Yahudilere Yönelik Zulüm

Kısaca: Yahudilere yönelik zulüm, farklı zamanlarda ve geniş bir coğrafya içindeki farklı yerlerde meydana gelmiştir. Yahudilerin tarihinde önemli bir yere sahip olmasının yanı sıra, zulüm gören Yahudilerin içinde yaşadığı ülke ve toplumların genel tarihi ve sosyal gelişimini de kaydadeğer ölçüde etkilemiştir. ...devamı ☟

Yahudilere yönelik zulüm, farklı zamanlarda ve geniş bir coğrafya içindeki farklı yerlerde meydana gelmiştir. Yahudilerin tarihinde önemli bir yere sahip olmasının yanı sıra, zulüm gören Yahudilerin içinde yaşadığı ülke ve toplumların genel tarihi ve sosyal gelişimini de kaydadeğer ölçüde etkilemiştir. Hıristiyan Antisemitizmi Orta Çağ’da, Avrupa’daki Antisemitizmin kökenleri dine dayanmaktaydı. Her ne kadar Katolik Kilisesi dogmasının bir parçası olmasa da, aralarında din adamlarının da bulunduğu birçok Hıristiyan, İsa’nın öldürülmesinden Yahudileri toplu olarak sorumlu tutmak şeklindeki, kökenleri Sardisli Melito’ya kadar uzanan uygulamayı sürdürmüştür. Özel bir Katolik Cizvit araştırma üniversitesi olan Boston College’ın İsa’nın Çilesi Piyesleri Rehberi’nde (Guide to Passion Plays) de belirtildiği üzere, “Zaman içinde Hıristiyanlar… Yahudilerin tümünün İsa’nın öldürülmesinden sorumlu olduğunu… kabul etmeye başlamıştır. Bu yoruma göre, gerek İsa’nın ölümü sırasında hazır bulunan Yahudiler gerekse de tüm zamanlarda, toplu olarak Yahudi halkı, tanrı öldürme suçunu işlemişlerdir. 1.900 yıllık Hıristiyan-Yahudi tarihinde de, tanrıyı öldürme suçlaması, Avrupa ve Amerika’daki Yahudilere karşı nefrete ve cinayete dönüşmüştür.” On bir ve 13. yüzyıllar arasındaki dönem, Yahudiler için Avrupa’nın birçok yerinde, kan iftiraları, kovulmalar, din değiştirmeye zorlanmalar ve katliamlar ile dolu, geniş çaplı baskılar ile geçmiştir. Avrupa’da Yahudilere karşı önyargıların kökeninde ise din yatmıştır. Yahudiler sıklıkla birçok Avrupa ülkesinde katledilmiş ve buralardan sürülmüştür. Zulüm ilk zirvesine Haçlı Seferleri sırasında ulaşmıştır. Ren ve Tuna boylarında gelişmekte olan cemaatler Birinci Haçlı Seferi (1096) sırasında tamamiyle yok edilmiştir. İkinci Haçlı Seferi (1147) sırasında da, Fransa’daki Yahudiler sık sık katliamlara kurban gitmişlerdir. Yahudiler, 1251 ve 1320 yıllarındaki Çoban Haçlı Seferleri sırasında da saldırılara maruz kalmışlardır. Haçlı Seferleri’ni, 1290 yılında tüm İngiltere Yahudilerinin kovulması, 1396 yılında 100.000 Yahudinin Fransa’dan kovulması ve 1421 yılında da binlercesinin Avusturya’dan sürülmesi gibi kovulmalar izlemiştir. Yaşadıkları ülkelerden sürülen Yahudilerin çoğu Polonya’ya kaçmıştır. Kara Veba salgınlarının Avrupa’yı perişan ettiği ve nüfusun yarıdan fazlasının ölümüne yol açtığı 14. yüzyıl ortasında, Yahudiler günah keçisi yapılmıştır. Salgına, kasıtlı olarak su kuyularını zehirleyen Yahudilerin yol açtığı dedikoduları yayılmış, bunun sonucunda çıkan şiddet olaylarında yüzlerce Yahudi cemaati yok edilmiştir. Her ne kadar Papa VI. Clement ilk olarak 6 Temmuz 1348 ardından da yine 1348 tarihli bir diğer papalık emri ile Yahudileri korumaya çalışmışsa da, birkaç ay sonra, henüz salgından etkilenmemiş olan Strazburg’da 900 Yahudi diri diri yakılmıştır. Hindistan’daki Yahudiler, bu ülkeye göç ettiklerinden beri hiçbir zulüm görmemişlerdi, ancak, 1552 yılından itibaren Goa engizisyonu sırasında Hıristiyan misyonerlerin boyunduruğu altına girmişlerdir. Güney Hindistan’ı işgal eden Portekizliler, 17. yüzyılda Güney Hindistan’daki Yahudilere karşı korkunç bir vahşet uygulamışlardır. 1870 yılına kadar varlığını sürdüren Papalık Devletleri’nde, Yahudilerin sadece getto adı verilen belirli mahallelerde yaşamalarına izin veriliyordu. 1840’lara kadar, Hıristiyanlığa dönmeleri yönünde baskı gördükleri vaazlara düzenli olarak katılmaya zorlanıyorlardı. Hıristiyanlığa geçen Yahudiler için kurulan yatılı devlet okullarını desteklemek üzere sadece Yahudilerden alınan bir vergi salınmıştı. Hıristiyanlıktan Yahudiliğe dönmek yasadışıydı. Kimi zaman Yahudiler zorla vaftiz ediliyor, hatta bu gibi vaftizlerin yasadışı olduğu zamanlarda dahi Hıristiyanlığı uygulamaya zorlanıyorlardır. Bu gibi birçok durumda, devlet tarafından ailelerinden ayırılıyorlardı. Edgardo Mortara’nın yaşamı, 19. yüzyılın ikinci yarısında Papalık Devletleri’nde Katolikler ile Yahudiler arasında yaşanan talihsizliklerin en yaygın bilinen örneklerinden birini oluşturmaktadır. On dokuzuncu yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısında (İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar), Katolik Kilisesi, “iyi Antisemitizm” ile “kötü Antisemitizm” arasında bir ayrım yapıyordu. “Kötü” olanı, soylarından ötürü Yahudilere karşı nefreti körüklüyordu. Bu gayrı-Hıristiyan bir hareket olarak nitelendiriliyordu, zira Hıristiyanlığın mesajı etnik kimlikleri ne olursa olsun tüm insanlığa gelmişti ve herkes Hıristiyan olabilirdi. “İyi” olanı ise, Yahudilerin sadece servetlerine servet katmak ile ilgilendiği ve gazeteleri, bankaları ve diğer kurumları kontrol etmek için komplolar düzenlediği iddialarını öne sürerek bu sözde uygulamaları eleştirirdi. Birçok Katolik psikopos, Yahudileri bu gerekçeler ile eleştiren makaleler kaleme almış, Yahudilere karşı nefreti körüklemek ile suçlandıklarında ise, “kötü” Antisemitizm’i lanetlediklerini hatırlatmıştır. Tarihçi David Kertzer’in The Popes Against the Jews (Papalar Yahudilere Karşı) adlı kitabında bu fenomenin kapsamlı bir anlatımı bulunmaktadır. Müslüman ve Arap Antisemitizmi Mark R. Cohen’e göre, İslam’ın yükselişi sırasında, Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki ilk karşılaşmalar, Muhammed’in Medine’deki Yahudi kabilelerini sürmesi veya öldürmesi ile sonuçlanmıştır. Bununla birlikte, Cohen, bu karşılaşmanın genelden ziyade, istisnai bir durum olduğunu da ekler. Geleneksel olarak, İslam topraklarında yaşayan ve Hıristiyanlar ile birlikte, zımmi statüsünde olan Yahudilerin kendi dinlerini uygulamalarına ve kendi iç işlerini yönetmelerine belirli koşullar çerçevesinde izin verilmiştir. Devlete, cizye adı verilen (tüm gayrımüslüm erkeklere salınan kişi başı vergi) vergiyi ödemek zorundaydılar. Zımmiler, İslami yönetimde Müslümanlardan daha düşük bir statüdeydiler. Silah taşımalarına veya Müslümanların da yer aldığı davalarda şahitlik etmelerine getirilen yasaklar gibi, çok sayıda sosyal ve yasal engel bulunuyordu. Bu engellerin büyük kısmı son derece sembolikti. Ancak kimi yer ve dönemlerde Yahudileri aşağılayıcı uygulamalar da görülmüştür. Proselit Übediye M.S. 1100 yılında Bağdat’da karşılaştıklarını şöyle anlatıyordu: “Bağdat Halifesi el Muktedi’nin [1] yetki verdiği veziri Ebu Şuya, her Yahudi erkeğin şapkasına sarı bir işaret takmasını zorunlu kılmıştı. Bu, biri başa takılan ayırt edici bir işaretten, diğeri de boyna takılan ve her Yahudinin boynundan sarkan, Yahudinin kelle vergisi ödemek zorunda olduğunu belirtmek için üzerine zımmi yazısı işlenmiş bir gümüş dinar ağırlığındaki kurşun parçasından oluşuyordu. Yahudiler, bellerine kuşak da bağlamak zorundaydılar. Ebu Şuya, Yahudi kadınlar için de iki işareti zorunlu kılmıştı. Her bir Yahudi kadını biri siyah diğeri kırmızı iki ayakkabı teki giymek ve boynuna veya ayakkabısının üzerine pirinç bir çan takmak zorundaydı; çınlayan çanın sesi Yahudi kadınların Yahudi olmayan [2] kadınlardan ayırt edilişini belirtiyordu. Yahudi kadınları gözetleyecek ve her türlü kötü söz, aşağılama ve nispet ile baski altında tutacak zalim Müslüman erkekler görevlendirmişti. Yahudi olmayan nüfus, Tüm Yahudiler ile alay ederdi, ayak takımı ve çocukları Bağdat’ın tüm sokaklarında Yahudileri döverdi. Kelle vergisinin [3] tamamını ödememiş, az ya da çok borcu olan bir Yahudi öldüğünde, kelle vergisi ödenene kadar gömülmesine izin verilmezdi. Şayet mefta geride değerli hiçbir şey bırakmamışsa, meftanın kelle vergisi borcunu diğer Yahudilerin kendi ceplerinden ödemesi beklenirdi; aksi takdirde naaşı yakmakla ederlerdi. (Scheiber, A. “The Origins of Obadyah, the Norman Proselyte” Journal of Jewish Studies (Oxford), Vol. 5, 1954, s. 37.) Endülüs’te, ibn Hazm ve Ebu İshak tarafından kaleme alınan Yahudi düşmanı yazılar, 1066 Gırnata katliamının da en büyük nedenlerinden biri olmuş, “1.500’den fazla Yahudi aileden toplam 4.000 kişi tek bir gün içinde öldürülmüş,” 1033 yılında, Fez’de de 6.000 Yahudi katledilmiştir. Fez’de 1276 ve 1465 yıllarında başka katliamlar da olmuştur. Arap topraklarında meydana gelen diğer kitlesel katliamlar arasında, 8. yüzyılda Müslüman hükümdar I. İdris’in Fas’ta birçok cemaati ortadan kaldırması; 12. yüzyılda Kuzey Afrika’da Muvahhidlerin çok sayıda cemaati din değiştirmeye zorlaması veya ortadan kaldırması; 1785’te Ali Burzi Paşa’nın yüzlerce Yahudiyi öldürtmesi; 1805, 1815 ve 1830 yıllarında Cezayir şehrindeki Yahudilerin katledilmesi ve Fas’ın Marakeş şehrinde 1864 ve 1880 yılları arasında çok sayıda Yahudinin öldürülmesi de bulunmaktadır. 1840 yılında bir İtalyan keşiş ve uşağı Şam’da ortadan kaybolması sonrasında patlak veren olaylar Şam Hadisesi olarak adlandırılır. İkilinin kaybolmasının hemen ardından, şehirdeki çok sayıdaki Yahudiye karşı törensel cinayet suçlaması yapılmıştır. Bu olayda İngiliz, Fransız ve Alman konsoloslarının yanı sıra, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudilerin tümü büyük rol oynamışlardır. Şam hadisesinin ardından, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın dört bir yanında pogromlar yaşanmıştır. Bunlar arasında, Halep (1850,1875), Şam (1840, 1848, 1890), Beyrut (1862, 1874), Deir el Kamar (1847), Kudüs (1847), Kahire (1844, 1890, 1901–02), Mansura (1877), İskenderiye (1870, 1882, 1901–07), Port Said (1903, 1908), Damanhur (1871, 1873, 1877, 1891), İstanbul (1870, 1874), Büyükdere (1864), Kuzguncuk (1866), Eyüp (1868), Edirne (1872) ve İzmir (1872, 1874) pogromları da bulunmaktadır. 1828 yılında, Bağdat’daki Yahudilere yönelik bir katliam gerçekleştirilmiştir. 1941 yılında, Reşit Ali’nin Mihver güçleri yanlısı hükümet darbesinin ardından Bağdat’da Fahrud adı ile bilinen ayaklanmalar patlak vermiş, bunlarda yaklaşık 180 Yahudi öldürülürken 240’ı da yaralanmış, Yahudilere ait 586 işyeri yağmalanmış, 99 ev de tahrip edilmiştir. Holokost sırasında, Ortadoğu’da da büyük bir kargaşa yaşanmaktaydı. Britanya, Yahudilerin Filistin’deki Britanya Mandası’na göçünü yasaklamıştı. Kahire’de, Stern Çetesi olarak da bilinen Yahudi Lehi Örgütü’nün Britanya’nın Filistin’i Yahudi göçüne kapatmasına karşı yürüttüğü silahlı mücadele çerçevesinde Lord Moyne’a yönelik düzenlediği suikast Britanya-Arap-Yahudi ilişkilerini daha da karmaşık hale getirmiştir. Müttefik ve Mihver güçleri petrol zengini bölgenin kontrolü için mücadele verirlerken, Kudüs Müftüsü Emin el Hüseyni Irak’ta Nasyonel Sosyalist yanlısı bir darbe yapmış ve Ferhud pogromunu düzenlemiştir. Bu, Irak’ta yaşayan yaklaşık 150.000 Yahudi için bir dönüm noktası olmuş, bu olayın ve daha sonra 1948 yılında İsrail ile yapılan savaşın ardından ortaya çıkan husumet sonucunda, Yahudiler şiddet, zulüm ve boykotlara hedef olmuş, mal varlıklarına el konulmuş ve 1951’de neredeyse tümü ülkeden kovulmuşlardır. Darbe girişimi başarısızlık ile sonuçlanmasının ardından müftü Berlin’e kaçarak burada Hitler’e aktif destek vermiştir. Arap-İsrail çatışmasının yarattığı gerilimler de Ortadoğu’nun dört bir yanında Yahudilere karşı husumetin artmasında önemli bir rol oynamış, yüz binlerce Yahudi mülteci durumuna düşmüş, özellikle 1948 ve 1956 savaşlarının ardından göçler zirveye ulaşmıştır. 1956 yılında patlak veren Süveyş Krizi’ne tepki olarak, Mısır Hükümeti 25.000’e yakın Mısır Yahudisini ülkeden kovarak mal varlıklarına el koymuş ve yaklaşık 1.000 Yahudiyi de hapishanelere ve tevkif kamplarına yollamıştır. 1948 yılında 900.000 olan Ortadoğu (İran hariç) ve Kuzey Afrika’daki Yahudi topluluklarının nüfusu bugün itibariyle 8.000’e düşmüştür. Nasyonel Sosyalistzm İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Almanya derin ekonomik krizin yanı sıra, farklı siyasi partiler arasındaki yoğun siyasi mücadeleye de sahne oluyordu. Bu siyasi partiler arasındaki çekişmeler, sıklıkla ülkedeki çeşitli şehirlerin caddelerindeki kavgalar ile tezahür etmekteydi. Bu partilerden özellikle ikisi çatışmalarda başı çekmekteydi: Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi Partisi ve Komünist Parti. Alman Komünist Partisi’nin 13 lideri de Yahudiydi. Komünizmin ülkelerini etkilemesinden Batı demokrasilerine kıyasla daha fazla korkan Alman halkı nazarında komünizm Yahudilik ile eş anlamlı hale gelmişti. Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi liderlerinin çoğunluğu Hıristiyan ailelerden gelirken (Hitler, Himmler, Göbbels ve Höss, Katoliklikten dönmüşlerdi) Alman halkının çok büyük bir kısmı da Hıristiyandı. Kimi Hıristiyanlar Yahudileri İsa’yı katletmekle, yani tanrı öldürmekle, suçluyordu. Yahudilerin her biri için günah keçisi haline getirildiği komünizm, tanrı öldürme suçlaması, ırkçılık ve diğer birçok sorun, Nasyonel Sosyalistleri ve diğer birçok Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi olmayan Almanı ölümcül bir şekilde Yahudiler karşısında birleştirmiştir. Bu tarz Antisemitizmin savunucularından biri de merkezi Almanya’nın Erfurt şehrinde bulunan kötü ünlü Welt-Dienst (Dünya Servisi) yoluyla uluslararası alanda faaliyet gösteren propagandacı Ulrich Fleischhauer olmuştur. Yahudilere yönelik zulümler, en yıkıcı şekline, Yahudilerin ortadan kaldırılmasını öncelik haline getiren Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi Almanya’sında ulaşmış, 1941 ve 1945 yılları arasında meydana gelen Holokost’ta yaklaşık altı milyon Yahudinin öldürülmesi ile sonuçlanmıştır. Başlangıçta, Nasyonel Sosyalistler işgal ettikleri topraklardaki Yahudilerin açık havada infaz edilmesi için Einsatzgruppen adı verilen ölüm mangalarından yararlanmışlardır. 1942 yılında ise, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi liderliği Avrupa’daki Yahudilere yönelik soykırımı içeren Nihai Çözüm’ü hayata geçirmiş, Yahudileri öldürmek için özel olarak ölüm kampları (bu kamplarda çok sayıda Çingene, Yahudi olmayan Polonyalı ve Sovyet savaş esiri de öldürülmüştür) kurarak kıyımlara hız kazandırmıştır. Sınai bir ölçekte gerçekleştirilen bu soykırım yöntemi ile, salgın hastalıkların kol gezdiği aşırı kalabalık Gettolarda tutulan milyonlarca Yahudi (çoğunlukla trenler ile) ölüm kamplarına nakledilmiş, buralarda da gruplar halinde belirli bir yere (genellikle gaz odasına) götürülerek ya gaz verilerek ya da vurularak öldürülmüştür. Öldürülen kişilerin cesetleri altın diş kaplamaları ve saç gibi değerli veya işe yarayacak maddeler için aranıyor, ardından da toplu mezarlara gömülüyor ya da yakılıyordu. Diğerleri ise hastalıkların yaygın olduğu, kendilerine az gıda verilen kamplarda alıkonuyordu. Kamplardan çok az olsa da kaçanlar olduğu bilinmektedir. Auschwitz’den kaçabilen çok az kişi de bunu kamp içinde faaliyet gösteren Polonya yeraltı örgütü ve dışarıdaki yerel halk sayesinde başarmıştır. 1940 yılında, Auschwitz’in komutanı şu raporu gönderiyordu: “Yerel nüfus fanatik ölçüde Polonyalı ve... nefret edilen SS kamp personeline karşı her türlü eylemde yer almaya dünden hazır. Kaçmayı başaran her mahkum bir Polonyalıya ait ilk çiftliğin çitlerine ulaştığı andan itibaren yardım alacağından emin olabilir.” == Rusya ve

Sovyetler Birliği

Çarlık Rusyası On dokuzuncu yüzyılın büyük kısmında, bugünkü Polonya’nın büyük bir bölümünü içine alan İmparatorluk Rusya’sı dünyanın en büyük Yahudi nüfusunu barındırıyordu. Çar III. Aleksandr döneminden Rusya’daki Çarlık hakimiyetinin son ermesine kadar, Yahudilerin büyük bölümünün sadece Yahudi Pale Yerleşimi’nde yaşanmasına izin verilmiş, bu kişiler birçok işe girmekten ve birçok yere gitmekten men edilmişti. Mayıs Kanunları gibi, ırkçı yasalara tabi tutulmuşlar ve pogrom adı verilen, devletin de gayrıresmi olarak desteklediği, şiddet içeren Yahudi karşıtı ayaklanmalarda hedef alınmışlardır. Küresel bir Yahudi komplosu iddiasının ortaya atıldığı, “Siyonlu Liderlerin Protokolleri” adı verilen sahte belgenin ortaya çıkışı da bu döneme rastlar.

Sovyetler Birliği

Her ne kadar Eski Bolşeviklerin büyük kısmı Yahudi kökenli olsa da, Yahudilik ve Siyonizm ile bağlarını tamamiyle kesmeyi hedeflemiş, bunun için de Yevsektsiya’yı kurmuşlardır. 1940’ların sonuna gelindiğinde, SSCB’nin Komünist liderliği birkaç göstermelik sinagog dışında neredeyse tüm Yahudi örgütlerini tasfiye etmişti. Bu sinagoglar daha sonra gerek aleni olarak gerekse de muhbirler kullanılarak polis gözetimi altında tutulmuştur. 1948-1953 yılları arasındaki sözde “köksüz kozmopolitler”e karşı yürütülen kampanya, “Doktorlar komplosu” iddiası, “Siyonoloji”nin yükselişi ve ardından Sovyet Kamuoyunun Anti-Siyonist Komitesi gibi resmi kuruluşların faaliyetleri, “Siyonizm karşıtlığı” bayrağı altında gerçekleştirilmiştir. 1950’li yılların ortasından itibaren, Sovyet Birliği’ndeki Yahudilere yönelik devlet eliyle yürütülen baskılar da gerek ülke içinde gerekse Batı’da önemli bir insan hakları sorunu olarak ortaya çıkmıştır. == Ayrıca bakınız == * Antisemitizm * Kan iftirası * Müslümanlara yönelik zulüm * Hıristiyanlara yönelik zulüm

Kaynaklar

Vikipedi

Bu konuda henüz görüş yok.
Görüş/mesaj gerekli.
Markdown kullanılabilir.