitekim en-Nisa süresinde (4/ 164)

"Peygamberlerin bir kısmını bundan önce sana haber verdik, bir kısmını ise haber vermedik" buyurulmuştur. Gerçi peygamberimizin bir sahih hadisinde yüz yirmi dört bin gibi bir sayıdan bahsedilmiş ise de; bu adet kesin değildir. Kur'an'da yalnız 25 peygamberin isimleri zikredilmiştir. Bunlar, Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, ishak, Yakub, Yusuf, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yünus, İlyas, İlyesa, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Muhammed (s.a.s) hazretleridir.

Ehl-i Sünnete göre; peygamberlerin sayılarını tahdid etmemek daha doğrudur. Çünkü sayının tespit edilmesi halinde, eğer rakam büyük olursa, gerçekte enbiyadan olmayanların peygamber sayılanlar içine katılması; eğer küçük olursa, enbiyadan olanların peygamberlerden sayılmaması gibi bir durumla karşı karşıya kahnabilir (bkz. et-Taftazani, Şerhul-Akaidi'n-Nesefıyye ve Havaşihi, s. 460-465; Aliyyul-Kori, Şerhul-Fıkhıl-Ekber, s. 102-104: Abdurrahman el-Ceziri Tavdihu'l-Akaid Fi İlmi't-Tevhid s. 136-138).

Peygamberlerin Sıfatları

Bütün peygamberler Allah Teala tarafından seçilip ilahi elçiler olarak insanlara gönderildiklerine göre, hepsi birbiriyle kardeş gibidirler. Onlar bir ailedendir ve bir tek cemaattır: Bütün peygamberler doğru sözlü, sadık, emin, akıllı, sağlam karakterli, uyanık kalpli, yüksek ahlaklı, dünyada ve ahirette itibarlı ve Allah'a en yakın olan sevgili kullar, ilahi elçilerdir.

Onların diğer insanlardan ayn, kendilerine ait ortak bazı sıfat ve özellikleri vardır. Bu sıfatlar sayesinde yüce yaratıcı ile kulları arasında elçilik yapma liyakatını kazanmış olurlar. Allahu Teala şöyle buyurur: "Allah, peygamberliğini kime ve nereye vereceğini daha iyi bilir" (el-En'am, 6/l?4). Bütün peygamberlerde ortak olan sıfatları şu beş maddede toplamak mümkündür: Emanet, sadakat fetanet, ismet, tebliğ.

1. Emanet Sözlükte, güvenmek, emin olmak, korkmamak ve güvenilir olmak anlamında bir mastardır.

Emanet, peygamberlerin kudsi görevlerini yerine getirmek hususunda ve her konuda emin ve güvenilir olmalarıdır. Bütün peygamberler son derece emin, güvenilen dürüst ve seçkin şahsiyetlerdir. Onlardan asla her hangi bir hiyanet meydana gelmez. Çünkü, Allah Teala, ilahi vahyini, peygamberlik şeref ve vazifesini hainlere değil, ancak her bakımdan emin olan sadık kullarına verir. Peygamberlerini bu gibi emin, sadık ve dürüst kulları arasından seçer. Şüphe yok ki Allah (c.c) peygamberlik derecesine kirnin daha layık olduğunu en iyi bilendir.

Kur'an-ı Kerim'de, geçmiş peygamberlerin emanet sıfatlarından söz eden ayetler vardır: Hud peygamber, kavmine şöyle demişti: "Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım" (el-A'raf, 7/68). eş-Şuara Suresi'nde Nuh, Hud. Salih, Lut ve Şuayb peygamberlerin kavimlerine, "Şüphesiz ben, size gönderilen emin bir peygamberim" dedikleri zikredilir (bkz. 26/108, 125, 143, 162, 178).

Peygamber olmadan önce Hz. Musa için Şuayb aleyhisselamın iki kızından biri şöyle demiştir: "Babacığım, onu ücretle çalıştır. Çünkü o, ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir bir adamdır" (el-Kasas, 28/26). Hz. Musa, Medyen'den Mısır'a peygamber olarak dönünce Firavun'un kavmine şöyle demişti: "Allah'ın kullarını bana bırakın. Çünkü ben size gönderilmiş emin bir peygamberim" (ed-Duhan, 44/18).

Hz. Muhammed de gerek peygamberlikten önce ve gerekse peygamberliği sırasında toplum içinde en güvenilir bir üstün kişiliğe sahipti. Bu yüzden Mekke'de Kureyş toplumu ona "el-Emin" lakabını takmışlardı. Nitekim peygamber olmadan beş yıl önce yapılan Kabe tamiri sırasında Hacerul-esved'in yerine konulması şerefini paylaşamayan, Kureyşliler arasında, çatışmaya varabilecek bir anlaşmazlık çıkmıştı. Bu arada Ebu Ümeyye Velid b. Muğire'nin, "Şu kapıdan ilk mescide girecek olanı hakem yapınız" teklifi kabul edildi. Biraz sonra, belirtilen Benü Şeybe kapısından 35 yaşlarındaki Hz. Muhammed'in girdiği görüldü. Kureyşliler topluca "İşte el-Emin, güvenilir kimse, onun hakemliğine razıyız" dediler (İbn İshak, İbn Hişam, Sire, Beyrut 1391, I, 209; İbn Sa'd, Tabakat, I, 146; Abdurrazzak, el-Musannef, V, 319; İbnül-Esir, el-Kamil, Beyrut 1385/1965, II, 45; Taberi, Tarih, Mısır 1.326, II, 201).

2- Sıdk Sıfatı

Sıdk, peygamberlerin, ilahi hükümleri, emir ve yasakları insanlara tebliğde ve verdikleri her türlü haberde doğru sözlü, sadık olmalarıdır. Peygamberlerin yalan söylemeleri (kizb) asla caiz değildir. Aksi halde, insanları kendilerine inandırmaları ve onları irşad ederek doğru yola sevketmeleri mümkün olmaz. Çünkü yalan söylemek, büyük bir günah olduğundan, pey'gamberlerin "ismet" ve "emanet" sıfatlarıyla bağdaşmaz. Oysa Allah Teala onların peygamberlik iddialarını tasdik etmek için her birine "Mucizeler" veriyor ve onunla adeta, "Kulum, peygamberlik iddiasında ve bendendir diye bildirdiklerinde sadıktır" diyor. Hak Teala'nın yalancıları tasdik etmesi aklen mümkün olmadığına göre, peygamberlerin sıdk (doğruluk) sıfatı ile vasıflanmaları vacib; yalan söylemeleri ise imkansızdır.

Kur'an-ı Kerim'de Allah, peygamberlerini doğruluk vasıflarıyla methetmiştir: "Ey Muhammed! İnsanlara Kur'an'daki İbrahim kıssasını anlat. Şüphesiz ki o, özü sözü doğru, sıddik bir peygamberdi" (Meryem, 19/41);

"Kitapta İdris'i de zikret. Çünkü o, çok doğru bir rıebi idi" (Meryem, 19/55); Hiç bir peygambere kavmi; "biz seni daha önce yalancı tanıyorduk" diyememiştir.

Peygamberlerin emanet sıfatı, onların diğer insanlarla münasebetlerinde güvenilir olmaları yanında; asıl vahiy üzerinde emin olmayı, Allah'ın emir ve yasaklarını insanlara değiştirmeden, arttırıp-eksiltmeden tebliğ etmesidir. Kur'an'da, "O Peygamberler Allah'ın gönderdiklerini tebliğ ederler, O'ndan korkarlar ve O'ndan başka hiç bir kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak Allah yeter" (el-Ahzab, 33/39) buyurulur. Bir peygamberin emanete hıyanet etmesi, O'nun kutsal görevi ile bağdaşmaz. "Bir peygamber için emanete hıyanet etmek olur şey değildir” (Âl-i İmran, 3/161)

3- Fetanet Sıfatı

Fetanet, peygamberlerin üstün bir akıl ve zekaya, kuvvetli bir hafıza ve yüksek bir ikna gücüne sahip olmalarıdır. Her peygamberin, şerefli ve yüce olduğu kadar da ağır ve çok mesuliyetli olan peygamberlik görevini eksiksiz ve mükemmel bir şekilde yerine getirebilmesi için, böyle üstün bir zekaya ve yüksek vasıf ve yeteneklere sahip olması gerekir. Aksi halde, gönderildikleri milletlere karşı kuvvetli hüccet (kesin delil) ikame edemez, onları ikna veya ilzam işin gerekli güzel mücadeleyi yapamazlar; kendilerine inananları irşad ederek onları hak ve hidayete sevkedemezler.

O halde peygamberler, en akıllı, en zeki ve en kaabiliyetli mümtaz şahsiyetlerdir. Haklarında zayıf akıl ve zayıf hafıza, delilik ve gaflet gibi noksan sıfatlar asla caiz değildir.

Kur'an'da peygamberlerin üstün zeka ve kabiliyetlerine işaret eden ayetler vardır:

"Kur'an vahyedilirken, henüz bitmeden okumaya kalkma. Rabbim ilmimi artır, de" (Taha, 20/114); "Ey Muhammed, Cebrail sana Kur'an'ı okurken, acele ederek onunla birlikte dilini oynatma. Onu bir araya toplamak ve okutmak şüphesiz bizim işimizdir" (Kıyame, 75/16-17). Vahyin gelişi sırasında ezberlemek işin dilini Kur'an'la hareket ettirmesi onun fetanet ve zekasındandır. Yine vahiy tamamlanmadan önce, ayetleri yeniden okumak için acele etmesi, peygamberin zeka olgunluğunu gösterir. Çünkü O, böylece, zaten Cenab-ı Hakkın yardımı sayesinde hafızasına yerleşecek olan vahyi, kendi zeka gücü ile ezberinde tutmaya çalışmaktadır.

4- İsmet Sıfatı

İsmet, peygamberlerin gizli ve aşikar her türlü masiyetten, günahtan ve peygamberlik şerefiyle bağdaşmayacak hareketlerden uzak bulunmalarıdır. İsmet'in, yani nezahet ve masumiyetin zıddı olan, her türlü günah ve adi davranışlar, peygamberler hakkında muhaldir. Çünkü, eğer peygamberlerin günah ve suç işlemeleri veya ismet ve nezahete yaraşmayan uygunsuz hareketler yapmaları onlar hakkında caiz olsaydı, biz insanların da onlara uyarak çirkin şeyler yapmamız normal karşılanır ve günah sayılmazdı. Zira peygamberler bizim uymamız gereken güzel örneklerimizdir. Bu bakımdan, peygamberlere uymak ve onlara itaatla emredildik. Halbuki Allah Teala, kullarına günah işlemeyi ve günahkarlara itaatı emretmez ve bu gibileri peygamber olarak seçip göndermez. Bu sebeble, Ehl-i sünnete göre; peygamberler asla büyük günah işlemezler. Sehven (yanılarak) "zelle" cinsinden küçük günah işlemeleri caizdir. Ancak, bunda ısrar etmezler, derhal ikaz edilirler ve bir daha aynı hataya düşmezler.

İsmet'in peygamberlerde bulunması gereken bir sıfat olduğunda, tüm İslam bilginleri görüş birliği işindedir. Ancak niteliği ve kapsamı üzerinde han görüş ayrılıkları mevcuttur.

Maturidilere göre, peygamberin günahtan korunmuş olması, onu taate zorlamadığı gibi; günah işlemekten de aciz bırakmaz. Ancak ismet, Allah'ın bir lütfu olup, peygamberi hayır yapmaya sevkeder, kötülükten de alıkor. Fakat ilahi imtihanın gerçekleşmesi için onda yine de irade mevcuttur (Sabuni, el-Bidaye, terc. Bekir Topaloğlu, Ankara 1979, s. 121-122). İsmet, peygamberler iğin gerekli bir sıfattır. Çünkü peygamberlerin günah işlemeleri, yalan söylemeleri caiz olsaydı; verdikleri haberlerin doğruluğuna güvenilmezdi. Bu durum, onların Allah'ın hucceti olma özelliklerine gölge düşürürdü.

Peygamberlerden günah (fısk) sadır olsaydı, bu onların şahitlik ehliyetini ortadan kaldırırdı. Kur'an'da: "Ey iman edenler! Size bir fasık haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın" (Hucurat, 49/6) buyurulur. Yüce Allah fasığın şehadetini kabulde tedbirli olmayı ve duraksamaya emrediyor. Peygamberden fıskın suduru halinde dünyadaki şahitliği düşünce; ahiretteki ümmetine olan şahitliği de düşer. Halbuki Kur'an'da, "Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun " (el-Bakara, 2/ 143). Kıyamette şahitliği bildirilen kimsenin, dünya şahitiği de teyid edilmiş olmaktadır (er-Razi, İsmetü'l-Enbiya, Kahire 1986, s. 41-42; Mefatih'ul Gayb, III, 8).

Peygamberler iyiliği emir ve kötülükten sakındırmaya çalışırlar. Kendileri taatı terkedip, masıyeti işleselerdi, şu ayetlerin muhatabı olurlardı:

"İnsanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?" (el-Bakara, 2/44); "Ey insanlar, niçin yapmayacağınız şeyi söylüyorsunuz! Yapamayacağınız şeyi söylemek Allah nezdinde en sevilmeyen bir şeydir" (es-Saf, 61/2-3). Diğer yandan, uyanlarının onları kötülükten menetmeleri gerekirdi ki bu, peygambere karşı bir zorlama ve eziyet olurdu. Kur'an'da bu yasaklanmıştır. "Allah ve Resulüne eziyet edenleri, o, dünya ve ahirette lanetledi" (el-Ahzab, 33/23; er-Razi, Mefatihu'l-Gayb, III, 8; İsmetü'l E'nbiya, s. 42, 43).

Ehl-i sünnete göre, peygamberlerin masum oluşu vahiyden sonra sabittir. Kur'an-ı Kerim'de bazı peygamber kıssaları anlatılırken, onların günah işlediklerini düşündüren örneklere rastlanır. Hz. Adem'in cennette yasak meyveyi yemesi (el-Bakara, 2/35-37; el-A 'raf. 7/20, 21, 23); Nuh aleyhiselamın iman etmeyen oğlunu gemiye almak iğin dua etmesi (Hud, 11/45-47); Hz. İbrahim'in putları kendi kırdığı halde, kavmine kimin kırdığını büyük puttan sormalarını istemesi (el-Enbiya, 21/57, 62, 63); Hz. Lut'un eş cinsel erkeklere kendi toplumunun kızlarını teklif etmesi (Hud, 11/77-79); Hz. Musa'nın bir şahsın ölümüne sebep olması (Kasas, 28/15); Hz. Yunus'un kavmini izinsiz terketmesi (el-Enbiya, 21 /87-88); Hz. Davud'un davacıyı dinleyip davalıyı dinlemeden davacı lehine hüküm vermesi (Sad, 38/21-25); Hz. Muhammed'in kafirlerin reislerini İslam'a davet ettiği sırada gelip, soru soran ve bir ama olan Abdullah b. Ümmü Mektum'a yüzünü buruşturması ve sırtını dönmesi (Abese, 80/1-12) örnek verilebilir. Ancak bu ve benzeri peygamber kıssalarında görülen hallerin bazıları ya peygamberlikten önceye aittir veya bunlarla ilgili nakiller muteber değildir. Bazıları da peygamberlerin şanına yakışacak biçimde açıklanmıştır. Çünkü eğer peygamberlerin günah işlemesi mümkün olsaydı, onların sözüne güvenilmez ve böylece ilahi huccet gerçekleşmiş olmazdı.
İlgili Konu Başlıkları Tümü

İsmail Peygamber

İbrani peygamberi. "Allah'ın kurbanı" anlamına, Zebihatullah, denir. Kur'an'da adı geçer. Babası da kendisi gibi bir peygamber olan Hz. İbrahim'dir. Annesi, Mısır firavununun İbrahim peygambere hediye olarak verdiği Hacer'dir. Kur'an'da İsmail'in, kavmine zekat ve namazı emreden ...

Davud (Peygamber)

Davud (Peygamber) İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Hem peygamber, hem sultan yani hükümdardı. Soy bakımından Yakub aleyhisselamın Yehuda adlı oğluna dayanır. Süleyman aleyhisselamın babasıdır. Kudüs’te doğdu. Orada yaşadı ve orada vefat etti. Kendisine İbrani ...

Sahte Peygamber

Sözde peygamber, herhangi bir dine göre; kendi kutsal kitabındaki kriterlere uymayan söylemlerde bulunan ve peygamber olduğu iddia edilen kişi. "Sözde Peygamberler" sınıflaması her dinin ölçütlerine göre farklıdır. Dolayısıyla sınıflamalar dinlere göre görecelik taşır.

Peygamber Çiçeği (kitap)

Peygamber Çiçeği,Mustafa Balel`in romanı. 2.

Hud (peygamber)

Hud, İslam`a göre peygamber. Müslümanlar tarafından Türkçe`de Hz. veya a.s saygı ifadeleri ile birlikte anılır. İslam`a göre Hud Ad Kavmi`ne elçi olarak göndermiştir. Ad Kavmi Hud`u yalanlamış, Allah`ı inkar etmiştir. İnananlar hariç, doğru yola gelmeyen Ad Kavmi, ...

Yahya (Peygamber)

Yahya (Arapça: يحيى بن زكريا, İbranice: יוחנן המטביל, Latince: Ioannes Baptista, Yunanca: Ιωάννης ο Βαπτιστής) İsa'nın çağdaşı Yahudi vaiz ve peygamber. Zekeriya'nın oğludur.

Yusuf (peygamber)

Yusuf (İbranice: יוֹסֵף/Yosef, Arapça: يوسف/Yusuf), İbrani din büyüğü ve atası <ref>Oxford İngilizce Sözlük, ``Joseph``</ref>. İslamiyet`e göre peygamberdir. Yakub`un (İsrail) oniki oğlundan en küçüğünün (Bünyamin) bir ...